On yıl boyunca benim hakkımda fısıldaşan insanlar, hayallerimi karartıp oğluma yetim dediler; ben ise sokak aralarında, ağaran sabahların gölgelerinde, şehirde hiç uyumayan çatlak duvarların ardında kendimi savunmasız hissettim. Güneş küskün ve gökyüzü griydi, ama o tekinsiz günde her şey değişti.
Üç ağır siyah makam aracı, kerpiçten yapılma evimin önünde ansızın durdu. Arka koltuktan yaşlı bir adam ağır adımlarla indi, bastonuna yaslanarak toprağa çöktü; sesi titriyordu: Nihayet torunumu buldum, dedi. Ben, şaşkınlık ve korku içinde kapının eşiğinde kalakaldım. Bu adam, oğlum Yunusun dedesiydi; zengin, görkemli bir sanayici. Ama telefonundan gösterdiği, kayıp oğlumun babasına dair görüntü, içimi titreten bir ölüm soğuğu getirdi…
Bursa’nın kenar mahallesi olan, bakkalcısı eksik olmayan ama dedikodusu boldan Yıldırım ilçesinde, ismim ve oğlumun adı senelerce kulaktan kulağa yayıldı:
Namı kötü kadın…
Kuyruklu yalancı…
Yetim çocuğun annesi…
Oğlumun minik ellerini kendi ellerime aldığımda, fısıltılar cilalı taş yolları delip yüreğime işliyordu.
Onu yirmi dört yaşında doğurdum. Ne nikahım vardı, ne de şehirli gözlere uygun bir hikayem. Sevdiğim adam, Baran Yalçın, hamile olduğumu söylediğim gece, bir daha dönmemek üzere kayboldu. Ne bir mektup, ne bir selam. Geriye sadece üstünde baş harflerinin kazılı olduğu gümüş bir bileklik ve bana hemen döneceğim dediği soğuk bir söz kaldı.
Yıllar geçmişti. Hayatımı, eski sandalyeleri elden geçirerek tamir edip, mahalle kahvesinde sabah mesaisiyle yoğurarak kazandım. Oğlum Yunus, her fırsatta babasının neden ortada olmadığını sorardı. Ben ise hep aynı hayal gibi cevap verirdim: O bir yerlerde, yavrum. Belki bir gün bizi bulur.
Hiç ummadığım bir anda beklediğimiz o gün kapımızı çaldı.
Bir yaz akşamıydı. Yunus, sokaktaki paslanmış potaya basket atarken, evimizin önünde üç simsiyah Mercedes yanaştı. Birinci araçtan çıkan yaşlı adam, bastonuyla toprağa çöktü, çevresinde ceketli adamlar halka oldu. Ellerim hala bulaşık suyuyla nemliydi, kapı eşiğinde donakaldım. Adamın gri gözleri, bana acı ve hayretle baktı.
Beklemeden yere diz çöktü.
Nihayet torunumu buldum, diye mırıldandı.
Mahallede rüzgar bile susmuştu. Eski komşum, Bütün şehrin ayıbı kadın, diyen Şerife Teyze, kapısının aralığından kafasını çıkarmıştı.
Sen kimsin? dedim ürkekçe.
Adım Hikmet Yalçın, dedi alçak bir sesle. Baran Yalçının babasıyım. Kalbim sıkıştı. Telefonunu titreyen elleriyle çıkardı.
Bunu görmeden önce doğruları bil. Barana o gece neler olduğunu anlatacağım. Bir video açtı; Baran, hastane yatağında solgun ve tüplere bağlıydı, sesi güçsüz: Baba, eğer onu bulursan… Zeynepe ulaş… Ona, bırakıp gitmediğimi söyle… Onlar beni zorla götürdüler… Video bitti. Yere yığıldım.
Hikmet Bey kolumdan tutup içeri aldı, adamları kapı önünde gölge gibi dikildi. Yunus, basket topunu avucunda tutarak merakla baktı.
Anne… kim bu? diye sordu kısık sesle.
Deden, dedim fısıltıyla. Hikmet Bey, Yunusun ellerini kavradı; yüzüne umutla baktıo Baranın sıcak gülüşü, çakır gözleri oğlumdaydı.
Çaylarımızı içerken Hikmet Bey her şeyi anlattı. Baran, beni ve Yunusu bırakmamıştı; aileden bildiği insanlar onu kaçırmıştı.
Koca bir inşaat imparatorluğunun sahibi olan Yalçın ailesinin tek varisi Baran, gecekondu mahallesindeki evleri zorla yıkmak için hazırlanan anlaşmaya imza atmamıştı. Yolsuzluğu ortaya çıkarmak istemişti. Fakat ailesinden bazıları ona engel olmuştu. Olaydan sonra polis, Baran’ın kaçtı dedi, gazeteler, mirasını reddettiği için firari dediler. Fakat Hikmet Bey hiç inanmamıştı.
On yıl boyu yurtdışında, gölgelerde oğlunu aramış. İki ay önce, dedi titreyen sesiyle, şifreli bir dosyada bu son videoyu buldum. Baran, ölümünden birkaç gün önce çekmiş… Öldü mü? diye inledim. Başını salladı, gözlerinden yaşlar süzüldü.
Bir gün kaçtı Baran… Ama yaraları ağırdı. Gerçekleri sakladılar ki ailenin itibarı zedelenmesin. Geçen yıl şirketi tekrar ele alarak gerçeği öğrendim. İçim yandı; on yıl, Barana öfkeyle dolu geçen on yıl… O ise benim ve oğlum için son nefesine kadar mücadele etmişti.
Sonra elime kapalı bir zarf verdi. İçinde Baranın el yazısıyla bir not vardı: Zeynep, eğer bunu okuyorsan, seni hep sevdim. Ailemin yıktığını onaracağımı sandım ama yanılmışım. Oğlumuzu koru ve ona en çok istediğim şeyin onun varlığı olduğunu anlat.Baran
Gözyaşlarım harfe harfe kağıda damladı. Hikmet Bey sabaha kadar yanımızda kaldı, adalet, vakıf, burs fonu konuşuldu. Sabah: Sizi ikinizi de İstanbula götürmek istiyorum. Barandan sana kalanları görmelisin, dedi. Korku ve güven arasında kaldım.
Ertesi sabah, Yunusla lüks bir Mercedesin arka koltuğunda İstanbula yol alırken, ilk defa özgürlüğün hem tadını hem burukluğunu yaşadım.
Yalçın yalısı bir malikane değil, uzak bir camdan kale gibiydi; yemyeşil çimenler, havuzlar ve duvarlarda Baranın gülümseyen portreleri… Hepsinde hayat dolu, geleceğe umutla bakan yüzüyle.
Hikmet Bey bizi genel müdürle, ardından da aile avukatı Melahat Hanımla tanıştırdı. Onun yüzü bana bakınca kağıt gibi oldu.
Geçen hafta bana ne söyledin, aynısını söyle, dedi Hikmet Bey buz tonuyla.
Melahat Hanım, tespihini çekiştiriyordu: Emir alıp polis raporunu değiştirdim. Oğlunuz kaçmadı, kaçırıldı… Evrakları korkudan yaktım, affedin. Ellerim titredi.
Hikmet Bey direndi: Oğlumu öldürdüler. Bunun hesabını verecekler. Sonra bana döndü: Barandan kalan hisse ve vakıf, senin ve Yunusun hakkı. Para istemem, dedim. Tek istediğim huzur. O zaman, Baranın gurur duyacağı şeyler yapacaksın bununla, dedi ağır ağır.
Aylar geçti. Yunusla, Boğaz manzaralı bir yerde değil, mütevazı bir sitede yaşamaya başladık. Hikmet Bey her hafta ziyarete geldi. Yalçın ailesinin oyunları ulusal kanallara düşünce, Bursadaki fısıltılar yerini mahcup özürlere bıraktı. Artık gerek yoktu.
Yunus, babasının adını taşıyan bir vakıfta burs kazandı. Arkadaşlarına her zaman, Babam kahramandı, diyordu gururla. Geceleri pencereden denize bakarken, Baranın gümüş bilekliğini elimde döndürür, rüzgardaki fısıltıyı dinlerdim: bir demlik hasret ve on yılın acısı…
Hikmet Bey bana gerçek bir baba oldu. Vefat etmeden önce elimi sımsıkı tutup Baran, sizin aracılığınızla geri döndü. Geçmişin gölgesinde yaşamayın, dedi. Yaşamıyoruz.
Yunus büyüdü, hukuk okudu; hakkı olmayanları savunmak için yemin etti. Ben de, bir zamanlar kovulduğumuz mahallede bir dayanışma merkezi açtım. Her yıl Baranın doğum gününde, kabri başında denize bakıp fısıldıyoruz: Seni bulduk Baran. Artık iyiyiz.
Öğrendiğim en önemli şey; çektiklerimiz, bize güç ve cesaretin kaynağı olur.




