Güçsüzlüğe Yer Yok: Türk İradesinin Sınandığı Anlar

Zayıflığa Yer Yok

“Ne olur gelir misin, hastanedeyim.”

Nihan mesajı aldığında üstünü değiştirmeye bile vakit bulamadan, evi dağıtmış bir şekilde, yumuşacık ev kazağının üstüne telaşla montunu geçirdi. Aynada kendine bakmak aklına bile gelmedi düşünceleri sadece Gülşahın yarım saat önce gönderdiği o kısa ama kaygı dolu mesajın etrafında dolanıyordu.

Kızın içini tarifsiz bir korku kaplamıştı. Bir an donup kaldı, içinden neler olduğunu tahmin etmeye, anlamaya çalıştı ama o düşünceleri başından savdu şimdilik yanında olmak, anlamaktan daha kıymetliydi. Komidinden anahtarını ve telefonu kaptı, ayakkabılarını telaşla giyerken neredeyse düşürecek gibi oldu. Kapıdan fırlarken tüm dünya ona yavaş, kendisi ise bir yabancının vücudunda ilerliyormuş gibi geldi.

Hastane yolu sanki uzadıkça uzuyor, trafik ışıkları inadına kırmızı yanıyor, otobüsler salyangoz hızıyla ilerliyordu. İnsanlar, kalabalık, herkes Nihanın telaşını anlamazmış gibi, adımlarını bilerek yavaşlatıyordu sanki. Nihan yeni bir mesaj bekler gibi defalarca telefonunun ekranına bakıyor, cevap gelmeyince kaygısı büyüyor, kafasında türlü senaryolar dönüyordu: Ne oldu? Ciddi mi? Neden hastane?

Nihan yavaşça, sanki rüya içinde ilerler gibi, Gülşahın yattığı odaya vardı. Kapıyı aralarken, gözü hemen tavana dalıp gitmiş Gülşaha takıldı; Gülşahın normalde gür, düzenli saçları yatak yastığına darmadağın dökülmüş, bir kaç gün taranmamış gibiydi. Yüzü solgundu, gözlerinin altında morluklar, yanaklarında kurumuş gözyaşı izleri… Nihanın boğazı düğümlendi. Onu bu halde hayal edemezdi.

Fısıltı tonunda, korkak bir sesle yatağa yaklaştı, nazikçe köşeye ilişti:

Gülşah, ne oldu?

Gülşah başını ağır hareketle çevirdi. Gözleri kuruydu ama içinde ürkütücü bir çaresizlik asılıydı. Parmakları battaniyenin köşesine böylelikle asılmıştı ki, sanki gerçek dünyadan tutulacak hiç bir şey kalmamış gibi.

Gitti, Gülşahın sesi duyulmuyordu neredeyse. Eşyalarını topladı, dedi ki, daha devam edemem.

Kim? Emir mi? Nihan istemsizce elini Gülşahın eline koydu; bir refleks, belki onu karanlığın ortasında geri çekerim hissiyle.

Gülşah başını salladı. Ve o baraj nihayet çatladı; gözünden bir damla yaş yanaktan akıp gitti, silmeden, sanki o hareket de fazla zor bir işmiş gibi. Nihan’ın sesi boğazında düğümlendi. Söylenecek doğru sözcükleri aradı ama bulamadı. Gülşahın, bunca sene çocuk için mücadele eden bir adamın böyle gitmesine aklı ermiyordu.

Odamda neredeyse zor duyulan bir sessizlik oldu, sadece duvardaki saat hafif hafif tıklıyordu. Gülşah gözlerini örten ellerinin ardında, omuzları hafifçe titreyerek sessizce ağladı. Sonra yavaşça ellerini indirdi, gözyaşını silip Nihana döndü; gözlerinde acı duruyordu ama onun yanına bir tür aydınlanma eklenmişti, kabullenişin acı berraklığı.

Peki neden? diye sordu Nihan ürkekçe. Hiçbir şey söylemedi mi?

Gülşah acı acı gülümsedi:

Çocuklar, dedi. Yoruldum dedi. Gürültüden, uykusuzluktan, sürekli birini kollamaktan… Ama eskiden hepsini o isterdi, hatırlıyorsun değil mi? ‘Başaracağız, bu bizim mutluluğumuz, savaşmamız lazım’ diye diye…

Derin bir iç çekti.

Doktor doktor gezdik, testler, ilaçlar… Ne acılar, ne umutlar, ne üzüntüler geçirdim! Ama yine de yanımda olacak, bırakmayacak sanmıştım. Meğer yanılmışım…

Öylece camdan dışarı, koyulaşan akşama bakarak fısıldadı.

On iki yıl. Sekiz deneme. Ve hepsi boşuna mıydı?

***

Hikâyelerinin başı bir güzelle rüya arasındaydı: her şey kolay, her şey gerçeküstü, her şey ilk bakışta. Fatoş ve Emir bir arkadaş toplantısında tanıştılar. O akşam evde kahkahalı, danslı, coşkulu bir kalabalık vardı. Emir pencere önünde, sıkılarak elinde vişne suyu tutarken, odanın bir ucunda Fatoşun sesi, ellerinin hareketi ve samimi kahkahası ona bir güneş gibi parladı.

Sohbet kendiliğinden aktı. Saatler geçti; gece bitmesine rağmen Emir ayrılmak istemedi, sabahın ilk ışıklarına dek Kadıköy sokaklarında dolaştılar. Hayata, filmlere, yolculuklara, tuhaf alışkanlıklara dair konuştular.

Üç ay sonra aynı evdeydiler. Fatoşun parfümlü kitapları, Emirin sabah telaşında bırakılmış gömlekleri, kapıya yığılan iki çift ayakkabı… Hayat, sanki onda eskiden olan bir rüyaymış gibi, alışkanlıkla birleşti ve hakkıydı sanki. Düğünleri mütevazıydı; aile arasında, çokça kahkahayla, bol oyunlu ve danslı. Birinci yıldönümünde birlikte camda otururken Nihana bakıp söyledi Emir:

Senden çocuk istiyorum, çok ama çok. Koca bir ordu gibi çocuklarımız olsun isterim…

Fatoşın gülüşüyle başını omzuna yasladı, “Olacak,” dedi, “Kalabalık ailemiz olacak!” O sırada hayat çok basit ve el atınca olacak şeymiş gibi iyiydi.

İlk iki sene acele etmediler. Fatoş bir ajansda grafik tasarımcı, Emir ise bir dijital şirkette yükseliyordu. Her yaz Egeye, kışları Uludağa, bazen hafta sonu Ankaraya ya da Eskişehire kaçış… Aşklarını ve hayatı doyasıya yaşadılar.

Karar verdiklerinde ise, işler değişti. Başta normaldi. Doktora gidince: “Panik yok, çok çift ilk başta zorlanır,” dedi doktor. Her ay umut, sonra hayal kırıklığı… Yeni testler, incelemeler…

Belki tedavi gerek, dedi doktor.

Fatoş umutlu olmaya direndi, sağlığına daha iyi bakıp okudu, öğrendi. Emir her kontrole geldi, destek oldu, ne denirse yaptı. Ama kaderleri başka yazılmıştı. Altı haftalık hamilelik, sevinç henüz ağızdan çıkamadan, Fatoş kendini hastanede buldu: soğuk ultrason odası, doktorun anlamsız gözleri, Emirin can acıtan sıkı eli…

Bir yıl sonra tekrar. Yine olmadı… Her seferinde umut, acı, hayal kırıklığı… Sonra tüp bebek kararı…

Her denemede umut, sonuç, moral bozukluğu… Son deneme; Fatoş artık sessizleşti, Emir de elinden geleni yaptı, yanında oldu, umut pompaladı, güç oldu. Son, sekizinci deneme… Sonuç olumlu.

Ultrason ekranında iki ufak kalp, hekim gülümsedi:

Bakın, iki kalp atışı!

Sevincin şokuyla ekranı seyrettiler; gözleri doldu, umutla… Bu mutluluk, sabır ve gözyaşıyla kazanılan bir ödüldü…

Sonra…

Her şey sanki sıradan bir akşam rüyası gibi altüst oldu. Gün sakindi. Çocuklara süt içirildi, banyo yaptırıldı, pijamalar giydirildi. Gülşah birini beşiğe, diğerini kucağına yatırmıştı; evde ılık süt kokusu, odaya yıldız desenli gece lambası… Emir, o gece eve geç geldi, artık sık sık olduğu gibi. Girdi, elini yüzünü yıkadı, durdu.

Arkasında durduğunu hissedince, Gülşah oğlunu kucağında sıkı tuttu, cevap bekledi.

Ben gidiyorum, dedi Emir sessizce.

Bir an zaman durdu gibi oldu. Gülşah duyduğuna inanamadı.

Ne? Tekrar söyle!

Yoruldum. Uykusuzluktan, gürültüden, kendimi unutmaktan… Artık dayanamıyorum.

Gülşah oğlunu yavaşça yerine yatırdı, Emirin yüzünde bir tereddüt aradı, bulamadı.

Bizi öylece bırakıp gidecek misin? sesi artık bambaşka, yorgundu.

Emir gözlerini kaçırıp: “Zamana ihtiyacım var. Bilmiyorum döner miyim.” dedi.

O anda, arkada iki bebek dünyadan bîhaber, masum masum uyuyordu.

Emir çıktı. Kapı sessizce kapandı; o dakikada evin bütün sesi de soldu sanki. Evin köşeleri bilmediği kadar boş geldi, her şey normalmiş gibi, ama artık hiçbir şey aynı değildi. Gülşah yere çöküp kızını kucağına aldı ve o sessiz ağırlığın içinde, kırgın, yorgun ve tek başına hissetti kendini.

Yıllardır ilk defa, gerçekten yalnızdı: Ne ev işi, ne sıradan yorgunluk; Emir eskiden oradaydı. O vardı ve bu teselli yetiyordu. Artık sadece çocukların düzenli nefes alışları vardı… Düşünceler, karanlıkta çözülmeden, kaygıdan ibaret yanından geçti. Ne yapacağını bilmiyordu. Gözyaşları, sessiz ve zincirden boşanmış gibi, aktı. Kendine bu zayıflığı ilk defa izin verdi. Dışarıda gece çöktü, bebekler uyudu. Gülşah öylece, sessizce, korkak sakinliğin içinde kaldı…

***

Gülşah hastane odasının penceresinde oturuyor, dizlerini kendine çekmiş, kentin göğüne savrulan kar tanelerine bakıyordu. Aslında gördüğü, geçen yıllar, mücadeleler, umut, kırgınlık; her duygunun karmaşık gölgesi Kulağında Emirin son sözleri çınlıyordu, her tekrarı aynı acıyı doğuruyordu.

Bunu aklım almıyor, fısıldadı pencereye.

Nihan yaklaşarak sarıldı.

Gülşahın gözleri donuktu; ama ağlayacak gücü de kalmamıştı artık.

Bilmiyorum nasıl başaracağım, dedi kısık sesle. Ama mecburum… Onlar için.

Bir kahramanlıktan ziyade, ısrarlı, inatçı bir hayatta kalma refleksiydi.

Nihanın sözcükleri yoktu: Sadece dostça bir tutku, sessizce beraber omuz omuza duracağız güveni.

***

Bir iki gün sonra, Emirin annesi Sevil Hanım kapıyı çalmadan içeri giriverdi. Elinde bir file; bir elmanın, bir portakalın ağzı bükülmüş naylonu… Sevil Hanım kapının önünde durdu; o buz gibi bakışla Gülşahı şöyle bir süzdü, odanın ortasından masanın yanına geçti, oturmadı.

Gördüğüm kadarıyla yerleşmişsin, dedi, sanki halini hatırını soracakmış gibi değil de, bir ülkenin başbakanı gibi.

Gülşah bakışını kaçırdı, cevap vermedi. Sevil Hanım devam etti:

Bunu sen de biliyordun aslında. Emir hep yalnızlığına alışkındı. İki çocuk, uykusuzluk, sürekli telaş… Adam dayanamamış.

Gülşah bir iç çekti; söylenecek çok şey vardı ama kelimeler faydasızdı.

Kuvvetsiz bir hareketle doğrulmaya çalıştı yatağında, Sevil Hanımın söze başlamasını bekledi.

Emir çocuk bakmak istemiyor. Ama maddi desteğini gösterecek.

Gülşah bütün gücünü toplayıp:

Dediniz ki?

Sevil Hanım pencereye dönüp, soğuk ve hesaplı bir tonda:

Kendi payına düşen evi bırakacak. O, nafaka. Yani çocuklar aç kalmayacak; ama baba olarak hayatınızda olmayacak.

Hastane odasında, dışarıda bir araba ve koridorda bir hemşire sesi… Ama Gülşahın dünyasında sadece bu cümle yankılandı.

Yani parayla işi kapatıyor öyle mi? dedi boğuk, acı bir sesle.

Sevil Hanım kaşlarını kaldırdı, daha sertleşti:

Bak, meseleye bu kadar karamsar bakma! Elinden fazlası gelmiyor. İyi bir avukat ekibi var. Dava çıkmasın, karşılık beklemesin, yazık.

Ve ince, alttan alta tehdit yüklü bir sessizlik bıraktı.

Yoksa desteği keser, çocukları da senden alabiliriz.

Bu buz gibi sözler, Gülşahın içini kavurdu. Oda, parfüm kokusunun dağılmasıyla birlikte boşluk ve üşüme duygusuyla doldu.

Uzunca pencereye baktı.

Hayatı artık ikiye ayrılmıştı: önce ve sonra.

Bir sigara molasında gibi derin soluk aldı. Yanıt aramayı bırakıp Nihanı aradı. Ellerinin hafif titremesini bastırarak çok sakince:

Nihan, gel. Konuşmaya ihtiyacım var.

Nihan hemen geldi. Odaya girdiğinde Gülşah dosdoğru ve dikti; gözleri artık kupkuruydu ama bir ağırlıkla.

Oturdu, elini uzattı: Gülşah şöyle kendi kendine konuşmaya başladı; sanki daha önce yaşanmış bir rüyada açıklama yapar gibi.

Korkmayacağım. Onca yıldan sonra, şimdi geri adım atmam. Ev verirse versin, para bırakırsa bıraksın, ama çocuklarımı kimseye teslim etmem. Güçlü kalacağım, onlar için.

Bu sözlerde öfke, meydan okuma yoktu; sadece serin ve rijit bir kararlılık. Eski defterler kapanmıştı.

Nihan sessizce başını salladı:

Tabii ki başaracaksın. Beraber başaracağız.

Gülşah dostunun elini sıktı. Artık gözlerinde ne yaş vardı, ne korku. Bir tek netlik…

Evde, nenesinin yanında iki ufak çocuk onu bekliyordu; onlar için çarpan bir kalp, vazgeçmeyen bir sevdadan bağımsızlık.

Yaşam artık bambaşka bir rüya, bambaşka bir zaman akışında devam edecekti. Adı anne olan herkes gibi, Gülşah artık hayattan ve rüyadan daha güçlüydü. Ve biliyordu: Onu ve çocuklarını kimse sindiremeyecek, ne hayat, ne tehdit, ne korku; hiçbir şey.

Rate article
Lifequest
Güçsüzlüğe Yer Yok: Türk İradesinin Sınandığı Anlar