Günlük İstanbul, Eylül
Bugün işten erken çıktım ve yıllardır yaptığım gibi yazdan kalan domatesleri, biberleri değerlendirip ajvar hazırlamaya koyuldum. Aslında bu sene bu kadar uğraşmayacaktım. Ama Serdar geçen hafta özellikle Ajvar ne zamandır yapmadın, çok özledim… deyince dayanamadım.
Ferah apartman dairemiz tam mutfağın ortasında, seramikler un ve domates lekesiyle, reçel kokusu karışmış her yere… Tam her şeyle meşgulken kapı açıldı.
Geldim, dedi Serdar, sesi yorgun ve biraz tensizdu.
Hoş geldin, dedim ben de, elindeki torbayı masaya bırakırken ona sıcakça gülümsedim.
Birden etrafa bakıp kolunu ceketinin kollarından çıkarırken, sesinin tonu değişti:
Ne bu yine böyle? Her taraf dağılmış!
Her seferinde işten dönünce bulduğu tertemiz mutfak ve mis kokulu sıcak yemek onu alıştırmıştı sanırım Bugün mutfağın hali ise biraz farklıydı. Büyük tencerede kaylayan biberler, bir köşede hazırlanan konserveler, kavrulmuş patlıcan tabakları. Oysa aramızda bu tür işleri hep desteklerdi, en azından öyle sanardım.
Ajvar yapıyorum dedim ya! Sen istemedin mi?
O sinirlice gözlerini devirdi:
Yine akşam yemeğine makarna var herhalde! Başka bir şey yapmaya vaktin yok tabii…
Bitkin bir halde Bugün iki kez markete gidip geldim, bütün bu malzemeleri tek başıma taşıdım. Kendim de çok yoruldum, bir daha senin için konserveler, el yapımı börekler, reçeller hazırlamam, dedim içimden. Ama bir anda ona kızmak istemedim. İşte, yemek pişerken ortam bazen bu kadar karışık olabiliyor. Hayat bu.
Bağırıp çağırmayı sürdürdü. Ben düzen istiyorum, neden her şey darmadağın! dedi tekrar. Sonunda kendimi tutamadım:
Serdar, her şeye laf etmekten başka iyi bir şey görüyor musun? Yediğin yemeklerin, ütülü gömleklerin, temiz nevresimlerin, çocuklar gibi şikâyetsiz eve döndüğünde güler yüzle karşılanmanın kıymetini bil! Ben de yoruluyorum. Biliyorum, bunaldın, belki alışık değilsin. Ama unutma; bu eve mutluluğumu katmak için geldim ve elimden geleni yaptım, dedim. Sesim titredi, gözyaşlarımı tutmaya çalıştım.
Karşı karşıya oturup bir süre sessizlikte kaldık. Dakikalar geçerken içimde koca bir boşluk oluştu. Evliliği 40 yaşından sonra, tekrardan denemek kolay iş değildi. Kırkını geçmişken biriyle hayat birleştirmek nasıldır, her şeye uyum sağlamak…
Serdarın ilk evliliğinden bir oğlu vardı, ben ise üniversitede okuyan Pınara annelik ediyorum. Herkes bir şeyler bekliyor, kimse tam anlamıyla hoşnut olamıyor.
O akşam kavgamız büyüdü. Benim sabrım kalmadı, bu mutsuzluk içinde yaşayamam, dedi. Baktım, lafının arkasındaydı. Bir anda kendimi topladım, evdeki birkaç önemli eşyamı hızlıca topladım, çantamı kaptım ve evden çıktım.
Ertesi sabah en yakın arkadaşıma Zeynepe sığındım. Sonra İstanbulda küçük bir daire tuttum. Taşınmak, yeni düzen kurmak, temizlik, bulaşık, eksik eşyalar O kadar yorgun ve üzgündüm ki…
Paralarım bitti, kira, emlakçı için ödediğim komisyon, yeni tabaklar… Allahtan biraz birikimim vardı ama o kadar alıştığım düzenimden kopmak, yeni bir hayata başlamak güçtü.
İlk başta asla geri dönmeyi aklımdan geçirmedim. Fakat birkaç gün geçtikten sonra boşluk kafamı kemirmeye başladı. Serdarın sesini duydum gibi oldu bazen, ama aramadı, bir mesaj dahi atmadı.
Sadece bir akşam kısa bir mesaj yolladı:
Peki bu ajvarla ne yapayım şimdi?
Sinirlendim. Ne yaparsan yap! diye yazdım. O güzelim ajvarı ziyan etmek istemezdim; bütün emeğim boşa gidecek diye de için için üzülüyordum. Ama o an içim acıdı, kendi mutluluğumu düşünmem gerektiğini fark ettim.
Bir hafta boyunca ne aradı, ne sordu. Ben biraz daha yalnızlığa alıştım. Sonra evde kalan eşyalarımı almak için ona mesaj attım, yarım saat sonra geleceğimi bildirdim.
Kapıda beni mahcup gözlerle karşıladı. Sensiz olmuyor, ne olur gitme! dedi boynu bükük. İçimde bir ağırlık… Ama hayat bana bir kere daha ses etti: Beni bir hafta boyunca hiç aramayan adamla her şeyi baştan başlatmak olmaz. Gerçekten seven insan böyle yapmaz.
Serdar, lütfen… Kendimizi daha fazla kandırmayalım. Yaptıkların ortada. Ben sadece kalan eşyalarımı alıp gideceğim.
Evdeki ufak tefek eşyaları topladım; banyodaki şampuanım, favori çayım, bana Pınarın iki yıl önce doğum günümde aldığı pembe kupa… Ablamın örüp verdiği battaniye… Onları torbalara yerleştirirken Serdar arkamdan gelip durmadan konuştu, özür diledi, kendini savundu. Dinlemedim, duymadım. Bir defa sessizliği seçmiş, bir hafta yokluğa dayanmışsa, o zaman ben de tek başıma ayakta kalırım.
Taksi çağırdım, hazırlanıp çıktım. Gitmeme engel olmaya çalıştı:
Lütfen gitme! Başka türlü olmuyor!
Benimle de olmuyor, dedim sessizce ve kapıdan çıktım.
Taksiyle giderken pencereyi araladım. İstanbulda hafif bir Eylül rüzgârı, hafif bir yağmur vardı. Kafam allak bullak, içimde kırgın bir sonbahar…
Sonra aklıma geldi: Eylülü ne kadar sevdiğimi, doğum günüme yalnızca iki hafta kaldığını, bu yıl yeni bir sayfa açmam gerektiğini…
Her şey güzel olacak, dedim kendi kendime, sessizce gülümsedim. Evet, her şey güzel olacak.




