Gelecek Uğruna Bir Adım
Ne diye illa İstanbul’a gitmek istiyorsun? diye sesini yükseltti Tolga, bir anda dönerken Esraya dönüp. Burada neyi bulamıyorsun? Buradaki üniversiteden ne istedin? Böyle büyük kararlar alırken neden benimle konuşmuyorsun?
Tolganın bakışında hem kırgınlık hem de anlam verememe vardı; ona göre, Esra böyle önemli bir kararı hiç konuşmadan alarak ona haksızlık etmişti. Esra ise kendini kontrolde tutmaya çalışıyordu. Dudaklarını sıkarak, sakin konuşmaya gayret etti; fakat sesi yine de hafifçe titredi. İçinde her şey düğümlendi, çünkü bu konuşmanın kolay geçmeyeceğini tahmin etmişti ve şimdi de tartışma tam anlamıyla alevlenmişti.
Öncelikle bu benim hayatım, benim geleceğim, dedi Esra. Ayrıca bunu geçen sene de konuştuk, mezuniyetten önce. Sen beni o zaman da ikna etmiştin gitmemeye. Oysa ben çocukluğumdan beri İstanbulda yaşamanın hayalini kuruyordum!
Söylediklerinde acı vardı, gözleri hafifçe doldu. Elinden geldiğince kırgınlığını belli etmemek için uğraştı.
Tolga pencerenin önüne gidip ellerini pervaza öyle bir bastı ki, parmak kemikleri bembeyaz oldu. Zihninde fırtına kopuyordu, kendini zor zapt ediyordu.
Evet, seni ben ikna ettim, dedi biraz daha alçak sesle ama hâlâ heyecanını saklayamadan. Ama neden gideceksin ki, paramız boşa gidecek sadece ev kirası için. Burada kendi evim var. Neden başka bir yerde tanımadığın insanlar arasında sıfırdan başlamak istiyorsun? Anlamıyorum.
Kafasında hayal ettiği gelecek bir anda yıkılıyordu: Sıcacık bir yuva, aile, huzur. Şimdi her şey, en minik rüzgârla yıkılacak bir kumdan kale kadar dayanıksız görünüyordu ona. Ya Esra başka bir şehirde okursa nasıl olacak? Onu gerçekten beklemesi mi gerekecekti, beş yıl boyunca? Peki, döner miydi bir daha?
Ben iyi kazanıyorum, sana her istediğini sağlayabilirim, diye ekledi Tolga, içini anlatma çabasıyla. Hiç çalışmana gerek yok ki, anlasana! Neden o zaman İstanbula gitmek?
Sesinde şaşkınlık, kırgınlık ve bir parça da çaresizlik vardı. Esra’nın gözünden bakmasını, kendisini anlamasını istiyordu.
Esra artık dayanamadı, yerinden fırladı. Yüzü kızardı, gözleri öfkeyle parladı; böyle bir çıkışı beklemiyordu.
Sen bana bakıcı mı arıyorsun? Ben niye kenarda oturan, ev kadını oluyorum ki? Çalışmak, kendi paramla istediklerimi almak istiyorum! dedi öfkeyle.
Esra için kadının ekonomik olarak bağımsız olması çok önemliydi. Hayatta ne olursa olsun kimseye muhtaç olmaması gerektiğini çok küçük yaşta öğrenmişti; annesiyle babası Esra on üç yaşındayken ayrıldıklarında, babası hiçbir maddi destek sağlamamıştı. Annesi zar zor yetişiyor, yeni giysi almak hayalden öteye geçmiyordu; borç harç geçinip gidebilmişlerdi. Bu yokluk, haksızlık duygusu Esranın içinde derin izler bırakmıştı.
Daha sonra annesi bir başkasıyla evlendiğinde Esranın hayatı da iyileşmişti, ama gerçek bir mutluluk getirmemişti. Üvey babası sürekli laf sokar, elalemin ekmeğini yiyorsun der, en küçük fırsatta onu kırardı. En sonunda Esra babaannesine gitmek zorunda kalmış, kardeşiyle ayrı düşmüştü. Babaannesi ne kadar destek olsa da, emekli maaşıyla zor geçiniyordu.
Hepsi geride kalmıştı; ama Esra kendi yolunu çizmenin, ekonomik açıdan ayakta durmanın önemine iman etmişti artık. Amacı Tolgayla kavga etmek değildi. Sadece bir şekilde kendisini anlatmak istiyor, bu kararın anlamını Tolga’nın yanlış anlamasını istemiyordu. Büyük şehirde alınan bir diplomayla çok başka iş fırsatları doğacaktı; taşrada bunu yakalaması mümkün değildi. Ama bunu en doğru şekilde anlatmalı, ortak geleceklerinin bittiğini düşündürmeden konuşmalıydı Tolga’yla.
Ya sen de benimle gelsene? dedi Esra bir umutla. Uzaktan, neredeyse yakarır gibi Tolga’nın koluna dokundu. Hem şirketinin genel merkezi İstanbulda. Müdürün senin için ne düşünüyor biliyorsun, seni ofise almak zor olmaz. Bir dene en azından
Sesi yumuşacık, içinde umuda tutunan bir kırılganlık saklıydı. Esra tam anlamıyla buna inanıyordu; beraber gitmek, yeni bir başlangıç yapmaktı.
Her şeye sıfırdan başlamak ha? diye bir anda terslendi Tolga ve elini çekti. Bakışı buz gibi keskinleşmişti, her kelimesini çivi gibi çaktı: Burada ayakta, huzurlu bir hayatım, kariyerimde yükseliş var. Müdürümle, iş arkadaşlarımla aram çok iyi, yakın zamanda zaten terfi alacağım kesin. İstanbulda ise kimsesizim. Yıllarca çalışıp adımı duyurmuşum. Orada yeniden tanınmak için kaç fırın ekmek gerek…
Bunları tekrar tekrar söylüyordu, çünkü Tolga için hayatın merkezinde istikrar, yerleşmişlik vardı; yeniye, bilinmeze pek yüzü yoktu.
Ama benim için fırsat orada! Hepsi bu… dedi Esra’nın sesi kırıldı, boğazı düğümlendi, ama kendini salmadı. İşini bırakmanı istemiyorum, sadece bir bak, belki transfer olur mu… Bir konuş, birlikte düşünelim…
Tolga dikkatle Esraya baktı. Titreyen elleriyle, ara sıra kaçan bakışlarıyla karşısında doğrulan bir karar vardı; başka bir sebebi olabilir miydi? Kıskançlığının kemirdiğini hissetti, istemeden içini kin ve kuruntu sardı. Başka biri mi vardı? Sonra hemen susturdu bu sesi; uçucu, saçma bir şüpheydi.
Sence bu kadar basit mi? Transfer istedin, her şey kolaylaşıverdi… Ya olmazsa? İşsiz kalır, yılların emeğini çöpe atarız, korkunun farkında mısın? dedi Tolga, daha yorgun, ama hâlâ kırık sesiyle.
Esra bir soluk alıp kendini toparladı.
Tek başıma karar vermiyorum, birlikte düşünüyorum. Ama biraz olsun kafanda dolaştıramaz mısın bunu? Sadece farklı düşünüyoruz, hepsi bu. dedi usulca.
Tolga bir anda pencereye döndü. Cebine soktuğu elleriyle pencereden dışarı baktı. Bahçede oyun oynayan çocuklara göz gezdirdi, ama gördüğünü anlamıyordu. Zihninde eskiler, hayal kırıklıkları dönüp duruyordu.
Bir yıl önce, aynı hevesle İstanbula gitmeye kalkmıştı Esra. O zaman onu güç bela ikna etmişti, kalmaya razı olmuştu Esra. Şimdi ise bakışında tuhaf bir netlik vardı. Artık sıradan bahaneler bir işe yaramazdı.
Acaba, diye aklından geçirdi Tolga, annesini mi arasam, dostlarını mı ikna etsem? Belki Esra evlenmek için böyle bastırıyordu, acaba niyeti evlilik teklifini koparmak mıydı? Evlenmek için her şeyi feda etmeye göze mi alıyordu? Onun sevmediği kadar her şeyden olurdu… Korkuyla gerildi; ama düşündü.
Sonunda söyledikleri, oldukça kesin ve tuhaf derecede soğuk çıktı ağzından:
Tamam, dedi Tolga pencereye bakmaya devam ederek. Sesi normalde olmadığı kadar sert, buz gibi, tüm o sıcaklığı yutmuştu: Eğer bu saçma hayalden vazgeçmez, gidip yeni bir hayat kurmaya kalkarsan; bil ki o anda, şehir sınırını geçtin mi, ikimiz bir daha dönülmemecesine ayrılırız. Beklemem, kimlerle ne yaptığını merak etmem. Düşün, ne daha önemli: hayalini kurduğun iş fırsatı mı, evlilik ve aile mi?
Her kelimeyi zorla sarf etti, yine de Esraya ciddi olduğunu en açık şekilde hissettirmeye çalışıyordu.
Sonra hızla dönüp kapıyı öyle bir kapattı ki, duvardaki küçük tablo zeminle buluşurken çerçevesi çatladı, camı kırılıp halının üstünde yayıldı. Ama o da, Esra da fark etmedi.
Esra olduğu yerde taş kesildi, biraz önce ne olduğuna inanamadı. Bu şimdi neydi? diye düşündü. Tolganın yaptığı, yıllardır plan kurduğu adamın, gerçek anlamda sevdiği adamın davranışı olamazdı.
Demek, başka şehirde olsam hemen başka birine giderim diye mi korkuyor? dedi içinden Esra. Bu sınama, bu aşağılayıcı güven eksikliği yılların ilişkisine sığmıyor, bunca şeyin ardından anlamı kalmıyordu. Tolga’nın dayattığı ya o, ya bu seçeneği hem yıkıcı hem de utanç vericiydi.
Bir de o evlilik lafı… Şu anda, öfkenin içinde, resmen bir tehdit gibi sunulan o teklif. Oysa Esra, sıcak, samimi ve huzurlu bir an düşlemişti, Tolganın öfke dolu bakışları ve tehdit kokan cümleleriyle değil.
Kalbinde bir yandan öfke, bir yandan kırılmışlık kabarıyordu. Esra kendine şu soruyu sordu: Hiç istemediğim bir hayatı, kendi hedeflerimi bırakıp bir başkasına endekslenerek mi yaşayacağım? Şimdi karar anıydı.
Tolga’ya önerdiği İstanbulda birlikte bir başlangıç yapma fikri pekâlâ gerçekçiydi, üstelik patronu da oğlanı orada görmek istiyordu, Esra bunu kendi kulaklarıyla duymuştu. Ama Tolga, bir yandan tüm cesaretini istikrarda aramış, bir yandan kendisinin büyük şehirde başaramayacağından korkmuştu. Esra bunu şimdi açıkça anlıyordu. Tolganın asıl derdi bilmediğine yenilmekti.
Esra derin bir nefes aldı, camın önüne geçip sokağı izledi. Uzakta Büyük Çamlıca, Boğaz, İstanbul vardı; hayallerinin şehri, hayalini kurduğu hayat. Buradaysa Tolga vardı; sevdiği ama bir adım bile geri atmayan, hiç anlamak istemeyen Tolga.
Onu sevse de, dünyanın yegâne fırsatını ikinci plana atamazdı. Yoluna yürüme sırası kendisine gelmişti; artık kararını ertelemenin anlamı yoktu.
Karar verildi. Esra dik durdu, omuzlarını gerdi ve sessizce, kararlı bir şekilde mırıldandı:
Ben İstanbula gidiyorum…
********************
Esra dikkatlice eşyalarını bavula yerleştiriyordu, hiçbir şeyi unutmak istemiyordu. Arkasında Tolganın uzun, kırgın bakışları vardı; kollarını göğsünde kavuşturmuş, orada öylece duruyordu. Gözlerinde, neden kendisi değil de Esranın hayalinin seçildiğine olan o sonsuz kırgınlık okunuyordu.
Ellerinin hafif titremesine rağmen, gözyaşını koluyla silip bavulunu düzenli topladı, kitaplarını, giysilerini itinayla katladı. Her anı, onu biraz daha hedefine yaklaştırıyordu.
O anda Tolga’ya anlatacak hiçbir şeyi kalmamıştı. Her şey zaten konuşulmuş, yaşanan tartışmaların ardından söylenecek söz kalmamıştı. Belki hayatının en büyük yanlışını yapıyordu, bu düşünce onu zaman zaman sıkıştırıyordu.
Ya başaramazsam? diye düşündü kendi kendine. Burası başka, oranın temposu bambaşka. Belki adapte olamam? O ihtimali düşünmek canını yakıyordu. Ama, başkalarına muhtaç, hayallerine sırtını dönmek daha ağırdı.
Her şeye rağmen, bavulunu kapadı, tokasını çekip Tolgaya döndü. Tolganın yüzünde çözülüp giden bir umudun kırgınlığı vardı, belki son anda döneceğini bekliyordu.
Bunu yapmak zorundayım, dedi usulca ama kendi kararına güvenle, Çünkü bu benim şansım benim seçimim.
Bavulunu aldı, çantasını omzuna astı ve kapıya doğru yürüdü. İçinde bir gerginlik vardı, ama garip şekilde de bir hafiflik. Çünkü, her tür belirsizlikte dahi, kendi hayatına dair adım atıyordu. Ve bu ona yaşadığını, hayatta olduğunu hissettiriyordu.
********************
Yıllar sonra, tam on yıl sonra, Esra annesinin doğum gününe Kadıköydeki çocukluğunun geçtiği eve geldiğinde kısa bir an durdu, etrafa bakarak. Sokaklar, ağaçlar, çocuk parkı ona artık ne kadar küçük geliyordu, bunca zamandan sonra. Ama içi yine de sımsıcak doldu; burası onun geçmişiydi, bir parçasıydı.
Artık zarif bir takım giymiş, inci kolyeli, müthiş bir özgüvenle gülümseyen, birine haddinden fazla benzetilirdi muhtemelen Esra. Erkekler ona hayran hayran bakarken, o ise hiçbirini umursamaz haldeydi. Ve gözlerinde eski kararsızlık çoktan kaybolmuştu. Kendinden emindi, huzurla gülümsüyordu. Yanında birlikte bir ömür geçireceğine inandığı biri vardı artık.
İstanbula taşınmak Esranın hayatında aldığı en doğru karardı. Her şey hayal ettiği gibi, hatta belki de daha iyi olmuştu. Kırmızı kurdeleli diploması, en iyi dereceyle mezun olması ona çok önemli kapılar açtı. Daha mezuniyetinin üzerinden çok geçmeden büyük bir uluslararası şirketten iş teklifi aldı. Hemen kabul etti, kariyerinde hızlıca yükseldi; zorluklardan yılmadı, yeni işler öğrendi, kısa bir sürede hayalini kurduğu pozisyona erişti.
Şimdi yeşilliklere bakan büyükçe bir dairesi vardı; her sabah kahvesini içerken sahili izler, şehrin ritmini duyumsardı. Araba anahtarı cebinde, banka hesabında ise gönlünce yaşaması ve her istediğini yapabilmesi için yeterli para vardı. Ama en önemlisi, hiçbir şeye muhtaç değildi; artık eşiyle gerçek bir ortaklığı vardı.
Eşi, Mustafa, bir işadamı değildi. Büyük bir sigorta şirketinde genel müdür yardımcısıydı. Evin işini kendi yürütür, Esranın parasını istediği gibi harcamasına hep destek olurdu. Aralarındaki ilişki, karşılıklı saygı ve eşitlik üzerine kuruluydu. İstanbulda tanıştılar; Mustafa ilk iş günlerinde Esraya mentorluk yaptı, yol gösterdi. Profesyonel dostlukları yavaş yavaş aşka dönüştü. Esra hâlâ, Mustafa’nın ona yardımı dokunduğu ilk anı, samimi bakışını, yumuşak gülüşünü, her cümlesindeki şefkati unutamamıştı. Onun desteğiyle içini güven duygusu kaplamıştı.
Yanında duran küçük kızı Elif beş yaşındaydı. Minik elleriyle tuttuğu paket, annesiyle birlikte seçtikleri zarif bir kutuydu; gözleri heyecandan pırıl pırıl, Anne, hadi ama! Hediyemi vermek için sabırsızlanıyorum! deyip duruyordu Elif.
Esra gülümsedi, kızının gözlerinde küçükken kendisindeki cesareti, hayata meydan okuyan bakışları gördü. Elifin başını okşayarak:
Az kaldı canım, yakında vereceğiz. Büyükanne hediyeni çok sevecek, dedi.
Elif, kutusunu biraz daha sımsıkı tuttu, annesinin elinden tutup ona sokuldu. Esra ise, gözlerini kapatıp içinde hissettiği mutluluğun tadını çıkardı. Başarmıştı, hayatını kendi elleriyle kurmuştu. Artık hayali işi, güçlü bir ailesi ve eliyle yoğrulmuş gerçek bir mutluluğu vardı.
********************
Tolga? Sen burada ne arıyorsun? dedi Esra, şaşkınlık ve hafif merakla, eski sevgilisini misafirler arasında görünce. Bir an durdu, içini tuhaf bir his kapladı, eski günler hatırına geldi. Ama hemen toparlanıp, yüzüne sakin bir ifade yerleştirdi. Annemin yakın arkadaşlarından değildin diye biliyorum, nasıl geldin?
Ben çağırdım, dedi Esranın annesi hafif gülümseyerek. Son yıllarda samimi olduk. Tolga, Melikeyle evlendi, eski dostumun kızıyla. Duydun mu hiç?
Eski sevgilimin hayatını takip etmek gibi bir merakım yok, dedi Esra, sesine soğukkanlılık katarak. İçinde geçmişe doğru hafif bir sızı oluştuysa da, bunu belli etmedi. Hiç ilgilenmem, ayrıca vaktim de yok buna.
Tolga biraz ötede duruyordu, elleri cebinde. Esraya kaçamak bakışlar fırlatıp, dişlerini sıkıyordu. Kadında göze çarpan başarı, kendine güven ve huzurlu aile ortamı açıkça belliydi.
Başını kaldırıp Esraya dikkatle baktı; zarif takımı, gülümsemesi, dik yürüyüşü. Yanında Elif cıvıl cıvıldı, annesinin elini bırakmıyordu. Tolga bir anda şunu fark etti: Onca yıl uzak da olsa Esra’nın hayatını hep merak etmişti; göz kulak oluyordu aslında. Bir gün İstanbuldan, başarısız ve pişman dönmesini hayal etmişti. Görüyorsun işte! Sana demiştim diyebilmek için beklemekteydi.
Ama tam tersi olmuştu. Esra başarmıştı. Kendisinin başaramadığı gibi.
Tolga’nın iş hayatı da pek iyi gitmemişti. Çalıştığı şirketin Anadoludaki şubesi dört yıl önce kapatılmıştı. Sonra dişe dokunur bir iş bulamamış, geçici projeler ve ufak tefek işlerle hayatını zar zor döndürmüştü, geliri neredeyse yarı yarıya düşmüştü.
Ya İstanbula Esrayla gitseydim? Bu soru bir anda yakıcı gerçekliğe dönüştü. Kalbinde bir el sıkılmış gibi hissetti. Büyük şehirde, sevdikleriyle el ele daha başka yollar açılabilirdi belki de. Ama o gün, Tolga Esra’ya bir ultimatom vermişti, hiç vazgeçilmeyecek, kırıcı bir karar. O gün kendini haklı ve kararlı sanmıştı; Esranın vazgeçmesini, yanında kalmasını beklemişti.
Ama şimdi, Esra’nın gülümseyen yüzüne, ufak kızının annesine duyduğu hayranlığa, mutlu, huzurlu aile tablosuna bakarken, Tolga hayatındaki en değerli şeyi kaybettiğini fark etti. İçini acı bir boşluk sardı. Bardaktaki meyve suyunu neredeyse kıracak kadar sıktı elinde. Elini gevşetmek zorunda kaldı.
Kaybetme korkusundan, değişime direnmelerinden, Esranın yanında durup onun hayallerine destek olmamaktan işte en çok korktuğu şeyi kendi elleriyle gerçekleştirmişti: Onu kaybetmişti.
Tam Esra’ya yaklaşıp birkaç kelime etmeye yeltendiği sırada Mustafa geldi, Esranın omzuna hafifçe dokundu, kulağına bir şeyler fısıldadı. Esra önce güldü, ardından sıcak bir bakışla karşılık verdi. O bakışlarda; yıllık, emek, destek, sevgi vardı.
Artık söze gerek yoktu. Esra risk alıp, İstanbula gitmişti. Tolga ise, aynı yerinde kalarak bildiği ama yanlış olduğunu bile bile yaptığı tercihin yakıcısını içinin en derininde hissetti şimdi.
Tolga arkasını dönüp salondan sessizce çıktı. Adımları ağır, göğsünde bir boşluk. Kapının yanında eski fotoğraflara gözünün takılmasıyla bir an durdu; öğrencilikten bir kare Ne kadar umut doluydu her şey, ne hayal etmişlerdi…
Parmaklarını camın üzerinde gezdirip o eski, hayalleriyle yaşayan Esrayı hatırlamaya çalıştı. Şimdi ise karşısında, her anlamda ayakta duran, başarılı ve mutlu bir Esra vardı. O mutluluk artık ona ait değildi.
Bir kez daha salona baktı; kahkahalar, müzik, hayat ve Esra. Sonra yavaşça, geçmişle, pişmanlıkla, ama sessizce o kapıdan çıktı Dışarıda rüzgâr, sokak lambasının altında Kadıköyün yokuşları Yaşamın başka bir dalı onu çoktan geride bırakmıştı.




