Senin derin sarkıyor! Altmış yaşındaki kocam konukların yanında kaburgamdan çimdik aldı, ben de aynayı getirip ona gösterdim; asıl sarkan kimmiş.
Nesrin, bu da ne? dedi Veysel, üçüncü kadeh vişne liköründen sonra keyifle dudaklarını şapırdatarak. Sonra bir süre kararlı bir şekilde elimin hemen üzerinden, gömlekle eteğin birleştiği yerden, tok bir çimdik attı.
Bunu göz göre göre, konukların içinde, çekinmeden yaptı.
Yahu Veysel, ne yapıyorsun? dedim, onun elini usulca iterek, rahatsız eden yaz sineğini savuşturur gibi. Ama uslanmak bilmedi.
Parmakları, kısa ve kızarmış sosisler gibi tombik, tekrar belimde sıkışmaya başladı. Acıdansa, kalbime batan bir küçümsemeydi o hareket.
Bak hele şuna, Hüseyin abi! karşıda oturan komşumuz, çatalını zeytinyağlı semizotu salatasına doğru tutmuş olan Hüseyine seslendi. Ben buna diyorum ki: Nesrin, gece gece börekleri bırak! O da bana: Bu yaş, hormonlar… diyor.
Veysel kahkahayı basınca göbeği, sanki gömleğin düğmelerini tehlikeye atarcasına titredi.
Ne hormonu? Bu resmen miskinlik! diye kestirip attı, sofrada haklılığını ispatlayan bir edayla.
Yeter artık Veysel, dedim dişlerimin arasından fısıldayarak. Yüzüm hemen kıpkırmızı oldu, boynum ateşler içinde.
Hüseyin utanak bir şekilde tabağına bakarken, eşi Sevil ise peçetesini düzeltiyor, ortamı yok saymaya çalışıyordu.
Nesi varmış yeterin? dedi Veysel, iyice coşmuştu, ilginin merkezinde olmaktan memnundu. Gerçeği söylemek yalan mı? Senin ten binlenmiş, sarkıyor!
Yine parmağıyla göbeğime bastırdı, hamurun hazır olup olmadığını kontrol ediyormuş gibi.
Bak, burası iyice yağ bağlamış, diye anlatmaya devam etti. Çin aslanı gibi kıvrımlar olmuş Nesrin. Güzel değil vallahi.
Oda bir anda sessizliğe gömüldü, sadece mutfaktaki buzdolabının motoru duyuluyordu.
Ben senin için uğraşıyorum bak, diye ekledi, kendinden taviz vermeden, kollarını göğsünde bağladı. Kadın kendine bakmalı ki, erkeği bakınca hoşlansın, bu doğanın kuralı.
Uzun uzun baktım ona.
Otuz yıllık evlilikte ilk defa, gerçekten gördüm.
Altmış iki yaş.
Göbeği, pantolonunun üstünde yağmur bulutu gibi sarkıyor.
Çenesi, boyna ve sonra omuzlarına, hiç şekil vermeden geçiyor.
Kafası, sıcak yemekten yağlanmış tepsi gibi parlıyordu avizenin altında.
Yani göze hoş gelmesi gerekiyor, öyle mi? diye sordum, içimdeki ağır şalter bir anda çevrilmiş gibiydi.
Ne utanma, ne kendimi geri çekme, ne de sabır kalmıştı bende.
Sadece berrak, net bir huzur duygusu.
Tabii ya! diye göğsünü yumrukladı kendinden çok emin. İşte ben. Kendimi koruyorum!
Ne koruyorsun? dedim, gözümü kırpmadan.
Adam şeklini! Sabahları biraz esneme, beş dakika dambıl sallıyorum, valla kaslarım yerinde.
Sözde göbeğini içeri çekmeye çalıştı.
Göbek biraz titredi, ürktü, sonra tekrar aşka geldi, kemerin üstünden sarktı.
Erkek aslan gibi olmalı, patates çuvalı gibi değil! deyip sözünü bitirdi.
Aslan, ha! dedim, yavaşça sandalyeden kalktım.
Nereye? Alındın mı yoksa şimdi? dedi arkamdan, kendine bir kadeh daha doldururken. Gerçeğe darılıp küsülmez Nesrin! Zayıflamak varken surat asmak niye?
Koridora çıktım. Eski kıyafetlerin ve ayakkabı boyasının kokusunu içine çeken uzun bir koridordu.
Duvara babamdan kalma eski bir ayna asılıydı.
Ağır, oymalı, oval çerçeveli aynaydı. Bizi gençliğimizden beri tanırdı.
Emin adımlarla büyük çividen indirip, iki elimle kavradım. Ağır, beş kilo var. Yine de avuçlarımı yakan ağırlığı hiç hissetmedim.
Odaya döndüm, aynayı kalkan gibi tuttuğum gibi yürüdüm masanın başına.
Konuklar şaşkın şekilde ellerinde çatallar, Sevil ağzındaki turşuyu yutmayı, nerdeyse konuşmayı unutmuştu.
Veysel, kalk bakalım, dedim sakin ama öyle bir tonla ki, karşı çıkacak hali kalmadı.
Noluyor ya? şaşkınlıkla sordu, ama kararlı bakışımı görünce mızırdanmadı. Kalktık, ne olacak? Oyun mu oynayacağız?
Yok, dedim yaklaşarak, nefesindeki soğan ve likör kokusunu bastırmaya çalışarak. Aslanı seyredeceğiz.
Aynayı burnunun dibine dayadım.
Tut bakayım şunu.
Otomatik bir refleksle çerçeveyi tuttu, elleri aniden ağırlaşmıştı.
Nesrin sen neyin peşindesin? dedi sesi bu sefer daha huzursuz, daha pısık.
Bak şuraya, dedim net bir tonla, insan azarlayan biri gibi. Dikkatlice bak.
Şaşkın bakışlarla titreyen yansımasına daldı.
Bakıyorum işte, eee?
Şimdi aşağı bak, dedim, aynanın camına bana yansıyan göbeğini işaret ederek. Bunu görüyor musun?
Neyi? dedi dirençli.
Senin de derin sarkıyor! dedim net ve yüksekçe, onun şivesine, az önceki tonuna taklit ederek. Hatta sarkmak ne kelime, göbek olmuş, yayılmış Veysel.
Nesrin! Aynayı bırakmaya çalıştı, suratı domates gibi kıpkırmızıydı.
Tutsana! Çerçevenin altından bastırdım, zorunlu baktı. Şu yağ kitlesi mi çelik kaslar? Söyle?
Hüseyin birden hınzırca mırıldandı, öksürüğünü bastırmaya çalışarak burnunu silmeye başladı.
Yok canım, bu bildiğin can simidi, devam ettim acımasızca. Hani boğulursak kullanırız ya…
Veysel’in suratı patlamış domatesi andırıyordu. Gömleğinden adeta taşacak.
Ya burası? dedim yanlarına işaret ederek. Kartal kanadı mı bunlar, yoksa yılbaşı hindisi gibi yağ kulakları mı?
Yeter! diye tısladı, yüzünü çevirmeye uğraşarak. Millet izliyor, ayıp ediyorsun!
İzlesinler! dedim sesimi yükselterek. Sen istemedin mi açık olur? Hadi, estetiğini konuşalım!
Bir adım geri çekilip tabloya baktım.
Şimdi ışığa dön, dedim. Hadi!
Yok dönmem, dedi, ama sesi kesildi.
Dön dedim! diye bağırınca, çatallar tabakta zıpladı.
Adeta hipnoz altındaymış gibi bocalaya bocalaya döndü yana.
Aynadaki profili, bir Yunan heykeli filan değil.
Ve boynu.
Daha doğrusu, boynunun nerdeyse yokluğu.
Bak bakayım enseye, üç kat kat var mı? doktormuşum gibi anlattım. Safkan Çin aslanı resmen.
Sevil yüzünü peçeteye gömmüş, omuzları titriyordu, nerdeyse kahkahaları duyulacak.
Şurada, çenenin altında da zoba bak, dedim acımasızca. Pelikan gibi rezerve mi saklıyorsun orda?
Ben erkeğim! zavallıca inledi Veysel, bu savunmanın zayıf kaldığı o kadar belliydi ki. Erkek isterse olur!
Ona bakarsan senin bir kıvrım, ayıp, tembellik ve deri sarkıyor, öyle mi?
Gözünün içine bakarak yaklaştım.
Ama sen, TV kumandası dışında bir şey kaldırmayan biri, jöle gibi titrerken erkeğin kralı mı oluyorsun?
Bir hamlede aynayı kaptım elinden, elleri yorulmuş.
Ortada, harap halde, düğmesi kopmuş ceketiyle, öylece kalakaldı.
Havası, kibiri, her şeyi dağılmıştı, soğana yapılan kabuk soyulmuştu.
Evde bana karizma taslayan aslan bir anda sıradan, yaşlı bir amcaya dönüşmüştü.
Çok, çok kilolu bir amcaya…
Otur şuraya, dedim aynayı yere, konsolun önüne dayarcasına koyarak. Yemek ye.
Yavaşça sandalyeye yığıldı, sandalye iç geçirir gibi gıcırdadı.
Bundan böyle figürümle ilgili laf duymayacağım, yarım kelime dahi. dedim saçımı aynada düzelterek.
Döndüm, ekledim:
Yoksa bu aynayı sofrada karşı koltuk önüne asarım, pelikanı çiğnerken seyredersin.
Hüseyin açık açık kahkaha atıyor, gözünden yaş siliyordu.
Veysel, önündeki turşuyu sessizce çatalına aldı, tabaktan başka yere bakmıyordu sanki küçülmek ister gibi.
Odada o bunaltıcı gerginlik kalmamıştı artık.
Hatta tam tersine: Sanki musluk açıldı da, eve taze hava doldu birden.
Yerime tekrar geçtim.
Kek spatulasını aldım, kendime koca bir dilim Napoleon pastası koydum.
O pastayı dün akşam yarım gün boyunca açarak, incelterek yapmıştım, yememeyi kararlaştırmıştım ki kilo alırım diye.
Ama şimdi, kreması kenardan taşarak gelen, çatala çıtırdayan bir pasta vardı önümde.
Nesrin, bana da kocaman bir dilim lütfen, dedi Sevil, tabağını uzattı. Diyeti boşver, bir kere geliyoruz bu dünyaya.
Bana da, dedi Hüseyin, kendine vişne suyu doldururken göz kırparak. Kartal kanatlarım çıkacak gibi, beslenmek lazım.
Veysel kafasını kaldırdı bir an.
Bana bambaşka bir saygıyla baktı.
Sonra pastaya…
Ardından aynaya, duvarda, sanki acı bir hatıra gibi duruyordu. Yerden pantolonlu bacakları, biri lacivert, biri siyah çorabıyla görünüyordu.
Evin kartalı, dedim içimden.
Pardon Nesrin, homurdandı gözünü tabaktan kaldırmazken. Saçmaladım, dilime hakim olamadım.
Ye Veysel, dedim, pastadan büyük bir parça alıp ağzıma atarken, çayın ve kremanın tadını hissederek. Sana kuvvet lazım.
Soru sorar gibi baktı.
Hani dambılları kaldıracaksın ya, dedim gülerek. Sonuçta sen sporcusun.
Akşam muhabbeti yine çay, bahçe, market fiyatlarına döndü.
Ama masada her şey yer değiştirmişti.
Benim kusursuz ev kritiğim fil gibi pısmıştı, sıradan bir insana dönüşmüştü.
Kendi kusurları, korkuları, kıvrımlarıyla…
Ve inanın, hayatımda yediğim en güzel pasta olmuştu o.
Ayna o günden beri aynı yerde duruyor.
Veysel önünden geçerken göbeğini kendince içine çeker, omuzunu dikleştirir.
Bir daha da derin sarkıyor lafı etmedi.
Herhalde pelikanı uyandırmaya korkuyor.



