Müzik birden kesiliyor, sanki bütün akşamı bir arada tutan o ince bağ ansızın kopmuş gibi. Salonda tuhaf bir sessizlik oluşuyor. Önce duvarda bir yerde kadehlerin hafif tıngırtısı duyuluyor, ardından elimdeki mikrofondan çıkan cılız bir cızırtı.
Salonun tam ortasında dikiliyorum ve birden tüm bakışların üzerimde olduğunu hissediyorum.
Hep aynı insanlar.
Az önce kahkahalara boğulanlar.
Derin bir nefes alıyorum. Ellerin hafifçe titriyor ama sesim şaşırtıcı şekilde sakin çıkıyor.
Şu anda benim anneanneme gülüyorsunuz, diyorum. Ama hanginiz gerçekten onu tanıyor?
Salonda hafif bir uğultu dolaşıyor. Biri huzursuzca ayaktan ayağa geçiyor, bir diğeri gözlerini yere indiriyor. Ama çoğu hâlâ bakmaya devam ediyor; sanki birazdan bitecek bir gösteri izliyorlarmış gibi.
Anneanneme dönüyorum. Biraz köşede durmuş, çantasını sıkıca tutuyor, sanki daha da küçük, daha da görünmez olmak ister gibi.
Adı Şengül diye devam ediyorum. Eğer o olmasaydı, ben şu an burada olmazdım.
Önde oturan öğretmenlerimizden biri boğazını temizliyor, sesi duyuluyor.
Salonun içinde birkaç adım atıyorum; yıllarca içimde biriken her şey artık dışarı akıyor.
Üç aylıkken annemi kaybettim. Annem doğumdan hemen sonra hastanede vefat etti. Birlikte olduğumuz tek bir fotoğrafımız bile yok.
Kısa bir duraklama.
Babamı hiç tanımadım. Daha ben doğmadan gitmişti.
Salon bir anda tamamen sessizleşiyor.
O zamanlar anneannem elli iki yaşındaydı. Dizleri sızlıyordu, doktorlar ona daha hafif işlerde çalışmasını söylüyordu. Ama o, huzurlu günler yaşamak yerine, yavru bir bebeği kucakladı ve sadece şunu söyledi:
Ona göz ucuyla bakıyorum.
Bu çocuk benimle yaşayacak.
Başını öne eğdiğini görüyorum.
O günden sonra iki işte çalışmaya başladı. Gündüzleri apartman merdivenlerini temizledi, akşamları ise buraya bu okula gelip koridorları, sınıfları sildi.
Salonda yine bir fısıltı dolaşıyor.
Evet, tam da bu okulda.
Mikrofonu biraz daha yukarı kaldırıyorum.
Birçoğunuz temizlik arabasını, kovasını, deterjan kokusunu hatırlıyordur.
Az önce en fazla gülen gruba bakıyorum.
Ama hiçbiriniz gece yarısı evde, yorgun argın gelip yanıma oturduğunda bana ödevlerimde nasıl yardım ettiğini görmediniz.
Göğsümde bir sıkışma hissediyorum.
Kimse montumu gizlice yamalarken gördü mü? Yırtık elbiselerle dolaşmayayım diye.
Her cumartesi, evde son bir paket unumuz kalmış olsa da, bana krep yaptığı günleri bilmiyorsunuz.
Salondan bir yerden sessiz bir hıçkırık duyuluyor.
Artık duramıyorum, konuşmaya devam ediyorum.
On yaşımdayken zatürre oldum. Anneannem üç gece başımdan ayrılmadı. Sadece elimi tuttu, korkmayayım diye.
Kısa bir sessizlik daha.
Ve bana o zaman ne dediğini biliyor musunuz?
Sesim yavaşlıyor.
Büyüyeceksin, iyi bir insan olacaksın. Sakın dürüst bir işten utanma.
Salonun tamamına bakıyorum.
Bugün ise, işte o ağır ve dürüst emeğe gülüyorsunuz.
Göğsümde kocaman bir acı.
Siz ona temizlikçi diyorsunuz.
Başımı hafifçe sallıyorum.
Evet, o bu koridorları sildi. Bu sıraları temizledi. Çöp çıkardı.
Hafif gülümsüyorum.
Ama işte bu sayede ben bu okulda okuyabildim, karnımı doyurdum, giysim oldu, hayatta kaldım.
Mikrofona eğilerek, fısıltıyla ekliyorum:
Ve bugün mezun olurken, dönemimin en iyi not ortalamasına sahip gençlerinden biriyim.
Salonda hayretle karışık bir uğultu yükseliyor.
Seneye tıp fakültesine başvuracağım.
Bir kez daha anneanneme bakıyorum.
Çünkü bir gün kendime söz verdim: Ona, bana gösterdiği şefkatin aynısını göstereceğim. O biri kim olacaksa, o kişi ben olacağım.
Salonda nefes bile alınmıyor neredeyse.
Başımı kaldırıyorum.
O yüzden bugün onu dansa davet ettim.
Ona doğru bir adım atıyorum.
Çünki bu mezuniyet balosu sadece benim değil.
Elimi uzatıyorum.
Onun da balosu.
Gözleri yaşlarla dolu bana bakıyor.
Şengül, hayatı boyunca başkalarının ardından temizlik yaptı diyorum fısıltıyla. Ama benim için o her zaman dünyanın en güçlü insanıydı.
Salona dönüp sesleniyorum.
Eğer biri, onun burada yeri olmadığını düşünüyorsa; işte o zaman bu salon onun varlığını hak etmiyor demektir.
Mikrofonu kapatıyorum.
Birkaç saniye kimse kıpırdamıyor.
Sonra beklemediğim bir şey oluyor.
İlk olarak edebiyat öğretmenimiz ayağa kalkıyor.
Yavaşça alkışlamaya başlıyor.
Önce hafif, sonra daha yüksek.
Ona okul müdürü katılıyor.
Ardından fizik öğretmenimiz.
Alkışlar salona dalga dalga yayılıyor.
Birkaç saniye sonra herkes ayakta alkışlıyor.
Az önce gülenler, başlarını önlerine eğmiş.
Anneanneme dönüyorum.
Dans edelim mi? diye tekrar fısıldıyorum.
Ağlıyor ama yüzünde, çocukluğumdan hatırladığım o gülümseme var.
Hadi dans edelim diyor kısık sesle.
Müzik tekrar başlıyor.
Yavaşça salonun ortasına çıkıyoruz.
Ellerini nazikçe tutuyorum. Sıcacık ve hafifçe titriyorlar.
Her şey böyle olduğu için özür dilerim diyorum usulca.
Başını sallıyor.
Hayır diyor sessizce. Bu, hayatımın en güzel gecesi.
Yavaşça dans ediyoruz, dizine zarar gelmesin diye dikkatli.
Bir anda çevremizdekilerin artık gülmediğini fark ediyorum.
Bize bambaşka bakışlarla bakıyorlar.
Kimi gülümsüyor.
Bazısı gözlerini siliyor.
Bir ara bir kız yaklaşıp alçak bir sesle söylüyor:
Anneanneniz gerçekten harika birisi.
Biraz sonra başka sınıftan bir oğlan geliyor, mahcup:
Özür dilerim gülmemeliydik.
Anneannem hafifçe başını sallıyor.
Müzik bitiyor.
Ama kimse gitmiyor.
Okul müdürünün yanımıza gelip anneanname elini uzattığını görüyorum.
Şengül Hanım diyor yavaşça. Gerçekten harika bir evlat yetiştirmişsiniz.
Anneannem utangaçça gülümsüyor.
Ve o anda çok temel bir gerçeği anlıyorum.
Bazen insanların gerçeği duymaya ihtiyacı vardır.
O zaman en yüksek kahkaha bile saygıya dönüşebilir.
O akşam, balodan kral olarak ayrılmadım.
Ama çok daha değerli bir şeyle gittim.
Hayatımın en önemli insanının, bir daha asla kendini arka planda hissetmeyeceğinden emin olarak.
Çünkü benim gözümde o hep bir kahraman olacak.



