KİRACİ KIZ
Erken bir kış akşamında Ankara’nın sakin bir mahallesinin kaldırımlarında uzun boylu bir kadın yürüyordu. Hava henüz aydınlıktı ve akşamın serinliği keyif vericiydi. Hafif bir ayaz vardı, bütün gün pırıl pırıl bir güneş gökyüzünde geziniyordu. Şimdi ise güneş batmaya yaklaşmış, son ışınlarıyla bembeyaz, soğuktan parlayan kar tanelerinin arasında dans ediyordu.
Kadın bu havayı seviyordu; acele etmeden yürüyordu. Uzun boylu, zarif ama artık genç olmayan, altmışını geçmiş Nihal Hanım, şık çizmeleri ve gösterişli vizon paltosuyla salınıyordu. Yüzünde eskiden kalma bir güzellik izi ile hafif bir kibir kendini belli ediyordu. Kendine bakmayı, değerini bilmeyi ihmal etmemiş bir kadındı.
Evet, gençliği ve aşk dolu yılları geride kalmıştı ama Nihal Hanım, yaşının tadını çıkarmayı iyi bilirdi. On yıl önce kocasını kaybetmişti; uzun süre yas tutmuştu. Yılların emeğiyle kurdukları sıcak yuvalarında güzel günler geçirmişlerdi. Biricik oğullarını büyütüp iyi bir insan yapmışlardı.
Oğlu, üniversite için İstanbul’a gitmiş ve oraya yerleşmişti. Evlenmiş, Nihal Hanıma iki oğlan torun kazandırmıştı. Fakat torunlarını ender görebiliyordu; oğlu işlerinin yoğunluğundan anca fırsat bulup annesine gelebiliyordu.
Tüm bunlara rağmen Nihal Hanımın morali bozulmuyordu. Her yaşın kendine göre bir güzelliği vardı. Evet, emekli olmuştu, yaşıyordu; oğlu ve torunları uzaktaydı ama neyse ki görüntülü konuşma diye bir imkân vardı. Ayrıca Nihal Hanımın durumu hiç de fena değildi. İki dairesi vardı. Emekli maaşıyla geçinebiliyordu. Oğlu arada bir harçlık gönderirdi; Nihal Hanım istemez ve Gerek yok dese de oğlu ısrarcılık ederdi.
Yılbaşında oğlu ve ailesi Ankaraya gelip Nihal Hanıma muhteşem bir hediye vermişti: O şık vizon paltoyu! Nihal Hanım yavaş yavaş yürüyerek kendisiyle gururlanıyordu. Bir emekliye göre harika görünüyordu.
Bugünkü yürüyüşünün amacı da boş değildi; kiracılarından kira almaya gidiyordu. Kendi oturduğu iki odalı evin yanında, diğer bir odalı dairesini yeni evli bir çift ve çocuklarına kiralamıştı. Aslında ilk başta çocukları yoktu ama çift beş yıldır kiracıydı ve bu süreçte tombul, tatlı bir oğlanları olmuştu. Şimdi çocuk iki yaşındaydı. Nihal Hanım, küçük ve zarif el çantasında minik oğlan için bir çikolata ile geliyordu.
Düzgün bir kiracı bulmanın zor olduğunu Nihal Hanım zamanla öğrenmişti. Nice defalar canı yanmış, bazen faturalar ödenmemiş, bazen de evi harap halde bulmuştu. Tecrübeli olan Nihal Hanım, artık her ay mutlaka kirayı elden almaya, faturaların ödendiğini kontrol etmeye kendini zorunlu hissetmişti. Fakat bu kiracı ailesiyle biraz daha rahattı. Özellikle Zeynep Hanımla kolay anlaşmıştı.
Zeynep, Nihal Hanımın gözünde hâlâ genç bir kız gibiydi; ama evraklarından biliyordu ki yirmi dört yaşında. Masmavi gözleriyle narin, ince yapısıyla kim inanır ki kucağındaki tombul, iki yaşındaki Kerem onun oğludur?
Zeynep temiz bir yuvada oturuyor, güler yüzlü, faturaları ve kirayı aksatmıyordu. Zeynepin eşiyle ise pek bir bağı olmamıştı Nihal Hanımın; ya salonda televizyon önünde yatardı adam, ya da evde olmazdı. Selam verir, sohbet etmezdi. Nihal Hanım bazen alkol aldığını düşünürdü ama bu çok da onu ilgilendirmezdi, sonuçta işiyle ilgili hiçbir sorun yaşamamıştı.
Kadın, dokuz katlı apartmana kalabalık mahallenin arasında ulaşınca, asansörle beşinci kata çıkarken Bu ay kirayla hangi güzel lezzeti kendime ikram etsem? diye düşündü. Bu parayla kendi evinin faturalarını ödeyip, artanı küçük zevkleri için harcıyordu. Özellikle kırmızı balığı ve deniz ürünlerini çok severdi; neden kendine iyi davranmasın, yıllar geçmişti ve biriktirdiği her şeyin keyfini sürmesi gerektiğinin farkındaydı.
Düşüncelere dalmışken kapının önünde zili çaldı. Elinde anahtarı vardı ama iyi niyetli kiracılarına karşı bunu kullanmaya gerek duymuyordu; adam gibi kapıyı çalıp, içeri davet edilmeyi beklerdi.
Bu sefer kapı her zamankinden uzun bekletti. Evde kimse olmadığı aklına geldiğinde kapı aralandı. Fakat Zeynep bu defa öyle kötü görünüyordu ki, Nihal Hanım irkildi. Kızarmış, gözleri şişmiş, elleri titreyen bir Zeynep duruyordu karşısında.
Zeynep kapıyı açıp geriye çekildi, eliyle kendine sarılıyor, titremeyi bastırmaya çalışıyordu.
Kızım, ne oldu sana? Çok solgun görünüyorsun. Her şey yolunda mı? diye sordu Nihal Hanım içeri girerken.
Kapıyı kapatırken Ya sarhoş, ya hasta galiba… diye düşündü. Belki de hâlâ yılbaşı gecelerinin etkisini üzerlerinden atamamışlardı.
Hayır Nihal Hanım, her şey yolunda değil, dedi Zeynep, sesi titrek ve odaya doğru sendeleyerek uzaklaştı.
Odaya girer girmez eşinin evde olmadığı hemen anlaşılıyordu. Evde her zamankinden farklı olarak eşyalar yerlere dağılmış, ortalık biraz dağınıktı. Küçük Kerem oyuncakları arasında yerde oynuyordu. Gardırop açıktı, rafta birkaç eşya kalmıştı.
Zeynep bir yerden faturaları alıp Nihal Hanıma uzattı, hâlâ elleri titriyordu.
Şurada tüm ödemeler var. Ama bu ay size kira veremeyeceğim, param yok. Borç kalsın olur mu? Yarın oğlumla çıkacağım buradan.
Yüzü bir acıdan buruştu, ağlaması geçmişti, ama gözyaşları kurumuştu. Nihal Hanım şimdi anlamıştı ki bu şişlik sarhoşluk değil, uzun zamandır dökülüp kuruyan gözyaşlarıydı.
Ne oldu evladım? diye atıldı Nihal Hanım telaşla. Neden oğlunla? Nerede senin eşin Zeynep? Ne oldu burada?
Kızcağız koltukta oturup yüzünü elleriyle kapattı ve boğuk bir şekilde konuşmaya başladı.
Hastalandım Nihal Hanım. Altı aydır kendimi kötü hissediyordum. Hep yorgunluk, halsizlik… Uzun süre doktora gitmeye fırsatım olmadı, çünkü devamlı Kerem ile ilgilenmem gerekiyordu. Geçenlerde sıra bize de geldi, oğlu yuvaya başladı. Ben de sonunda hastaneye gittim, testler yaptırdım. Kanser çıktı Nihal Hanım!
Omuzları irkildi, ama ellerini yüzünden indirmedi. Sonra devam etti:
Eşim öğrenince gitti. Emrah öyle bir bağırdı ki, sanki hastalığımda benim suçum varmış gibi. Hasta eş istemiyormuş, benimle uğraşmak da istemiyormuş. Teyzesi de kanserden ölmüş, bu acıya dayanamam dedi. Eşyalarını toplayıp gitti, boşanacakmış. Benim param yok, hiç yok. Doğum iznindeyim, bir kuruş zar zor alıyorum. Kalan paramı da faturaya verdim, kiraya verecek tek kuruşum yok. Yarın sabah çıkacağım; izin verin toparlanayım.
Nihal Hanım bu tabloya bakıp, bir an önce balıkçıdan kırmızı balık almasam da olur diye düşündü. İşte hayat böyle bir şeydi… Fakat kendini hemen toparladı; burada asıl dert Zeynepin yaşadıklarıydı.
Kadının yanına oturup omzuna dokundu.
Bak bana, yeter evladım, ağlamayı bırak. Evet, bunların hepsi üzücü ve zor; fakat bir oğlun var, onun hatırına ayakta kalmalısın. Şimdi ne yapacaksın? Tedavi için ne dediler, nereye taşınacaksın?
Zeynep bir an kadının gözünün içine baktı, sonra tekrar buruştu.
Ne yapabilirim ki Nihal Hanım? Yarın onkoloji merkezine yatmam lazım, biyopsi alacaklar. Tek başımayım; Keremi bırakacak kimsem yok, kalacak yerim yok. Bir köyde nenem var, çok yaşlı. Yarın mecbur onun yanına gideceğim. Başka yolum yok. Hastaneye yatamam. Köyde sağlık ocağı var, oraya bakarım.
Evladım, ne saçma şeyler söylüyorsun? Sen yalnız değilsin. Ben yardım ederim sana! Yarın gir doktora. Keremi de ben burada bakarım. Gerekirse günlerce kalırım. Burası senin evin, döndüğünde yine buradasın. Kira falan da sorma, bana bir şekilde idare ederim. Artık üzülme! Kalk şimdi, toparlan, ortalığı düzenle. Ben eve gideyim, sabah erkenden gelirim. Nerede kreşe gidiyor Kerem, sabah bana öğretirsin. Çocuk için endişelenme, ben bakarım.
Zeynep yaşlı gözlerle Nihal Hanıma bakıyor, kulaklarına inanamıyordu. Nihal Hanım ona hep mesafeli, soğuk gelmişti; zarif giyinir, kendine dikkat eder, mesafesini korurdu. En ufak bir gecikmede yüksek sesle azar beklerken, şimdi ona kimsenin yapmayacağı bir iyilik teklif ediyordu.
Ne bakıp kalakaldın kızım? dedi Nihal Hanım biraz sertçe. Dedim ya, kendine gel. Bu hayatı yaşayacaksın, başını topla artık. Yoksa ben de ağlayacağım şimdi.
Zeynep, söyleyecek kelime bulmayarak omzunu kadına dayadı; Nihal Hanım da gözleri dolsa da kendini tuttu. Duygulanmak, ağlamak zamanı değildi.
Ben gidiyorum artık, dedi kadın ayağa kalkıp, sen toparlan. Erken gelirim; saat altıda burada olurum.
O gece Nihal Hanım yine markete uğradı ama balık almak için değil, temel ihtiyaçlar için. Tavuk, mercimek, kıyma aldı; sabah altıda bunlarla Zeynepin kapısını çaldı.
Kerem’i başından beri severdi ve onunla kalmak sandığından kolay olmuştu. Yaramazda uyumlu ve sevimliydi. Sadece ara sıra annesini özleyip ağlıyordu. Nihal Hanımın aklı bir yandan hep Zeynepteydi; içi içini yiyor, gençliğine ve başına gelen büyük felakete üzülüyordu.
Zeynepten biyopsi alındı, iki gün sonra eve döndü. Sonuçları beklerken, günler geçmek bilmedi. Nihal Hanıma beklediğinin aksine Zeynep bir gün heyecanla telefon açtı.
Nihal Hanım, sonuç geldi! Birinci evreymiş, belki sadece bir ameliyat lazım, tamamen iyileşme şansım varmış!
Gördün mü bak, dedi Nihal Hanım derin bir nefes alarak. İyi ki pes etmemişsin! Senin kocan erken pes etmiş, ama buna da şükür; en azından asıl yüzünü tanımış olduk. Artık böyle bir adama vakit harcamana gerek yok. Ameliyat ne zaman? Ben o evde yalnız kalmak istemem; sen hastanedeyken Keremi yanıma alırım.
Ameliyat bir ay sonra, çok sıra var. Ben köye gideyim, siz evi kiralayabilirsiniz, ücretsiz yaşamak doğru gelmiyor.
Yine aynı saçmalıklar! dedi Nihal Hanım. Evde kalıp iyileşmeni bekle. Sizin evde yiyecek var mı, yoksa alışveriş yapayım mı?
O kadar iyisiniz ki… Size hakkımı nasıl öderim bilemiyorum, dedi Zeynep gözyaşlarıyla.
***
Bir buçuk yıl geçti…
Ankaranın en güzel restoranında görkemli bir düğün vardı. Nihal Hanım, açık renk takım elbisesiyle gelinin yanında, onur masasında oturuyordu. Birçok misafir onun, gelinin annesi olduğunu sanıyordu. Nihal Hanım da öyle hissediyordu; bugün neredeyse bir kızını evlendiriyor gibiydi.
Zeynep yepyeni, sağlıklı, bembeyaz gelinliğiyle, başında parlak bir taçla ışıl ışıldı. Bu yeni hayatı ona kazandıran kişi, ameliyatını yapan genç doktor Osman Beydi.
Zeynep ilk başta doktoruna güvensizlik duymuştu, Çok genç, tecrübeli biri olsa iyi olurdu diyordu. Ama zamanla doktorunun ilgisi ve sevgisiyle aralarında bir bağ oluştu.
Başta güvenmek ve yeni birine inanmak çok zordu Zeynep için, çünkü ilk eşinin ihanetiyle sarsılmıştı. O zor zamanlarda güvenebildiği tek kişi Nihal Hanımdı.
Ameliyat, sonsuz testler, ardından rehabilitasyon süreci… Altı ay sonra Zeynep tekrar çalışmaya başlamıştı; Nihal Hanım ise kira almamış, Zeynepin yakınlığını ve sevgisini almak ona daha değerli gelmişti.
Şimdi Zeynep ve Kerem, doktor Osmanın evine taşındı. Nihal Hanım yeni kiracı arıyor; ama biliyor ki artık Zeynep de, Kerem de onun ailesidir. Osman ise Zeynepi öyle seviyor ki, bunu herkes görebiliyordu. Düğün bir şölene dönüşmüş, herkes çok mutluydu.
Kadıncağız sessizce tabağında kırmızı balık dilimini kaydırdı; yıllar önce kendine bu zevki yasaklamıştı, ama şimdi anlıyordu ki önemli olan asla para ve lüks değildi. Bu süreçte en değerli şeyi kazanmıştı: Bir aile; kan bağı olmayan bir kız ve bir torun.
Gözyaşlarına hâkim olmaya çalışırken, Zeynep düğün masasında ayağa kalktı ve kalabalığa seslendi:
Hayatıma dokunmamış olsaydı, bu düğün belki de asla olmazdı, dedi hırıltılı sesiyle. Nihal Hanım, siz benim hiç tanımadığım annem gibi oldunuz. Allaha şükürler olsun ki yolum size çıktı… Hayatta en zor anlarımızda bile, iyi bir insanın sıcaklığı, bütün zorlukları aşmaya yeter.
Hayatın değerini ve gerçek aile olmanın kan bağından ibaret olmadığını o gün herkes bir kez daha anlamıştı.




