Oğlum evlenmek istediği kızı eve getirdi. Onun yüzünü gördüğüm ve adını duyduğum anda dizlerimin bağı çözüldü, gözüm karardı, hemen polisi aradım Sanki yer ayaklarımın altından kaydı. Tanıyordum onu. Hem de çok iyi. Ve hiç böyle bir şey yapacağımı düşünmezdim
Bilir misin, oğlumun değiştiğini anlamam üç ay aldı sadece. Artık daha az eve geliyor, geç saatlere kadar dışarıda kalıyor, bazen kendi kendine gülümsüyordu. Bir akşam yemekte, sesini alçaltıp, hafifçe öksürerek Anne, bir kız arkadaşım var, dediğinde elimdeki çatalı neredeyse düşürüyordum. Hiç ondan bahsetmemişti. Ne ismini duymuştuk, ne bir fotoğrafını görmüştük, hiçbir detay Tam bir bilinmezlikti.
Üniversiteye yakın bir kafede tanıştık, dedi. İsmi Nisan.
Ne güzel ismi, ama bir o kadar yabancıydı. Oğlum Nisandan bahsederken öyle bir gururla söylüyordu ki ismini Nisan, dediğine göre, inanılmaz utangaçmış ve aileyle tanışmaya da korkuyormuş. Bu bana biraz tuhaf geldi; ama karışmak da istemedim. Çocuklar büyüyor. Ama üç ay sonra oğlum, avuçlarım ter içinde kalarak dinlediğim haberi getirdi: Nisana evlenme teklif etmiş.
Biz de, Tanımadan olmaz, gelsin tanışalım, dedik. O gün gün boyunca yemek hazırladım, peçeteleri tek tek ütüledim, eşim en güzel bonfileleri seçti. Merak, sevinç, içinde de cılız bir huzursuzluk vardı.
Kapı açıldı, oğlum kolunda kızla girdi. Oğlum çocuk gibi ışıldıyordu. Nisan O an nefesim kesildi. Yüzünde öyle tanıdık bir ifade vardı ki, sanki çok eski bir melodiyi yıllar sonra tekrar duymak gibiydi. İsmini tekrarlayınca, kafamda bir şey tık dedi, anılarımın bir köşesinde bir ışık yandı.
Nisan, gel beraber aşağıya inelim de yemeğe güzel bir şarap seçelim, dedim. Sesim hiç olmadığı kadar sakindi.
Önden ben indim, ona da eliyle işaret ettim, Sen önce buyur, dedim. Mahzen her zamanki gibi serin ve meşe fıçılarının kokusuyla doluydu. İçeri girer girmez kapıyı hızla kapatıp kilitledim. Hemen ardından ona seslendim.
Yukarı çıktığımda oğlumla eşim bembeyaz kesilmişti.
Şimdi polisi arıyoruz, dedim. Anlatacak bir şeyim var.
On yıl önce, komşularımızın kızı ortadan kayboldu. Adı Nisandı. Güzel, sessiz bir kızdı. Sıklıkla bize gelir, bahçede bana yardım eder, oğlumla evi kahkahaya boğardı. Önünde koskocaman bir hayat var derdim. Sonra bir gün ansızın kayboldu. Eşyaları nehrin kenarında bulundu o zaman. Polis talihsiz bir kaza dedi, ama bedenini hiç bulamadılar. Kaybolduğu gün, bizim mahzende telefondan taksi çağırmak istemişti. Son gördüğüm an oydu.
Yıllarca kafamı kurcaladı bu mesele. Karşımda şimdi onun bir kopyası duruyordu. Aynı yüz, aynı gözler.
Baba, saçmalama! dedi oğlum. Nisanın bu hikayeden haberi bile yok!
Ama içimdeki sezgi, bugüne kadar çok az yanıldı.
Biz polisi çağırdık.
Beklerken Nisan mahzende tek kelime etmeden oturdu. Ne bir bağırış ne kapıya bir vurma Sessizlik içimizi titretti.
Polis geldiğinde onu yukarı çağırdılar. Ben öyle bir tepki bekliyordum, ağıtlar, itirazlar Fakat Nisan sanki tüm bunları bekliyormuş gibi sakin çıktı.
Sen, on yıl önce kaybolan kızdan çok benziyorsun, dedi polis memuru.
Nisanın yüzünde garip, buz gibi bir tebessüm belirdi.
Farkındayım, dedi.
İki saat sorguladılar. Bizi eve gönderdiler. Ama daha bir saat geçmeden geldiler tekrar, bu sefer bembeyaz, şaşkın.
Kız ortadan kayboldu, dediler. Sorgu odasından Kameralarda boşluk var. Odaya girdi, ama çıkan yok. Sanki havaya karıştı.
Dünya yeniden ayağımın altından kaydı.
Sonraki günler kabus gibiydi. Oğlum bizden kaçtı, kapıları sertçe çarptı, bütün suçu bana yükledi. O kıza aşık olmuştu. Gözlerinin içindeki keder öfkeden fazlaydı.
Üçüncü gece o da kayboldu.
Evi, garajı, caddeyi aradık, bulamadık. Eşim titrek sesiyle mahzene indi.
Orada, şarap masasının üstünde bir not duruyordu. Düzgün, itinayla yazılmış.
Bizi aramayın. Hazır olunca döneceğim. Nisan.
Notun yanına iliştirilmiş eski bir fotoğraf: Ben, oğlum ve yanı başımızda başka bir kız. Gerçek Nisan. Bize ev gibi, aile gibi bakan bir yüz.
Fotoğraf hep mahzende saklıydı. Ama kim bulup da çıkardı inanın hala bilmiyorum.
Bir hafta geçti. Sabahın ilk ışıklarında kapı çaldı. Oğlumdu. Zayıf, gözleri çöküktü.
Anne o, insan değil, dedi kısık sesle.
İçimde her şey buz kesti.
Oturduk, anlattı:
O on yıl önceki kayboluşun ardından birileri Nisanın bedenini bulmuş. Hayattaydı ama vücudu doğru düzgün çalışmıyordu. Gizli bir araştırma projesi; bilim adamları anılarını, bilincini yapay bir bedene kopyalamışlar. Tam olarak tıp değil, başka bir şey Ama Nisanın hafızası dağınıktı, sürekli unutuyor, sonra birden hatırlıyordu.
Beni ve evi görünce her şey aklına geldi, dedi oğlum. Fazla geldi ona.
Nisan özellikle dönmüş. On yıl önce yaşananı sonuna erdirmek için. Sürekli unutup durduğu son geceyi hatırlamak için. O mahzen, o son telefon Birinin ona, Evine kendin git, önemli bu, dediği anı.
Ne hatırladı? diye sordum.
Oğlum bana ikinci bir not uzattı.
Dedin ki, eve kendin dön. Bu önemli. Güvendim sana. Sonrası su sadece su.
Elimi ağzıma kapattım. O günü hatırladım; babası arabada bekliyor sanmıştım. Meğer ne büyük hata
Seni affetti, dedi oğlum. Ama kendini affedemedi. O yüzden geri döndü.
Peki şimdi o nerede? dedi babası.
Suyun kenarına gitti. Her şeyin başladığı yere. Sonsuza dek.
O akşam üçümüz nehrin kenarına gittik. Su sakindi, cam gibi, serin rüzgarla dalga dalga. Oğlumun omzuna sarıldım.
Uzaktan, köprünün üstünde bir figür belirdi. Heykel gibi hareketsizdi. Bize baktı, elini kalbinin üstüne koydu şükran ifadesi.
Sonra da dalga gibi yok oldu. Sadece bir anı gibi, suya karıştı.
Oğlum uzun süre konuşamadı. Sonra dedi ki:
Yarı makineydi, ama gerçekten kalbi vardı.
Başımı salladım. Çünkü ilk kez anladım ki, özür borcum polise, eşime, kimseye değil; anılara, hatıralara Ve Nisan geri dönmedi intikam için, kalan son hikayesini tamamlamak için geldi.
O günden sonra, mahzen hep boş durdu. Ama ben bazen önünden geçerken, şişe camlarının o ince ve kısık tınısını, fısıltı gibi duyarım:
Her şeyi hatırlıyorum. Ve affettim.
İşte insanın duyabileceği en korkutucu ve aynı zamanda en sıcak şey buymuş, anladım.




