SON IŞIK
İç Hastalıkları servisinin başhemşiresi Suna Hanım hastanede herkesin dikkatini çekerdi: erkekler ona hayranlıkla bakar, kadınlarsa kıskançlıklarını gizlemekte zorlanırlardı. Uzun boylu, siyah gözlü Sunaya beyaz önlük çok yakışırdı. Saçlarını arkadan topuz yapar, ütülü hemşire bonesi başında dimdik durduğu için olduğundan daha uzun görünürdü. Yürürken topuklarının yumuşak tıkırtısı rahatsız etmez, hatta hoş bir ahenk oluştururdu. Dışarıdan bakanlar ona en fazla kırk beş yaşında derdi ama hastanedeki hiç kimse onun gerçek yaşını bilmezdi. Hem personel hem hastalar, katı ve tavizsiz Suna Hanımdan çekinirlerdi.
Hastalar ve mesai arkadaşları arasındaki erkekler ona kur yapmaya, yemek davetlerine çağırmaya, çikolata ya da çiçek hediye etmeye çalışırlardı. Ama Suna’nın sert bakışıyla karşılaşıp oldukları yere mıhlanır, dilleri tutulurdu. Hakkında türlü türlü dedikodu dönerdi. Sözde büyük bir aşk yaşamış, kocası ya denizde boğulmuş ya da uzak diyarlarda hayatını kaybetmişti. Çocuğunu kaybettiği de söylenirdi… Doğrusunu bilen yoktu; söylenenlerin hangisi gerçek, hangisi dedikodu kimse ayıramazdı.
Çalışanların tek bildiği, Suna Hanımın yalnız yaşadığıydı. Hiç kimseyi kendine yaklaştırmaz, kimseyle yakın arkadaşlık kurmazdı ama kimse onun kötü kalpli ya da huysuz biri olduğunu da söyleyemezdi.
Gençliğinde, üniversiteden arkadaşı, yakışıklı Barana delicesine âşık olmuştu. Onsuz nefes alamazdı. Ancak Baran, Suna’nın fedakâr sevgisinden sıkılmış, kendisine başka birini seçmişti. O günden bu yana Suna kalbini başkasına açmamış, belki hâlâ Baranı sevmiş, belki de yeniden acı çekmekten korkmuştu.
Suna Hanım, hemşire masasının önünde durdu.
– Elif, beşinci odadaki Demirin dosyasını uzat bana. Çıkış işlemlerini yarına hazırlayacağım. Dosyayı göğsüne bastırarak odasına döndü.
Adam iyileşti, gerisi onun isteğine ve vücut direncine kalmış. Bir daha yollarımız ne zaman kesişir bilinmez, diye düşünerek bilgisayarda çıkış formunu doldurmaya başladı; yapılan tetkikleri, uygulanan tedavileri, laboratuvar sonuçlarını sıraladı…
Mesai bitimine yarım saat kalmıştı. Suna Hanım odasından çıkıp kapıyı kilitledi. Koridorun sonundaki pencere önünde bir kadın, telefonda kısık sesle birine bir şeyler anlatıyordu. Suna, kadının sözlerine kulak misafiri oldu:
Hayır, ölmedi. Dipdiri maşallah. Sinirlenme… Söyledim ona… Ne bileyim, anlamamış mı sanki… Akşama konuşuruz… Kadın telefonu cebine koyup etrafına bakmadan merdivenlere yöneldi.
Suna Hanım beşinci odaya girdi. Normalde boş yatağı görse sigara içmenin zararlarından bahsederdi ama şimdi sadece pencereye sırtını dönmüş, omuzları düşük adamı fark etti ve sustu.
Demir Bey, yarın… dedi ama adam gözlerinde acı ve hüsranla başını çevirince cümlesi yutkunmasında kaldı.
Biraz daha kalamaz mıyım? Gitsem… Gidecek yerim yok cılız bir fısıltıyla konuştu Demir Bey.
Köşedeki yatakta yatan yaşlı adam araya girdi:
Senin kadına yer yok, başka birini bulmuş. Açık açık söyledi, Bu iş bitti, ben başkasına aşığım, artık ona sadık olacağım, dedi. Seni de tıpış tıpış kapı önüne koydu.
Doğru mu bu? diye fısıldadı Suna Hanım.
Kadının telefon konuşmasında bahsettiği buydu demek. Kocası ölsün istemiş, beklemiş ama olmamış; şimdi de yeni hayatına başlamış, diye geçirdi içinden Suna Hanım.
Yüzü asık, ellisini geçmiş, kısa gri saçlı Demir Bey pencereye bakarak susuyordu. Suna da cama yöneldi. Nisan sonu yaklaşmıştı. Hastane bahçesindeki ağaçların çıplak dallarında tomurcuklar patlamak üzereydi ama gri, soğuk gökyüzünde güneş yoktu ve her an kar atıştırabilirdi.
Hiç mi kalacak yeriniz yok? Dostlarınız, çocuklarınız?… diye sordu Suna.
Herkesin kendi ailesi var. Bir iki gün misafirlik olur ama sonra? Benim yaşımda insan başkasının kapısını aşındıramaz. Eşim başkasına kaçtı dememiştim ama tahmin ediyordum zaten…
Demir Bey, burada kalmanız hastaneye yaramaz. Odada başka hastalara da yer lazım. Suna Hanım kısa bir tereddütten sonra Bakın, şehirden seksen kilometre uzakta bir köyde evim var. Yol güzel. Evi sağlam, ama biraz bakımı gerekir, uzun zamandır kimse yaşamadı. Sabah anahtarı size getiririm, gidiş yolunu da anlatırım, dedi ve hemen dışarı çıktı, Demir Beyin itiraz etmesine fırsat vermeden.
Helal olsun! diye haykırdı köşedeki yaşlı adam. Suna Hanım sert görünür ama insanlığı büyük. Demir, saçma sapan eski karının tırnağı bile etmez!
Baharda erik çiçekleri hemen solup döküldü; nihayet güneşli, sıcak günler geldi. Pazar sabahı Suna Hanım, arabasına bindi ve Demir Beyi köyde ziyarete gitti.
Evin değişimine şaşırdı. Pencerelerde maviye boyanmış pervazlar parlıyordu, çatının tamiri yapılmıştı. Basamak kırıkken şimdi tertemiz ve yeni bir basamak eklenmişti. Arabayla avluya girip motoru susturdu. Demir Bey, tişörtüyle, kot pantolonu üstünde ve çıplak ayakla kapıda belirdi. Hastanede solmuş, bitkin adamdan eser yoktu; omuzları dikleşmiş, yüzü bronzlaşmış, kolları kaslıydı. Hayata yeniden tutunduğu her halinden belliydi.
Hoş geldin, ziyarete geldim. Kimse seni üzmüyor değil mi? dedi Suna, kapıya yaslanarak.
Kimi üzecek ki? Köyde üç yaşlı kadın var, onlar da yeni komşudan memnun oldular. Şehirden gelen yazlıkçılar da kendi derdinde. Demir hafifçe gülümsedi.
Temiz hava iyi gelmiş sana. Peki ya işin?
Benim iş dediğim şey… Öylesine yani. Ordudan terhis oldum, yeni bir şey öğrenmedim; inşaatlarda ve güvenlikte çalışmıştım, pişman değilim. Emekli maaşım sayesinde geçiniyorum.
Hadi, nasıl yerleştin, göster bakalım? dedi Suna, arabadan uzaklaşıp kapıya yönelirken.
Demir afalladı, Aptallık bende, buyurmaz mıydım… deyip kapıyı açtı.
Evin içi temizdi, yere el dokuma halılar serilmişti. Tül perdeyle süzülen ışık gölgelerle halıyı süslüyordu. Cam önlerinde iki saksıda sardunya Eski duvar saati tatlı tatlı tıklıyordu.
Sardunyaları bana köyün kenarında oturan Meryem teyze verdi. Daha samimi oluyor böyle, değil mi? Sunanın bakışını yakalayınca mahçup bir ifadeyle açıkladı Demir.
Burada mis gibi bir koku var. Neden? diye sordu Suna.
Fırında lahana çorbası ve patates pişirdim. Tadar mısın? Demir hemen telaşlandı; Sunanın gülümsediğini ilk defa görüyordu. Yemek işini hemen beceremedim. Köyde hiç yaşamamıştım ki. Yardımcı oldular, öğrettiler. Bazen çiğ kalıyor, bazen kömür gibi oluyordu, dedi mutfağa geçerken.
Suna, kollarını açıp iyice gerinmek istedi. Evin havası, annesinin yazlarını geçirdiği zamanlardan kalma anılar getirdi; çocukken anneannesinde geçirdiği günleri düşündü. Yıllarca annesi yazları bu evde kalır, sonra kış gelince İstanbula dönerlerdi. Artık annesi yoktu.
Arabayı cam kavanozlarla turşu, reçel, mantar doldurup şehirde kış boyu yazı anımsayarak yaşadıkları eski günleri hatırladı O günler ne kadar da uzak.
Burada ne kadar kalabilirim? diye sordu Demir, çekingen bir sesle.
İstediğin kadar kalabilirsin. Ben de buraya on yıldır hiç gelmedim. Gelemiyordum. Ziyarete arada uğrarım, sakıncası yoksa. Ev annem zamanındakinin aynısı; sıcak ve huzurlu. Ev işleriyle, tarımla uğraşmak bana göre değil dedi utangaç bir şekilde, Demir ise sessiz kaldı.
Sana marketten yiyecek getirdim, onu unuttum. diyerek dışarı çıktı Suna.
Demir derin bir nefes aldı. Onu ilk kez beyaz önlüksüz ve bonesiz görüyordu. Hafif elbisesiyle daha da gençleşmiş, birkaç tutam saçı topuzdan kurtulup yüzüne düşmüştü. Daha yakın, daha doğal geliyordu. Demir, ellerindeki nasırlara bakıp yaşını ilk kez derinden hissetti.
Suna, hava kararırken ayrıldı. Yanında onun parfümünün belirgin ama hafif kokusu kalmıştı. Demir neye dokunsa hep Sunayı anımsıyordu. Yıllardır unutulan hisler yüreğini yeniden heyecanlandırdı. İçinden, başına gelenlere veren eşine minnet duydu. O gece hayaliyle dönüp durdu, uyuyamadı.
Suna, iki ay sonra tekrar geldi. Yiyecek, yeni bir olta getirmişti. Demir ise yıkık dökük yerleri onartmış, komşu köyden kadınlar tamir işlerini ona yaptırıyor, süt, yoğurt, yumurta ile ödeme yapıyorlardı. Ev, sanki göğsünü gere gere Artık benim bir sahibim var, ben de diğerleri kadar iyiyim, der gibiydi.
Kış gelince kendi turşum ve reçelimle seni ağırlayacağım diye övündü Demir. Suna, onun göbeğinden eser kalmadığını, daha genç ve dinç göründüğünü fark etti. Demirin bakışlarından çekinmeye başlamıştı.
Güneş orman çizgisine inerken her şeyi turuncuya boyamıştı.
Hemen geliyorum. Demir kapıdan dışarı fırladı.
Suna, evde dolaştı. Ortalığa Demirin eşyaları ve farklı kokular hâkim olmuştu. Demir, uzun süre gelmeyince o da dışarı çıktı, bahçeye girdi; Demiri parmaklıkta otururken buldu.
Demir! diyerek yanına koştu, dizi üstüne kapandı.
Nabzını yokladı, su almak için arabaya, sonra tekrar eve koştu. Hafif elbisesinin eteği rüzgârda uçuyordu. İğne yapsam iyi olurdu, diye aklından geçirdi, yeniden bahçeye koştu, Demire ilaç içirip su verdi.
On beş dakika sonra Demir kalkabildi, Suna ona destek olup yatağa yatırdı.
Güneşte fazla kalmışım, dedi utanarak. Sana turşu vermek isterdim… Burada kal, dedi Demir, nihayet senli benli olmaya cesaret ederek.
Suna önünde sustu. Demir başını Sunanın karnına dayayıp sessizce ağladı.
Mutluluk işte böyle bir şey; bekler, çağırırsın. Onun yolunu gözler ve kaybolmasından korkarsın. Yalnızlığa alışıp, aldatılmamış bir hayatın huzurunda yaşarken, birden yolun bir başkasınınkiyle kesişir ve hayat birlikte akar.
Ya aşk? O da her yaşta farklıdır. Gençken tutkulu, deli dolu ve sadece sahip olmak ister insan. Yaş ilerledikçe aşk, gün batımının son ışığı gibi huzur verici, sıcacık ve duru olur…




