Ali Can Demirtaş babasız büyüdü. Aslında babası vardı; fakat Ali Can dört yaşındayken onu kaybetti. Demirtaş Mehmet Ali, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığında (AFAD) görev yaparken, Uzakdoğuda bir depremden sonraki kurtarma çalışmalarında hayatını kaybetti. Onunla birlikte Boz, küçüklüğünden beri besleyip eğittiği Alman çoban köpeği de görev sırasında öldü.
Ali Canın annesi Gülseren, dul kaldıktan sonra bir daha evlenmedi ve oğlunu tek başına büyüttü. Ali Can, on dört yaşında bir gün Kadıköy Köpek Eğitimi Kulübündeki çocuklara özel yardımcı köpek eğitim grubuna kaydoldu. Gülseren oğlunun bu kararını desteklese de, Ali Canın babasının yolundan gidip tehlikeli mesleklere adım atacağından kaygılanıyordu. Derken, Ali Can on altı yaşına bastığında eve küçük bir Alman çoban köpeği yavrusuyla geldi. Bir türlü ona uygun bir isim bulamıyordu.
Bir gün okuldan dönerken, annesinin mutfakta köpekle konuştuğunu duydu:
Ah yaramazım benim, yine ne işler çevirdin haylaz!
Oğlan gülümsedi. Çünkü çocukken bir yaramazlık yaptığında, ya da sokaktan üstü başı çamur içinde döndüğünde annesi aynı sözlerle ona seslenirdi. Ali Can gülerek odaya girdi:
İşte ismi de böyle çıktı. Bundan sonra adı Yaman olsun.
İki yıl geçti; Yaman, güçlü, asil ve itaatkâr bir görev köpeği oldu. Ali Can, eğittiği köpeğiyle ve başardıklarıyla gurur duyuyordu.
Askerlik zamanı geldiğinde, Ali Can askerliğini köpeğiyle yapmak istediğini belirten bir dilekçe yazdı. Annesinden gizli Yamanı askerliğe hazırlıyordu ve sınavı birlikte başarıyla geçeceklerinden emindi. İkisinin yolu Ankaradaki bir eğitim merkezine düştü; üç ay boyunca Ali Can ve Yaman yeteneklerini defalarca kanıtladı.
Eğitimin sonunda, ikili Vanın İran sınırındaki karakola tayin edildi. Oradakiler, annesinin yıllar önceki lakabını tekrar ettiler: Yaman ve Haylaz. Sınırda devriyeye çıkarlarken herkes Yaman ile Haylaz göreve çıktı! derdi.
Günler, aylar böyle geçti. Ta ki bir gece, sınır devriyesinde tehlikeli bir olay meydana gelene dek… Kaçakçılarla çıkan çatışmada bir asker yaralandı, diğeri yaşamını yitirdi ve olay sırasında Ali Can ortadan kayboldu. Yaman da ciddi şekilde yaralandı. Gece boyunca karakoldan çıkan arama timleri tüm sınırı taradıysa da Ali Canı bulamadı. Tam bir ay boyunca hem Türk hem İran tarafı askeri yetkilileri arama çalışmaları yürüttü; fakat hiçbir sonuç elde edilemedi.
Bir gün elinde kara haberle karakoldan bir subay Gülserenin evine geldi. Yanında, iyileşmesine rağmen ön ayağı aksayan Yamanı da getirmişti. Subay bulgular, umut ve mucizeler hakkında uzun uzun konuşsa da Gülseren onu neredeyse duymuyordu. Sessizce Yamanın kafasını okşadı, köpek ona sokulmuş, başını dizlerine koymuştu. Gözlerinde hüzün, kulağında annesinin eski sözü:
Ah yamanım benim…
O günden sonra, insanlar sabah-akşam Fenerbahçe Parkında ilginç bir ikiliye rastlamaya başladı. Orta yaşlı bir kadın yavaş adımlarla yürür, yanında hafifçe aksayan bir Alman çoban köpeği bulunurdu. Duruluşlarında öylesine bir huzur, asalet ve vakur vardı ki, çoğu kişi dönüp bakardı. Sanki onları, sahip-köpek ilişkisi değil, daha derin bir bağ birleştiriyordu.
Kadın köpeğe yumuşak bir sesle komut verir, onunla sohbete dalardı. Yaman da heyecan yapmaz, dikkatle dinler ve gerektiğinde kısa bir sesle yanıt verirdi.
Yaman, bugün mantarlı ve lahana böreği yapacağız. Hamur da mayalanır birazdan. Yarın da Boğaza gider, yüzersin.
Bir yıl sonra tekrar karakoldan geldiler. Yiyecek, köpek maması yardımı getirdiler. Anlattıklarına göre, eğer bir yıl içinde oğlundan bir haber alınamazsa, Ali Can resmi olarak vefat etmiş sayılabilecekti. Gülseren bu haberi büyük bir sükunetle dinledi, teşekkür etti ve kapıdan uğurladıktan sonra Yamana döndü:
Sen onları dinleme Yaman. Ali Can yaşıyor, ben hissediyorum.
Derken, bir gün kapı çaldı. Gülseren şaşkındı, ama Yaman hiç havlamadı; kuyruğunu sallamaya başladı. Kapıda genç bir adam:
Merhaba Gülseren Hanım, ben Murat Yıldız. Oğlunuzla birlikteydik… Merhaba Yaman, tanıdın değil mi, afacan?
Saatlerce konuştular. Murat askerlikten, oradaki anılardan bahsetti. Gülseren ona çay ve kurabiye ikram etti, eski fotoğrafları gösterip gülümsedi. Bir anda Muratın yüzü ciddileşti:
Gülseren Hanım, beni deli sanmayın ama… Ali Can bir mesaj iletti; kesin dönecekmiş.
Kadıncağızın gözleri doldu, eliyle ağzını kapattı. Yaman yatağından kalkıp Muratın yanına gitti, onun dizine başını sürüp havladı.
Korkmayın, bizzat gördüğümü söyleyemem ama Yakın zamanda rüyamda bana Annem endişelenmesin, eve döneceğim dedi.
Gülseren, gözyaşlarına engel olamadan Muratın yanında ağladı. Yaman, elini sevgiyle yaladı. Murat, yaşanan mucizenin bir garantisi olmadığını bilse de oraya gelmiş olmanın borcunu hissetmişti.
Bir sene daha geçti. Parklarda yine o alışıldık ikili dolaşıyordu. Sonbahar güneşi Boğazın üstüne altın rengi gölgeler düşürürken, alelade bir günün sonunda o meşhur ağaçlıklı yolun ucunda tanıdık bir siluet belirdi. Adam ağır adımlarla, hafif topallayarak yaklaşıyordu. Yaman bir anda durdu, hafifçe inledi ve bir hamlede ileri atıldı. Gülseren tasmanın halkasını parmaklarından bıraktı; Yaman, sakatlığına aldırmadan fırlayıp o çok beklediği kişiye koştu.
Gülseren kolları iki yanına sarkmış, sessizce ağlıyordu. Uzakta birbirine sarılanlar ise onun Ali Canı ve Yamanıydı.
Hayat bazen sabırla beklemeyi, sevgiyle umudu birleştirmeyi öğretir. En çaresiz anlarda bile, beklenenin yolunu gözleyenler bilir ki; sevgiyle beslenen umut, her şeyin ötesindedir.




