Adım Selin Yıldırım, 49 yaşındayım. İstanbulda bir devlet hastanesinde gece vardiyasında hemşire olarak çalışıyorum. Tam 20 yıldır bu hastanede görevliyim, görmediğim şey kalmadı.
Sekiz yıl önce eşimden boşandım. Bir oğlum var, Efe. Geçen hafta 16 oldu. Benimle birlikte yaşıyor. Çok iyi bir çocuk. Sorumluluk sahibi, derslerinde başarılı, bana hiçbir zaman ciddi bir sorun çıkarmadı.
Gerçi, bu doğru değil. Bir kez bana hayatımın en büyük sorununu yaşattı. Ama bu onun suçu değildi.
Altı ay önce Efe baş ağrısından şikâyet etmeye başladı. Önce, gözleri bozuldu sandım, gözlük gerek diye düşündüm. Göz doktoruna götürdüm. Gözlerinde sorun yokmuş.
Ama ağrılar devam etti. Sonra sabahları mide bulantısı başladı. Belki de okulda bir şeyler yiyordur diye düşündüm. Evde ona özenle kahvaltı, sandviçler hazırladım. Bulantılar bir türlü geçmedi.
Bir sabah banyo yaparken Efeyi kusarken buldum. Yüzü bembeyazdı. Başının döndüğünü söyledi, etraf sanki dönüyormuş gibi hissediyormuş.
Hemen acile götürdüm. Kan testleri ve muayeneler yapıldı. Her şey normal çıktı. Doktor, büyük ihtimalle stres dedi. Ergenlerde, okul stresi kimi zaman böyle fiziksel şikâyetlere neden olabiliyormuş.
Ama ben hemşireyim. 20 yıldır neler gördüm, neler duydum. İçimde, bunun stres olmadığını bildiren bir his vardı.
Daha fazla test yapılmasını istedim. Doktor biraz fazla telaşlı davrandığımı düşündü ama sonunda tomografi istedi.
O günü hiç unutmam. Salı günüydü. Ben nöbetteydim, o sırada Efenin tomografisinin çekildiği hastaneden acil olarak aradılar. Hemen gelmemi, çok önemli olduğunu söylediler.
Nöbeti bırakıp telaşla hastaneye gittim. Hemen bir odaya aldılar. İçeride hiç tanımadığım, yaklaşık 50 yaşlarında, ciddi yüzlü bir nörolog oturuyordu.
Hanımefendi, oğlunuzun tomografisinde bir şey bulduk, dedi. Beyin tümörü. Hangi tür ve ne düzeyde olduğu konusunda daha fazla test yapmamız gerekecek.
O an, dünya başıma yıkıldı. O kadar yıl insanlara kötü haber verdim. Vefat edenleri ailelerine bildirdim, hep hazırlıklı sandım kendimi Ama hiçbir şey bir annenin kendi çocuğu için o kelimeleri duymasına hazırlayamaz.
Sonraki günler tam anlamıyla bir kâbus oldu. MRlar, biyopsiler, onkologlarla toplantılar Tüm o tıbbi kelimeler, mesleğim gereği çok aşina olduğum ama şimdi sanki idam fermanıymış gibi gelen açıklamalar.
Glioblastoma multiforme. Dördüncü derece. Hızlı ilerliyor. Bulunduğu yerden dolayı ameliyat mümkün değil. Tedavi: Tümörü küçültmek için kemoterapi ve ışın, ama kesin bir umut yok.”
Onkolog durumu anlatırken Efe yanımdaydı. Benim küçük oğlum Hayat dolu çocuğum. Tüm bunları duyarken öyle sakin bir sesle Ölecek miyim? dedi ki, içim koptu.
Doktor, mesleki bir şefkatle Elimizden geleni yapacağız, zaman kazanmaya çalışacağız, dedi.
Zaman kazandırmak İyileşeceksin, yok. Her şey düzelecek, yok. Sadece biraz daha zaman
O gece Efe bana sarıldı, Ağlama anne. Savaşıp yenmeye çalışacağız, dedi.
Savaş başladı. İki haftada bir kemoterapi. Saçlarını kaybetti, zayıfladı, sürekli kustu Ama şikâyet etmedi, Bu neden benim başıma geldi? demedi, gülümsedi.
Başta, okul arkadaşları sık sık ziyarete geldi. Sonra yavaş yavaş azaldı. Düşünsene, 16 yaşındaki bir çocuk hastalıkla böyle yüzleşmek kolay değil.
Ama bir arkadaşı hiç yalnız bırakmadı. Adı Mert. İlkokuldan beri ayrılmaz dostu. Her gün okul çıkışı geldi Mert. Ona gününü anlattı, ödevleri getirdi, video oyunlarını oynadılar. Efe kumandayı bile güçlükle tutarken o hep yanındaydı.
Bir akşam yemek yaparken, Efe ile Mertin odasında konuştuğunu duydum. Kapı aralıktı.
Mert sordu: Korkuyor musun?
Efe cevap verdi: Hep korkuyorum. Ama anneme söylemiyorum, çünkü onun zaten yeterince derdi var.
En çok neyden korkuyorsun?
Annemin yalnız kalmasından. Üzülmesinden. Ona tam veda edememekten. Sanki suçlusu oymuş gibi suçluluk duymasından
Dayanamadım, odama geçip ağladım.
Tedavi işe yaramıyor. Tümör küçülmüyor, büyümeye devam ediyor. Artık doktorlar, palyatif bakıma yoğunlaşmamız gerektiğini söylüyor. Kalan zamanı en iyi, en rahat şekilde geçirmesini istiyorlar.
Ne kadar süre? Kestiremiyor kimse. Belki üç ay, belki altı. Belki daha az.
Bu sabah, Efe okula gitmek istediğini söyledi. Haftalardır gitmiyordu, çabuk yorulduğu için. Arkadaşlarını son bir kez görmek istedi. Birkaç saatliğine de olsa normal olmak istediğini belirtti.
Onu okula götürdüm. Arabadan güçlükle indirdim. Çok zayıflamış, o kadar narin ki insan korkuyor dokunmaya. Arkadaşları hemen sarıldılar, en sevdiği öğretmeni geldi. O an yüzündeki tebessümü gördüm; bir süreliğine kanserli çocuk değil, sadece Efeydi.
Üç saat sonra aldığımda çok bitkindi ama mutluydu.
Teşekkür ederim anne, dedi arabadayken. Beni götürdüğün için, her şey için, en iyi anne olduğun için teşekkür ederim.
Sen de en iyi evlatsın, dedim.
Bir süre sessizlik oldu, sonra tekrar konuştu: Anne, ben artık burada olmasam da mutlu olmanı istiyorum. Yaşamanı istiyorum. Sırf bana üzülüp hayatını tüketmeni istemiyorum.
Efe, ne olur böyle konuşma dedim.
Konuşmamız lazım anne. İkimiz de biliyoruz ne olacağını. Ve bana söz vermeni istiyorum, iyi olacağına, yaşama devam edeceğine dair. Beni sadece üzülerek değil, gülümseyerek de hatırlayacağına dair.
Söz verdim, ama içimden böyle bir söz tutabileceğimi hiç sanmıyorum.
Bu gece Efe odasında uyuyor. Az önce bakmaya girdim. Uyurken yüzünde öyle büyük bir huzur var ki Hâlâ küçücük aslında. Benim oğlum.
Yarın sabah palyatif bakım hemşiresi gelecek. Ertesi gün yine onkoloğuna gideceğiz, son testlere bakacak ama artık kimse olumlu bir gelişme beklemiyor.
Salonda, elimde soğuyan kahveyle oturuyorum. Duvardaki fotoğraflara bakıyorum. Efe bebekken. Efe ilk gününde anaokulunda. Efenin 10. yaş günü partisi. Altı ay önce, hâlâ sağlıklıyken, gülümserken, başına geleceklerden habersizken çekilmiş fotoğrafı
Bu acıya nasıl dayanacağım bilmiyorum. 16 yaşında bir çocuğu, tüm hayatı önünde olan bir evladı toprağa gömmek İnsan buna nasıl katlanır, bilemiyorum.
Ama onun için deneyeceğim. O bana ihtiyaç duyduğu sürece güçlü olacağım. Gözümün içine baktığında gülümseyeceğim. Hayatının son günlerini bana düşen en güzel şekilde yaşatmaya çalışacağım.
O gittikten sonra ne yaparım bilmiyorum. Ama şimdi o anı düşünmeyeceğim. Şimdilik tek önemli olan, burada olmak Efe için.
İnsan, veda vaktinin yaklaştığını hissederken evladına olan sevgisini birkaç güne nasıl sığdırabilir? Kalan zamana nasıl bir ömürlük sevgiyi aktarır? Emin değilim. Ama deneyeceğim Sadece ona hissettirebilmek için.




