Minik
Onu daha tanıştıkları anda Minik diye çağırmıştı; kapkara kaşlarıyla asık suratlı bir şekilde, yanındaki koltuğa göçerken. Koltuk da aynı diğeri gibi kırmızı, kadife, nice dirsekten parlamış, tam İremin altındaki koltuk misali yıpranmıştı.
Bir dakika kadar salonu süzdü, sonra göz ucuyla yanındaki kadına baktı.
Sıkıldın mı, minik? diye derin bir nefes çekti Mehmet, bacak bacak üstüne atmak istedi ama kongre salonundaki o sıkışık sıralar izin vermedi. Sivri burunlu ayakkabısı önündeki koltuğa çarpınca bileği yamuldu, Mehmet yüzünü buruşturdu.
İrem, sanki duymamış gibi davrandı, dikkati tamamen sahnedeydi; ama orada enteresan bir şey yoktu ki. Yan yana birleştirilmiş masalar, bir tribün, oradan oraya koşuşturan ekipler, teknik ayarlamalar her kongrede aynı. Bir de üstüne bunaltıcı hava.
Kalabalık mekanlarda böyle omuz omuza oturmak, çıkıp gitme imkanın da yokken, İremin içine hep bir sıkıntı çökerdi.
Nah, işte diye mırıldandı Mehmet, çenesini kaşıdı. Boş iş! Bak minik, burada seninle yeni bir şey duyacağımız yok. Vallahi bak! Ben okudum bu sunumların hepsini, işimiz bu. Hiçbir işe yarar şey yok.
İrem dönüp yanındaki adama sertçe baktı.
Üzerinde takım elbise, gayet bakımlı, kravatta, ayakkabılar tertemiz. Ama yine de farklı bir hali vardı; sanki bir kartondan adam kesip, başka elbiseye giydirmişler gibi. Az biraz serseri, biraz palavra atıcı, neşeli bir adam tam buydu. Saçları dik, bir de iki yerden aniden kıvrılan bukleleri, yumuşacık kıvırcıkları vardı başında.
Mehmet İremin laf başlamasına fırsat vermeden elini uzattı adam. Hadi gel, beraber yemek yiyelim. Çok zayıfsın, inceliksin, seni doyurmak istiyorum. Evet evet, böyle yapacağız. Haydi çıkalım buradan!
Salonda ışıkları biraz kısmışlardı, sahneye üst düzey yöneticiler, yardımcıları, başarılı çalışanlar çıkmıştı, herkes alkışlıyordu. Fakat Mehmet, hiç utanmadan İremi peşi sıra çekiyor, birilerine basa basa özür dileyip duruyor, inatçı kravatını ceketinin içine tıkamaya çalışıyordu. Sanki o kravat, bütün bu sıkıcı insanlara dil çıkarıyor gibiydi.
Ne yapıyorsunuz, lütfen bırakın! Duyuyor musunuz?! İrem kolunu çekiştirdi, ama kurtulamadan Mehmetin peşi sıra aceleyle çıkışa yöneldi.
Tam fuayeye çıktılar ki, içeriden alkışlar tavan yaptı, mikrofonun başındaki biri susmak için masaya vuruyordu.
Bırakın! Geri dönmem gerekecek, not almam lazım, bana görev verdiler! diye öfkelenince göğsüne not defterini bastırdı, kalemini düşürdü, eğildi, ama Mehmet önden davranıp aldı.
Bırak şu yazmayı, Minik! Bütün sunumları sana yollarım, boş zamanında okursun. Şimdi yemek şart. Önce su. Çok solgunsun. Nabzın da hızlı. Ayy yazık! Nabzını yokladı, başını salladı. Hava, yemek ve asla kongre yok!
Gerçekten de İremin kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki, başında uğultu başladı.
Şimdiye kadar kimse ona böyle bakmamış, böylesine sahip çıkmamıştı. Hep o herkesin yükünü taşıyan olmuştu annesinin, eşinin, kızının. Hal böyleyken alışmıştı yalnız sorumluluğa. Yorucu elbette. Arada bir biri beni korusun diyesi gelir, hafiflemesi, umursamaz, çocuk gibi olası gelir, şarap içip filmlerdeki kadınlar gibi kahkaha atası gelirdi; ama hiç fırsat çıkmamıştı.
Mehmet bunu ona yaşattı.
Kendine bile fark ettirmeden, yolun karşısındaki o sıcacık, samimi lokantada buldu kendini; garson onlara taze portakal suyu getiriyor, öyle parlak, güneş gibi bir renkteydi ki, sanki Akdenizin, Torosların güneşini sıkmışlar bardağa.
Al, iç. Sonra da su. Şimdi Ne yesek? diye menüye uzandı Mehmet.
Muhtemelen ondan çok hoşlanmıştı. İrem, alımlı ve zarifti, fazla zayıf belki ama kadınların rağbet göreceği tiplerden. Yalnız, yüzünde hep bir yorgunluk, çaresizlik izi vardı. Yaş otuza dayanmış, aile hayatı, sevgisizlik ve alışmışlık umut edecek ne kalmış ki güller gibi açılsın hayatı?..
Mehmet, tam da bu haliyle beğenmişti İremi; hayattan yorulmuş Minik İremi.
Hiçbir şey istemiyorum. Biraz oturup kendime geleyim, sonra salona döneceğim. Daha iyiyim şimdi! kekelercesine cevap verdi İrem.
Sen bilirsin! dedi Mehmet. Ama önce çipura, bol sebze yanına salata ve İçmek ister misin, ne?
Menüden başını kaldırdı, yakışıklı, gürbüz, taze ve asi bir adam olarak baktı. Kolonyası ve sigara kokusu karışmış, enerji doluydu.
İremin yanakları alev alev oldu, kaşlarını çattı.
Aklını kaçırmış olmalı! Hiç tanımadığı bir adam onu restorana getirdi, yemek yediriyor, Minik diyor, hatta alnındaki saç telini bile düzeltti. O ise yumuşamış, sanki şuurunu kaybetmiş halde.
Mehmetin dokunduğu yerde sıcaklık, sırtında ürpertiler dolaşıyor gibi hissediyordu.
Beyaz şarap içtiler, Mehmet gençliğinde inşaatlarda çalıştığını anlattı. Sonra Karadenize gitmiş, orada iki yıl oradan oraya şantiyeden şantiyeye koşturmuş Sonra
Sonra, Minik, biz İsmaille, çocukluk arkadaşım olur, kendi şirketimizi kurduk. Dünya çapında bir şey değil, küçük bir tadilat firması, evler, yazlıklar Millet sıcak, rahat ev istiyor tabii. Biz nasıl yapılır, biliyorduk. Hadi ye, ye! diye İremi sık sık dürttü. Senin şerefine, Minik! Allahım, seni gördüğümde dedim ki, bu kızı önce beslemek lazım! Daha ister misin?
İrem başını salladı Hayır. Kız eridi. Şaraptan, güzel yemekten ve yıllar sonra ilk kez, yalnızca bir adam ona sen bir kızsın, yorgunsun, sana iyi bakayım dediği için.
Evde hiç böyle değildi. Bütün çocukluğu annesiyle geçti. Kadıncağız iki işte birden çalışırdı; sabah evde yoktu, İrem kahvaltısını yalnız ederdi, akşam geç gelir, annesi için yemeği ısıtır, bulaşıkları yıkardı. Yılbaşı geceleri anneciği dükkanı geç kapatır, yorgun gelirdi. İrem ona elbise seçer, saçını yapar, beraber misafirlere katılırlardı.
Hep komşular, dostlar, bir de uzaktan gelen, zaten sarhoş misafirler olurdu. İrem, annesi masada uyuyup kalmasın diye gözünü ayırmazdı. Anne Meryem yalnızca rakı içerdi, şampanya oyuncaktı.
Her şey iyi gidiyor sayılırdı, ama annesinin yorgun bedeni bir kadehten sonra kapanırdı; Meryem Hanım masada horul horul uyurdu. İrem dirseğiyle dürter, annesi silkinir, etrafına bakar, Bir kadeh daha! der, tuhaf bir kıkırdamayla içki içerdi. İremin minik olmak gibi bir şansı hiç olmamıştı!..
İrem genç yaşta evlendi. Alper, kendisinden neredeyse on yaş büyüktü, eğitimli, soğukkanlı ama pek konuşkan değil, daha çok İremi hayatına bir çark gibi, uygun, akıllı, becerikli parça olarak eklemişti. Fazlası yok.
Başlarda romantizm, heyecan vardı elbet vücut işte, ister. Sonra söndü. Artık ailesiyle, eviyle yaşıyor, yorgun annesi, o eski soluk duvardan duvarı, çöplüğe bakan manzara geride kalmıştı. Şimdi kocası Alperin evi, mutfağı, geniş banyosu, balkonlu iki oda, büyük kitaplığı ve kocası vardı. Millet gıpta ediyordu hem de kaynanadan uzak, kendi evinde! Nimettir!
Hep İrem olmuştu, ya da resmiyette İrem Hanım.
Alper de annesi de arkadaşları da öyle çağırırdı.
Ama Mehmet Minik dedi! Şarap, kanepeler Biri ona Minik ne ister diye soruyordu.
Alper ise böyledir işte; ev, alışveriş, tatil gibi konuları eşiyle konuşur ama genelde kararı bildirir. İtirazlar açık pencereden giren uğultuda kaybolurdu. Pencereler hep açıktı, Ben nefes almak isterim, kapatma, derdi.
Oysa Mehmet, ilk andan itibaren İremi tenha, esintisiz bir köşeye oturttu.
Ne kadar düşünceli
Sorular soruyor, İrem mahcup cevap veriyordu. Evet, bir eşi vardı. Evet, bir de kızı. Adı? Tuba. Tubacık üniversitede yabancı diller okuyor, İrem harika bir özel hoca bulmuştu; şimdi staj için yurtdışına gidecekti.
Tubayı istemediler, hayalini kurmadılar. Planlıydı, zamanı geldi, dedi kayınvalide. İrem de gençti, olur hemen sandılar. Ama olmadı. Üzerinde çalıştılar.
Sonunda hamile haberi geldi. Alper dokuz ay boyunca eşinden uzak durdu, karınla ilgilenmedi, bebekle konuşmazdı, ayıptı ona göre.
Doğarsa ilgilenirim, alışırım. Hangi gün muayene vardı? Arabayla bırakayım! derdi soğukça. Bırakırdı da; hastaneden alınca da balonlarla, konuklarla almaya gitmiş, Teşekkürler kızın için deyip geçmişti. Büyüdükçe ilgilenmiş, yemeğine, kilosuna, sütüne bakmıştı ama sevgiyle değil, görev bilinciyle. Gece bazen kalkıp ilgilendi, kendi getirdi aşıya. Eve ilk kez hemşire gelince ellerini yıkamış mı kontrol etti, önlüğü inceledi, stetoskobu sıcakladığına üfleyip küçük Tuba üşümesin diye havalandırdı.
Yoruldun mu? acıyarak sorardı yakın arkadaşı Gamze. Çocuk çiçek değildir, ağır iştir! Alper en azından yardım ediyor mu?
İrem omuz silkerdi. Yardım ediyor, galiba. Ama yetmiyor
Bazen kurban rolüne bürünmek tatlı bile gelirdi. Bitkin, koşturmacalı haliyle herkes acırdı; eşi bazen azar yerdi, yazık İreme denirdi.
Ama Mehmet, başka türlü acımıştı ona. Zevkle ikramlarda bulunuyordu, İrem utandıkça geri çekerdi kendini.
Hadi be Minik! diye kaşlarını çatar Mehmet. Ye lütfen, öyle bırakmam seni!
İrem dişini ısırır, hüzünle kurtarıcısına bakar, yerdi.
O gün onu metroya kadar uğurladı, İrem daha fazla eşlik istemedi, bahane bulup ayrıldı.
Akşam mailine bütün sunum notları geldi.
Minike Mehmetten! diye not düşülmüştü.
İrem hızlıca bilgisayarı kapattı; ama Tuba bir şey okumuş gibiydi, homurdandı.
Ne biçim lakaplar uydurmuşlar! diye söylendi İrem. Resmi rapor bunlar, dalga geçiyor adamlar!
Tuba kulaklıklarını taktı, müziğini açtı, duymadı bile.
İrem, Tuba, geldim! Hadi akşam yemeğine! diye seslendi kapıdan Alper.
Alper, metro ve tıklım tıklım otobüsten bitap, üstünü çıkardı, şortunu giydi, balkonu açtı, derin bir nefes aldı.
Terli, biraz asık suratlı, dünkü ter kokusu sinmişti üzerine.
Her gün yıkanmayacağım İrem! Rahat bırak. Duştan sonra kaşınıyorum. Yarın yıkanırım! diye uysalca rest çekti. Hadi, yemek yiyelim.
Herkes kendi düşüncesinde, sessizce yediler. İrem; Mehmeti, temizliğini, şıklığını düşündü
Ertesi gün Mehmet işyerindeyken aradı.
Selam, Minik! Nasılsın? Özledim. Bir şey yedin mi? diye telefonunda sesi yankılandı. İrem telaşlandı, çevresine baktı, kimse duymasın diye. Hoparlör sanki dünyaya haykırıyordu.
Yok Yok, daha fırsat olmadı, çok iş var, dedi kısık sesle. Minik. Onun için incelikli, hassas biri. İçinden hoş bir titreme yükseldi.
Bırak her şeyi, aşağı in. Sizin kafede bekliyorum, ortam fena değil ama olsun, yemek şart. Haydi!
İrem saçma sapan bir şeyler geveleyip, izin isteyip asansöre geçti, bir süre kaçıncı kat diye düşündü. Yüzü alev alevdi. Bütün ofis anladı, sanki İrem Hanımın bir sevgilisi var!
Ona, kendi kendine öyle dedi sevgili. Heyecanlı, yasaklı.
Mehmet o gün tişört ve kot giymiş, saçları yine dağınık ve taze.
Kahve içtiler, İrem çocukluğundan hikayeler anlattı, Mehmet dikkatle dinledi.
Minik, biliyor musun çok güzelsin? birden lafını kesti Mehmet. Hadi gel, sana bir elbise alalım! Var tanıdıklarım butiklerde, sana başka bir şey giydirelim! Bir elbise istiyorum, üzerinde göreceğim.
Ve gördü. Hemen o anda değil; akşam, İremi alışveriş merkezine götürdüğünde, bir kenarda otururken, kızlar İremin etrafında dönüp yeni elbise denetirken.
O nasıl bakmıştı! Aç, iştahlı bir bakışla. Alperin yıllarca yanında bile olmadığı bir çekim.
Ben böyle bir şey hiç görmedim! diye fısıldamıştı sonra İrem, en yakın dostu Gamzeye. Sadece filmlerde olur sanırdım. Hiçbir zaman bana öyle bakılacağını düşünmemiştim. Kendimi kadın hissettim. Kötü mü, bilmiyorum ama hoşuma gitti.
Peki Alper? diye sormuştu Gamze mantıklı bir şekilde.
O bilmiyor, bilmemeli de. Ben de bilmiyorum Gamze, ona söyleme, duyma, tamam mı? Elbiseyi de sende bırak. Torba seninle kalsın. Açıklayamam eve Fiyatı uçuk, Allahım, ne olacak şimdi?!
Gamze torbayı yanına aldı, omuz silkti. Ne olacaksa olur.
Anlamıyorum İrem Alper tam kabadayı olmasa da, unutma, o kışın köyden özel süt getirdi, o da çalışıyor, uğraşıyor. Başkası olsa keyfine bakardı, kocan ise akıllı, oturaklı adam. Evinizi aldı, tamir yaptı, her sene denize götürüyor. O belli adam, neyse o. Peki Mehmet kim? Nereden bu para?
Bilmiyorum. Anlamadım. Neyse işte! Gamze, Alperle yaşanmıyor. Yakında bıkacağım, biliyor musun? Bana gıpta ediyorsun sadece!
Gamze tekrar omuz silkti. Olabilir, belki de kıskanıyordu; ama Mehmetten değil Kocasından.
İrem eve geç gelmeye başladı, alelacele yemek hazırlar, çoğu zaman ağzına sürmeden, soğuyan çayda şekeri karıştırırmış gibi dalar giderdi.
Anne, duymadın mı? Beş kere ekmek istedim! diye seslenirdi Tuba, kendisi kalkar, ekmek kutusunda arardı. Bitmiş! deyip burun kıvırırdı.
İrem başını sallayıp izin ister, odasına çekilirdi. Hayallere dalardı.
Alper ve Tuba ona şaşkın bakışlar fırlatırdı.
Hayal kurmayı uzattıkça elleri titrerdi.
Mehmet çok nazikti, öpmeyi bilirdi, acemilikleriyle dalga geçerdi, acırdı, Minik derdi, hediyeler alır, kartına para gönderirdi, bir ara geceleri mesaj atmaya başladı. İrem yataktan fırlayıp banyoya koşardı, okuyup siler, bekler, tekrar okurdu. Sonra telefonu kapatır, soğuk suyla yüzünü yıkar, yatağa dönerdi.
Alper arkasını döner, onu ağır koluyla sarar, bir şeyler mırıldanırdı. İrem tamam deyip sessizleşirdi. Ah Keşke hayatında Alper olmasaydı Keşke bu kadar yıl minik olmanın ne demek olduğunu bilseydi tatlı, güzel, tutkuyla sevilmek Bunca sene boşa geçmişti.
Ama şimdi Mehmet vardı, o onun mutluluğu.
Bazen Mehmetin evinde buluşurlardı büyük, ışık dolu, yerden tavana camlı bir daire, perde yok, dışarıda İstanbul, gece ışıl ışıl parlıyordu. Kafası şampanyadan ve Mehmetin kokusundan dönüyordu. Çarşaflar tertemiz, ipek gibi
Dünya parçalara ayrılır, şenlikteki havai fişekler gibi çarşaflara kıvılcımlar dökülürdü. Sihirliydi
Evde ise gergin ve tatsız olmuştu her şey. Herkes biliyor gibi hissederdi; Tuba tuhaf tuhaf bakar, Alper ciddileşirdi.
İrem bahaneler üretip geç gelir, herkes yattıktan sonra tek başına mutfakta oturur, acı Türk kahvesi içer, hayal kurardı
İrem! Neredesin? Lahana aldım, doğrayacaktık, söz vermiştik diye Alperin sesi geldi telefondan; İrem korkuyla Mehmetin yüzdüğü havuzun kenarına baktı. Bedenini serinlik bastı, havuz açıktı, mühendislik harikası bir yerdi.
Çayırbaşı havuzunda İrem hiç yüzmemişti, bugün Mehmet onu getirmiş, hadi değiş bakayım deyip sonra beraber yüzmüşlerdi. Su üstünde buğu yükseliyordu. İnsan az, keyif boldu. Atlayış kulesinden, merkezi parktaki buz pistinin ışıkları görünüyordu; ama İrem yalnızca kendi sevgilisine bakıyordu: sonunda bulmuştu; işte, aşk. Allahım
Lahana mı? afalladı, havluya sarındı. Kalsın, bugün geç döneceğim. Biz Gamzeyle havuza gittik. Doktor sırt egzersizi dedi ya, üyelik aldık. Lahanayı yarın yaparız. Tamam, Gamze çağırıyor. Görüşürüz!
Telefonu hemen kapattı, boğazında bir düğüm, Gamze’yi de uyarmalı; Alper bir şey sorarsa diye!
Gamze’yi aradı, havuz bahanesini fısıldadı. Fakat…
İrem, ben size kimyon bıraktım. Lahanayı hep öyle yaparsınız ya. Pazara uğradım dedi Gamze sakince. Kimyon size, İrem. Alper çay koymuştu.
İrem dudaklarını ısırdı, gözleriyle Mehmeti aradı. O ise kaslarını oynatarak suya atlamaya hazırlanıyordu. Aşağıda genç kızlar çığlık çığlığa izliyordu.
Hazır mısınız, minikler? Bir, iki, üç! sesi duyuldu. Mehmet harika bir atlayış yaptı, su üstünde el salladı. İrem, gel yanıma! Daha gecenin başı!
Kızlar dönüp İremi inceledi. Bir anda kendini yine çirkin, sıradan, göbeği çıkık, kalçaları sarkık hissetti. Suda acemice çırpınıyordu. Yüzünde yine o bitkin ifade belirdi.
Ve Mehmet yine yeni miniklerine oyunlar oynatırken, İrem birden ortadan kayboldu. Mehmet anlayışlıydı ev, aile, lahana Bırakalım!
Koridorda karanlık, odalarda sessizlik. Sadece mutfakta ışık vardı.
Alper sessizce önüne sahanda yumurta koydu.
Acıkmışsındır havuzdan sonra? Ye. Sucuk ister misin? Büyük bir bardakta da çay verdi ona.
İrem başını salladı. Eşine bakmaya cesaret edemedi, gözlerini kaçırarak aceleyle çatalını eline aldı.
Biliyor mu? Ne olacak şimdi? Neden bu kadar sakin?!
İrem sonunda sessizliği bozdu Alper. Gamze bir şeyler bıraktı. Mutfağa karıştı yine, kovdum. Senin mutfağın, o karışmasın. Eşyalar Bak! Torbalar masanın altına işaret etti. Seninmiş. Ama ne alaka? Karıştırmış Gamze?
İrem sandalye örtüsünü hafif kaldırıp torbalara baktı, omuzlarını silkti.
Ben de dedim saçma! Alper sevinmiş gibi oldu. Bana da çay koy. Yok, dur, rakı aç. İçesim var, dedi.
İrem aceleyle kalkıp dolaba gitti, sonra bir anda dondurduğunu fark etti.
Minik, eşinin sesini duydu, hızla döndü, göz göze geldiler.
Şunu diyorum, minik kırıntılar var masada, sil. Tuba hep ekmek ufalıyor. Bezi al siliver, dedi durulmuş bir şekilde, sonra göz ucuyla baktı, kafasını çevirdi
Birlikte konyağı içtiler. Sessiz, göz göze gelmeden.
Sonunda Alper kalkıp gitti.
Gamze, inanır mısın, gitti! Üstünü giydi, anahtarı bıraktı. Gamze! İrem hıçkırıklarla telefona bağırıyordu. Aynada kendine bakarken, az önce havuzda Mehmetle gülüp oynayan Minikin yüzü şimdi yamulmuş ve çirkinleşmişti. Saçları hâlâ klor kokuyordu, sırtı yorgundu. Gamze! Bunu nasıl yapar? Gerçek erkek böyle mi olur? Bizi, beni kızımla bıraktı!
İrem bir an öfkeye kapıldı, yumruğunu masaya vurdu.
Tam da gerçek bir adam gibi yaptı, İrem. Başkası kafana vururdu, o ise sessizce gitti. Kendi evinden! Hâlâ ona laf mı diyorsun? Gamze acı acı güldü. Eskiden anlamazdım, neden mutsuzsun, diye. Para var, Tuba akıllı, Alper içici değil, çalışkan. Evet, kafası biraz kapalı, ama başkası olsa evde yayılırdı. Sana romantik hayat mı lazım, ilgi mi? Sen hiç ona güzel söz söyledin mi, takdir ettin mi? Erkekler çocuk gibidir, ilgi ister. O zaman on katını yapar! Neyse, ben taraf olamam, iyi geceler.
İrem telefonu önüne bırakıp eğildi, sessizce ağladı
Tuba sınavları verdi, arkadaşlarının yazlığına gitti. Anneyle konuşmadı, bir kağıda Rahatsız etmeyin notu bıraktı.
Mehmet bir hafta sonra ortaya çıktı, apartmanın önünde İremi bekliyordu.
Selam, minik! dedi, üşümüş suratını deri ceketin içine saklayarak. Özledin mi?
İrem kaç kere onu aramak istemişti, ama telefonuna cevap vermemişti. Şimdi kendisi geldi
Mehmet? dedi yorgun bir tonla. Ne işin var burada?
Sana geldim. Borcu ödeme vakti, minik! diye kollarından kavrayarak.
Ne borcu? Yahu ne diyorsun?
İrem korkup kurtulmak istedi ama adam sıkıca tuttu.
Ben seni besledim mi? Evet! Keyif de verdim! Şimdi bana yardım et, kedi kız! Sorunlarım var, annenin evi satılır, bir beş milyon çıkar. Hadi sat gitsin. Şu ev de aynı şekilde. Hadi, eve geçelim, konuşalım!
İrem, panik içinde hıçkırdı, kaçmak istese de mecalsiz, apartman kapısına yöneldi; dua etti, keşke biri çıksa. Ama bütün site boştu.
Aç kapıyı, minik, dondum, diye itti adam.
İrem ağladı, çömeldi, o anda birden Mehmeti biri itti, havaya kafa attı sanki, Mehmet yana düştü.
Karşısında Alper duruyordu; berbat, dağınık, kızgın. Yumruklarını sıkarak.
Defol! Bir daha sakın burada görünme! Kemiklerini toplayamazsın, duyuyor musun? diye bağırdı; İrem, kocasının koluna sarılıp tutmaya çalıştı.
Mehmet önce alaycı güldü, sonra yüzüne bir yumruk yiyince sustu.
Yallah! Bir daha İremin yanında göreyim seni! dedi Alper, beresini cebinden çıkarıp burnunu sildi, karısına döndü. Hadi, eve gidiyoruz. Soğuk burası
O gece neler konuştular, neler yaşadılar; belki sadece tıkırdayan eski duvar saatiyle ay bilir Masada iki fincan çay, camdan giren rüzgar Sonra karanlıkta iki kişikoca ve karısıhayatı yeniden başlatmaya çalıştılar
Bir daha kimse İreme Minik demedi. Diyen olsa, titreyip uzaklaşırdı.
Mehmet bir daha karşısına çıkmadı. Ona göre bu işte Alper çok sertti, riske atamazdı.
Bir gün otobüste İremin, kendisine kalan annesinin evini satmaktan, yalnızlığından, yorgunluğundan yakındığını duyan Mehmet, Belki yardım ederim, İreme de faydam dokunur, hem yalnızlığını da çözerim diye geçirdi aklından. Zekice bir hamleyle kendi lehine bir fırsata dönüştürebilirdi. Az kalsın her şeyi ona bırakacaktı; çünkü Mehmet ona iyi bakmıştı; ama acele etti. Dostu İsmail borcunu bastırınca, mecbur kaldı baskı yapmaya. Olmadı. Olsun be! Dünyada daha çok minik vardı; sevgisiz, hüzünlü, yorgun Mehmet onları bulur, mutlu eder Sonra borcunu alır.
Bu arada, o güzelim eve, o ipek çarşaflarda kalmaya veda etmek zorunda kaldı. Olsun! Mehmet yine alır yolunu; yeter ki İsmail başka bir plan yapmasınAylar geçti. İrem bir sabah, mutfakta eski cam kavanozların yanında, az olmamış kahvesinin kokusunu içine çekerek, camdan usulca bakan Alperin sırtına baktı. Sessizce yaklaşıp ellerini adamın omuzlarına koydu. Alper hafifçe irkildi; ama dönüp yüzüne bakınca, gözlerinde öyle yumuşak bir bakış gördü ki, şaşırdı.
Fırtına dindi mi? dedi Alper, sesi alışılmamış bir kırılganlık taşıyordu.
İrem dudaklarını ısırıp başını salladı. Pencereden dışarı, apartmanların arasındaki incecik gökyüzüne baktılar beraber. Bir süre konuşmadılar.
Sonra mutfağın zeminine dökülen, ekmek kırıntılarını süpürdü İrem. Kırlangıç gibi çevikti artık; ama yüreği daha hafif, duruluğu yeni öğrenmiş bir yüzü vardı. Çocukluğunda annesine kahvaltı hazırlamak için kalkışındaki o eski Minikin titizliği yoktu, eksiklerini sevmiş gibiydi. Kırık camdan süzülen ışığın içindeki tozlarla oynuyor, tezgaha dökülmüş un zerrelerini parmağıyla bir araya topluyor, bazen ince bir ıslık çalıyordu.
Bir akşamüstü, kızları Tuba aradı, Anne, nasılsın? diye sordu. İrem ilk defa uzun lonca cevap verdi: İyiyim, biraz canım sıkkın, ama geçiyor. Sonra ekledi, Gelince, beraber kek yapalım mı?
Tuba durakladı, sonra gülümsedi: Yapalım. Ama seni üzmeyeceğim. Hem, ben büyüdüm, biliyorsun.
Büyüdük, dedi İrem. Hepimiz.
O gece Alperle birlikte eski albümleri çıkardılar; bir kadeh şarap açtı adam, bir şişe de gazoz koydu masaya. Fotoğrafların arasından gülüşler sızdı. Dışarıda yağmur çiseliyordu. İrem uzanıp Alperin elini tuttu, usulca.
Alper parmaklarını sımsıkı kenetledi. Camın dışında yağmurun sesi içeride iki insan, birbirinin tenine az da olsa yaklaşmış, yeniden tanışıyorlardı. Ne öyle minik olarak, ne başka bir masal kahramanı gibi; sadece, gerçek hayatta, yavaş yavaş, bazen kırılarak ama yine de sevgiyle, sabırla, insan gibi.
Gece sona ererken, İrem bir an camda kendi yansımasına baktı: Yorgun, yaşanmış, ama kendi kendine yeten bir kadın. Güçlüydü. O anda, ilk defa, kimseden minik bir sevgi dilenmeye ihtiyacı olmadığını anladı; çünkü esas eksik parça, en derinde, kendi kendisini affetmekti.
Sabah, güneş bulutların ardından sızarken, İrem mutfağa sabun kokusu yaydı, ellerini yıkadı. Aynalı saatin tik takları arasında, bir kahvaltı sofrası kurdu: Sade, küçük, sıcak.
Kim bilir, belki başka bir hayatı olmayacaktı. Fakat o sabah, önünde bir bardak çay ve yanında yeniden umutla bakan bir adamla otururken, ne minik, ne de başka bir isim lazımdı. Artık sadece İremdive bu, ona yetiyordu.




