İki yaşındayken, İrem bir çocuk yuvasında kalıyordu. Ben de oraya, çocukların fotoğraflarını çekmek için gitmiştim. Bana, en zor durumda olan çocuklardan birini verdiler. Gruba girdiğimde, karşımda suratında garip, donuk ve sanki yaşlı bir insanın ifadesi olan küçük bir kız gördüm. Ne tuhaf çocuk, diye geçirdim içimden. Sonra onu fotoğraflamaya başladım ve aniden, bu ifadesiz ve umutsuz maskenin gerisinde, gerçek İremi görmeye başladım. O canlanmaya başladı adeta.
Sevgi eksikliğiyle büyümüş bir çocuğun gözleriyle karşılaşmak kolay değildir. Garip olan şu ki, İrem doğrudan objektifime bakıyordu. Gözlerini hiç kaçırmadan. Bir anda, onun ruhunu gördüm; yalnız, tarifsiz bir yalnızlık… Acı dolu. Umut bile değil, ilk kez birinin onu fark ettiği o an. Ruhu fark edilen, dışlanmış ve her şeyi anlayan bir çocuk. Benim ruhum gibi… Derken bakışlarını kaçırdı ve gözleri yaşla doldu.
Yanındaki öğretmene sordum: İrem hakkında biraz anlatır mısınız? Yazı yazmam gerekiyor. Öğretmen şöyle dedi: Ne anlatayım? Ne yapabiliyor ki, ne konuşabiliyor ki? Bir şey bilmiyor, konuşmuyor da. Sadece yere kadar bacaklarını açıp sallanıyor ve sallanırken de mızıldanıyor. Onun hakkında anlatacak bir şey yok. O… hiçbir şey.
Bu görüşmeden sadece iki ay önce, bizim en küçük kızımızı kaybetmiştik. Mutlu giden hayatımız bir anda taş bir duvara çarpmışçasına yok olmuştu. Bizse yaşamaya devam ediyorduk ama eski hayatımızdan tamamıyla farklı, bir SONRAnın içinde. Yürüyorduk, konuşuyorduk, yemek yiyorduk, çocuklardan çaresizliğimizi saklamaya çalışıyorduk, onları korkutmamaya ve umut vermeye çalışıyorduk, kendimizde neredeyse kalmamışken. Düşündüğüm buydu: Acaba bir gün tekrar bir şey mutlu edebilecek mi beni? Çekime giderken arabada ağlıyordum. Sonra arabadan inip yüzümü soğuk karla silip, normal bir insanmış gibi davranıyordum, sesim de normalmiş gibi geliyordu, ama içimden hiçbir şey yoktu. Sadece bir rol oynuyordum.
Başka bir çocuk istemiyordum, sadece hayatta kalmak istiyordum bir şekilde. Ve işte karşımda bu İrem, onun yalnızlığı ve umutsuzluğu. Bin defa çocukların yalnızlığını görmüşüm; ama sanki bu, tam kalbime anahtarla açılmış, bana özel bir yalnızlıktı
Eve dönüp, o altın kalpli kocama söyledim: Bunun nasıl konuşulacağını, ya da ne olduğunu bilmiyorum ama bugün bir kıza rastladım, anlatamam; aklımdan çıkaramıyorum Belki, bilmiyorum, hakkında düşünsek mi? Ve Ahmet şöyle dedi: Kendinde olduğunu sanıyor musun? Hangi kız? Biz zaten zor nefes alıyoruz.
Evet, evet, kendimde değilim. Ama belki de bir daha asla olamayacağım. Hayatı olduğu gibi yaşamayı öğrenmeliyiz.
Çocuk yuvasına, İremi görmeye tekrar gittik. Onu öğretmeni getirdi. Ufaktı, o aynı tuhaf yüzüyle ve yengeç gibi zor yürüyor, burnunun altı ise yeşil sümükle kaplıydı. Allahım, ne kadar çirkinmiş, dedim kendi kendime. Sanki başarısız olmuş bir bebek. Allahım, ben burada ne gördüm ki?
İrem, getirdiğimiz oyuncağı şöyle bir elledi, sonra yere oturdu, bacaklarını iki yana açıp hızla kafasını yere değdire değdire sallanmaya başladı.
Doktor ise arka planda yüksek sesle şunları söylüyordu:
Lale Hanım, bu çocuk zeka geriliğiyle bile tanımlanamıyor! Derin zihinsel engelli, hiçbir gelecek vaadetmiyor. Dosyasını sosyal hizmetlere devredeceğiz. Anlıyor musunuz? Bu çocuk derin zihinsel gerilikte, eğitilemez bir vaka. Size ve eşinize büyük saygım var ama Dosyasında yedi reddi var. Hiçbir şeyi bilmiyor, yaşıtlarının yapması gereken hiçbir şeyi yapamıyor. Sadece oturup sallanıyor. Biz ona Jimnastikçi diyoruz
Ve o anda, bakmaya cesaret edemediğim eşim dedi ki: Biliyor musunuz, bize bu kız çok sevimli geldi. Onu almak istiyoruz.
Sonra sordum: Neden böyle söyledin? Sen istemiyordun? Ahmet cevabı şuydu: Onun mutlaka kurtarılması gerektiğini anladım. Bunu bizden başka yapacak kimse yoktu.
Biz İremi evlat edindik, çocuk yuvası ise şaşkınlık içinde kaldı.
İrem ağır bir depresyonun içindeydi. Dünyaya inanmıyordu; dünya tehlikeli ve hain bir yerdi. O iki yılda dünya onu hiç sevmemişti, hiç fark etmemişti. O da kendisini dünyaya hiçbir şekilde hissettiremiyordu. İstemeyi bilmiyordu. Oynamayı bilmiyordu. Her şeyi parçalıyordu. Her şeyden korkuyordu, kırılıyor ve sürekli sallanıyordu. Nefesi kesilene kadar ağlıyordu. Sadece püre yiyordu. Zor yürüyordu, sudan, lazımlıktan, babadan, asansörden, rüzgardan, arabadan korkuyordu…
İçimde kocaman bir yas vardı, dışımda ise İremin çığlığı. Neden kayıptan sonra çocuk alınmasının önerilmediğini çok iyi biliyorum. Çünkü insanın gücü kalmıyor. Bütün güç, kendini paramparça olmamaya harcanıyor. Halbuki çocuğa çok fazla güç gerek. O gücü bir yerden bulmak lâzım. Ben bizim acımızdan buluyordum o gücü.
Kendime şöyle diyordum: Senin yaşadığın acı, bu zavallı çocuğun çektiği acının yanında çok küçük kalıyor. Sen kızını kaybettin, ama yanında bir oğlun, bir kızın, eşin, annen, dostların, sevdiğin bir işin, bir evin var. İremin ise hiç kimsesi olmadı. O çok daha zor durumda.
Biliyor musunuz, o ufak tefek, karamsar, kırılmış ve bitmek bilmez inlemeleriyle depresif varlık; biz onu, sanki aklımız yerinde değilken aileye aldık… O varlık; bizim mucizevi kızımız, İriskomuz oldu. Masal çabuk anlatılır ama gerçek değişim uzun sürer Evde dokuz yıl geçti.
İrem, Allahın ona uygun gördüğü kişi oldu: Hafif, neşeli, şirin, iyi kalpli ve candan, tatlı, hassas, bize karşı çok toleranslı çok güzel bir kız. Özel bir ilkokulda, konuşma terapili sınıfta okuyor. Dalgıçlık yapıyor. Dalgıcılık!
Diyor ki: Anne, bu dalışta hemen nefes almayı başardım, suyun altında ağızlığı bile değiştirdim O anda gözlerim doluyor.
Şimdi İrem bir dalış kampında, Antalyada. Oraya uçakla gitti. On bir yaşında. Beni arıyor, sevinçle anlatıyor: Anne, burada her yer çok güzel, yüzdük ama fırtına çıktı, deniz buz gibi oldu! Ama yavaş yavaş ısınıyor, getirdiklerle ısındık, yarın dalacağız! Akşam balık vardı, kediye verdik, burada çok kedi var, biliyorsun balık sevmem! Ama püre yedim. Dağa çıktık, on üç kilometre; neredeyse bacaklarım koptu Çok güzel ağaçlar var, bazısı endemikmiş! Çok iyi arkadaşlarım oldu! Bir de, verdiğin parayla kraker aldım, arkadaşlarıma ikram ettim. Hamakta sallanıyoruzSeni çok özlüyorum!
Çünkü biz onu kurtardık. Onu kurtardık, kendimizi de kurtardık. Hep birlikte, aynı saldaTelefonu kapattıktan sonra uzun uzun balkonda oturup gökyüzüne baktım. Gece karanlığının içinde, bir yıldız diğerlerinden daha parlak yanıyordu. İçimde bir minnetle gülümsedim. İremin kahkahası, Antalyadan yükselip bana kadar ulaşıyordu sanki; bir zamanlar donuk ve umutsuz o bakışların yerini, şimdi özgürlüğün ve sevginin sıcaklığı almıştı.
Bir çocuğun dünyayı yeniden sevebileceğine inanmaktan başka hiçbir mucize yoktu aslında. Onunla birlikte biz de iyi olmayı, tekrar umut etmeyi, kayıptan sonra hayata karşı kalbimizi açık tutmayı öğrendik. Anladım ki, bazen birinin hayatını kurtardığınızda, asıl siz yeniden doğuyorsunuz.
Rüzgâr hafifçe tenime değdi. Biliyorum, İrem bir kez daha denize dalacak ve nefeslerini sayarken, derinlerden bana bir gülümseme gönderecek. Dünya acımasız olmaya devam etse de, sevgiyle dokunduğun her ruh, kendi sihrini yaratmaya devam ediyor.
İşte hayat böyle; kırık kalplerin birbirini bulup onardığı bir mucize. Ve ben artık eminim: Kurtardığın herkes, biraz seni de kurtarıyor.




