O akşam yere dökülen çorbayı temizlemedim. Üzerinden atladım, odaya geçtim, bilgisayarımı açtım ve otuz bir günlük son dakika bir termal otel paketi satın aldım. Gidiyorum… dedim (beş yıldır ilk kez). Telefonumu sessize aldım. Sadece akşamları, günde bir kez mesajlara cevap verdim. Bakımdayım. Siz ilgilenin. Sevgiler.
Eve döndüğümde…
Katıma çıkarken içimde garip bir heyecan vardı. Kapıyı açtığımda…
Kepçe parmaklarımdan kayıp yere, fayansa çarptı ve boğuk bir sesle yuvarlandı. Mutfak zemininde yavaşça yayılan o kırmızımsı yaylı çorba sanki bir suç mahali gibiydi.
Anne, ne oldu sana? dedi on dört yaşındaki oğlum, gözünü telefondan ayırmadan. Karnım aç. Yemek ne zaman olacak?
Sevda, mavi çoraplarımı gören var mı?! diye seslendi eşim yatak odasından. Üçüncü kez soruyorum, geç kalıyorum!
Öylece durup bu koca lekeli zemine baktım. İçimde bir anahtar çevrildi sanki. O anda çok net anladım; ben artık yokum. Evde çok fonksiyonlu bir tencere var, çamaşır makinesi var, her şeyin yerini bilen bir navigatör var ama Sevda yok. Ben bitmişim.
O akşam çorbayı temizlemedim. Sadece üzerinden atlayıp odama geçtim, bilgisayarımı açtım ve son dakika bir termal tatil satın aldım yirmi bir günlüğüne.
İki gün sonra gidiyorum, dedim akşam yemeğinde, ki makarna ve hazır köfte yapmıştım (beş yıldır ilk kez).
Nasıl yani? dedi eşim, elindeki çatalı bırakıp. Ya biz? Okul? Yemek? Kim yapacak?
Halledeceksiniz, dedim. Hepiniz yetişkin oldunuz. Ben artık kimsenin hizmetçisi değilim.
Ev İçinde Görünmezlik Salgını
Nasıl bu noktaya gelmiştik? Dışarıdan bakıldığında biz normal bir aileydik. Kocam çalışıyor, ben çalışıyorum. Ama benim mesaim altıda bitince ikinci mesaim başlıyordu; sosyologların ikinci vardiya dediği, benim ise bir tür zorunlu angarya saydığım iş.
Aile psikolojisi ile yeğenim; zihinsel yük ifadesini iyi bilirim. Arka planda, yıllardır kadınların üstünde biriken, kimsenin görmediği ama her şey yolunda gittiği sürede hiç göze batmayan yük. Tabii ki sadece bulaşık yıkamak değil, küçük çocuğun spor ayakkabısının küçüldüğünü, büyüğün alerji döneminin geldiğini, çarşamba veli toplantısı olduğunu, kayınvalidenin doğum gününün cumartesi olduğunu hep hatırlamak… Haftasonu kahvaltısını, öğretmenlere hediye işini organize etmek… Hiçbir zaman izin vermeyen, maaşı ya da teşekkürsü olmayan Bizim Aile A.Ş.nin genel müdürü olmak.
Kadınlar ev işine ve çocuk bakımına erkeklerden ortalama günde iki-üç saat daha fazla harcıyor. Bir yılda koca bir ay demek bu.
Ailem tam anlamıyla ev körü olmuştu. Temiz kıyafet sanki dolapta kendiliğinden beliriyor, yemeği biri büyülü dokunuşuyla dolaba koyuyor, klozet zaten parlak doğuyor sanıyorlardı. Oysa emeğim hava kadar görünmezdi; yokluğunda fark edilecekti.
Üç Hafta Sessizlik
İlk üç gün termal otelde fiziksel değil, psikolojik anlamda cehennem gibiydi. Doğa, aktiviteler, masajlar harikaydı; ama telefonum susmadı.
Çamaşır makinesi nasıl hassas yıkar?
Sağlık karnesi nerede?
Anne, kedi yine yaramazlık yaptı, ne yapalım?
Pizza söyledik. Karttaki parayla ödeyemedik, TL gönderir misin?
Hepsini bırakıp koşarak eve dönme isteğiyle savaştım. Kontrol ve aşırı sorumluluk öyle derinleşmişti ki, neredeyse fiziksel bir kaygı yaşıyordum. Onlarsız aç mı kalacaklar, yoksa evi mi yakacaklar, çöpte boğulacaklar gibi geliyordu.
Dördüncü gün, yemekte altmış beş yaşlarında, en fazla elli gösteren bir hanımla tanıştım. Çayını karıştırırken şöyle dedi:
Unutma kızım, üst üste üç gün makarna yiyenden ölen olmadı. Ama kronik sorumluluktan beyin kanaması geçiren çok gördüm. Onlara büyüme fırsatı ver. Tecrübelerini eksik bırakma.
O gün telefonumu yine sessize aldım. Sadece akşamları, Ben aktivitelerdeyim. Siz halledin. Sevgiler, diye yanıtladım.
İkinci haftanın sonunda kendimi hatırlamaya başladım. Tuvalette kaydırırken saçma haberler değil, karmaşık romanlar okumayı sevdiğimi anımsadım. Yemeğin tadını, kendi elinle değil de biri senin için yaptığında hissedebildiğimi fark ettim.
Acı bir gerçeği de kabul ettim: Onları çaresizliğe ben alıştırmıştım. Senelerce, bir kadın olarak her şey daha kolay olsun diye Ben yapayım, bitsin, demiştim. Bu da benim sorumluluğumdu. Çözüm de ancak kökten bir değişiklikle olacaktı.
Dönüş: Yerel Bir Kıyamet
Katıma çıkarken içim sıkışıyordu. Karşıma ne çıkacaksa razıydım.
Kapıdan girer girmez burun deliklerimi bayat çöp, çamaşır suyu ve yanık pilav kokusu karışımı bir şey vurdu. Sanki aynı anda evde hem temizlik yapmaya çalışılmış, hem yemek pişmiş ama sonunda hepsi mağlup olmuştu.
Antrede ayakkabılar karmakarışık yığılmıştı. Oğlumun montu ters dönmüş şekilde askıda sallanıyordu. Mutfakta masanın üzeri yapış yapış, lavaboda dev gibi bir tabak ve kupa kulesi vardı. Ocakta, dibe tutmuş makarna tavası günlerini sayıyordu. Banyoda, çamaşır sepeti taşmış, çoraplar-fanilalar dört bir yana dağılmıştı; aynada diş macunu lekeleri bir sanat tablosunu andırıyordu.
Salonda, kanepede oturan kocam ve çocuklar tıpkı uzun bir savaştan gelmiş gibiydi: Eşim, çökmüş, göz altında morluklarla, buruş buruş gömleğiyle…
Merhaba, dedi sessizce.
Beklediğim gibi Bizi neden bıraktın?, Evi bu hale mi getirdin? diyecek sandım; ama o kalktı, yanıma geldi, başını omzuma koydu.
Sevda, dedi usulca. Tüm bunları nasıl yaptığını hiç anlamamışım. Gerçekten kabusmuş.
Görünmez Emeğin Bedeli
O akşam çok uzun sohbet ettik; yıllardır ilk kez dürüstçe, sakince.
Meğer bir çamaşır yıkamak bir bilgi sistemiymiş: Beyazı renklilerle atmamalısın, yünü yüksek sıcaklıkta yıkarsan bozulur (adamcağızın kazağı bebek boyu olmuş), yağ almakla bitmiyormuş; asıl mesele her gün ne yemek yapılacağını bulmakmış. Toz ise saatler sonra geri dönebiliyormuş, resmen dalga geçer gibi.
Benim sinirlerim iflas edecekti, dedi eşim. İşten gelip ikinci mesaiye başlıyordum: ödev, tencere, bez… Gece yatmak neredeyse bir oluyordu. Sen ne zaman dinleniyordun?
Hiç, dedim sakince.
Oğlum, genelde alaycı ve çekilmez bir ergenken, o an sessizce kalktı ve bulaşık makinesini boşaltmaya koyuldu; belli ki benim dönüş telaşıyla makineyi aceleyle başlatıp bırakmışlar.
Benim gidişim, onlar için aşınma testi gibiydi. Senelerce onları koruduğum bu hayatın ne kadar organize, planlı ve sürekli emek gerektirdiğini ilk kez gördüler. Ev düzeninin kendiliğinden oluşmadığını, aksine her gün sabır isteyen bir çaba olduğunu anladılar.
O akşam hiçbir şeyi yerli yerine koymadık. Bilerek hiçbir şeye dokunmadım. Sadece duş aldım, kremimi sürüp uyudum.
Sabah aile toplantısı yaptık.
Yeni kurallar koyduk. Artık Anneye yardım yoktu. Çünkü yardım, sanki ev annemin alanıymış da, diğerleri ara sıra el atıyormuş gibi davranmak demekti. Bu bizim ortak evimiz! dedik. Ve bakımı da hepimizin ortak işi olacaktı.
Hayatın yükü paylaşıldıkça, ev de mutluluk da çoğalır. Bazen gerçekten fark edilmek için kendi görünmezliğimizi bırakmak gerekir.




