İstanbul’un Boğaza nazır, saray kadar gösterişli bir köşkünde, yüksek tavanları ve ışıltılı avizeleriyle göz kamaştıran salonda herkes onu sıradan bir hizmetçi zannediyordu. Sessiz, göze batmayan, işini usulca yapan bir genç kadındı. Geçmişi kimse tarafından bilinmiyordu. Zengin davetliler için o, eski tablolar ya da mermer heykeller kadar sıradandı.
O gün öğleden sonra, salonu toplarken dikkatini bir masa çekti. Masanın üstünde altın ve gümüşten işlenmiş, nadir güzellikte bir satranç takımı duruyordu. Figürler camdan süzülen güneş ışığını yansıtıyor, her detay zanaatkârlığın özenini gösteriyordu. Genç kadın, gözlerini tahtadan alamadan inceledi.
O sırada malikanenin sahibi, Türkiye’nin önde gelen iş insanlarından Kerem Bey, ağır ağır merdivenlerden inerken bu manzarayı gördü. Dudaklarında küçümseyici bir tebessümle yaklaştı. Onun gözünde genç kız, sadece görkemli bir evin küçük bir ayrıntısından ibaretti.
Satranç takımımı mı inceliyorsun? dedi alaycı bir ses tonuyla.
Büşra başını hafifçe kaldırıp cevap verdi.
Evet, beyim.
Kerem Bey omuz silkerek kurnazca sordu:
Peki, satranç oynamayı bilir misin?
Bilirim, beyim.
Bir anda gözünde eğlenceli bir fırsat belirdi. Karşısındaki bu sade kızı, hem de konukların gözü önünde, kolayca yeneceğini düşündü.
O zaman şöyle yapalım, dedi masanın başına geçerken. Beni yenersen bu altın satranç takımı senin olur. Ama unutma; bana karşı şansın yoktur.
Salonda yankılanan kahkahası genç kadının umrunda olmadı. Sessizce karşısına oturdu. Ne korku ne de kibir ifadesi vardı yüzünde.
Oyun başladı. İlk hamlelerde Kerem Bey rahat ve özgüvenliydi, her hamlede üstünlüğünü kurmaya çalışıyordu. Ancak bir süre sonra, saldırıları Büşra tarafından ustalıkla durdurulmaya başlandı. Her atak karşılığında sakin, düşünceli ve sarsılmaz hamleler geldi.
Kerem Beyin şaşkın bakışları arasında, Büşra bir anda değerli bir taşını feda ediverdi. Kerem Bey, bunu acemice bir hata sandı. Fakat birkaç hamle sonra, vezirinin kusursuzca örülmüş bir tuzağa düştüğünü fark ettiğinde rengi soldu. Salondaki hava giderek geriliyor, herkes nefesini tutmuş izliyordu.
Bir süre daha süren mücadeleden sonra, Büşra gözlerinde huzurlu bir ışıkla başını eğdi:
Şah mat, beyim.
Kerem Bey ilk defa mağlup olmuştu; gözleri şaşkınlık, gurur ve hüsran arasında gidip geldi.
Nasıl olur? Nasıl beni yenebildin? dedi, ne hissettiğini saklayamadan.
Büşra’nın sesi, sakin ve kendinden emindi:
Çünkü siz beni altına hayran sandınız. Oysa ben tahtaya bakıyordum.
Derin bir sessizlik oldu.
Genç kadın yumuşak bir tebessümle devam etti:
Babam çocukken bana satranç oynamayı öğretmişti. Satrançta zenginlik, kibir değil; sabır ve düşünce kazanır derdi.
Kerem Bey’in öfkesi yavaş yavaş eridi. Onun gözünde artık sıradan bir hizmetçi değil; zeki ve stratejik bir kadındı karşısındaki.
Siz zaferi hemen istediniz, dedi Büşra. Ben ise doğru anı bekledim.
Bir an tereddüt eden Kerem Bey, ağır ağır satranç takımını ona doğru itti.
Sözüm söz. Satranç takımı artık senin.
Büşra başını iki yana salladı.
Satranç tahtasını istemiyorum.
Peki, ne istersin?
Gözleri cesurca parladı Büşranın:
Bana fırsat verin. Akılla değer görmeyi, görüntümle değil.
O an Kerem Bey bir gerçeği kavradı: Karşısındaki kız, ona altından çok daha değerli bir ders vermişti.




