Nefretten Aşka: Bir Türk Hikayesi

Nefretten Sevgiye

Benim köpeklerle aram hiç iyi olmamıştı. Hatta çocukluğumdan beri nedenini bile hatırlıyorum: Şişman, kızıl saçlı, gözlüklü bir ilkokul birinci sınıf öğrencisiydim o yıllarda. Sıradan bir günün sonunda, ders kitapları ve defterlerle dolu ağır bir çantayla evimizden biraz ilerideki boş araziden geçerken bir köpek sürüsü beni sardı.

Sürünün lideri ince uzun, siyah tüylü, ağzında kestane rengi lekeleri olan bir sokak köpeği tam karşıma dikilmiş, gözlerimin içine bakıyordu. O an hem ağlıyor, hem de köpekleri yalvararak bırakmaları için ikna etmeye çalışıyordum. Okulda yemediğim sucuklu sandviç parçalarını bile önlerine attım ama köpeklerin umurlarında olmadı.

Ne zaman uzaklaşmaya kalksam, lider köpek üst dudağını havaya kaldırıyor, beyaz-sarı dişlerini göstererek uğuldayan bir sesle hırlıyordu.

Sürü beni o arazide iki saatten fazla bir süre çemberin içinde tuttu. Sonra birdenbire lider köpek, sağ kulağını geriye döndürdü, bir şey dinliyor gibi oldu ve sessizce koşarak ormandaki ağaçlığın içine girdi. Diğer köpekler de onu takip ettiler; ince uzun bir zincir oluşturup ardı sıra ormanda kayboldular.

Gözlerimi sildim, çantamı iyice kavrayıp evin yolunu tuttum.

Ama o gün eve varamadım; bizim, ailem ve bir avuç komşumuzun yaşadığı eski ahşap konak çoktan alevlere teslim olmuştu gaz sobası patlamıştı.

Yangında, babamın dedesi, benim ise dede diye seslendiğim canım dedem hayatını kaybetmişti.

Dedem, bir zamanlar denizciydi; tuzlu rüzgârlarla, dalgalarla yoğrulmuş bir adamdı. Sakalı bembeyaz olurdu; sadece yılbaşından sonra bir kez traş eder, sonrasında tekrar uzatır ve örgü yapar, bazen de lastik tokayla bağlar ya da örgüsünü kulağının arkasına atardı. Ona dede derdim; odada gezindiğinde burnuma deniz ve tütün kokusu gelirdi.

Dedemin kaybından ve köpeklerle yaşadığım o unutulmaz olaydan sonra uzun süre kekeme kaldım.

Köpeklerle ikinci kez karşılaştığımda ise artık büyümüş, gözlük yerine lens takan, sıska bir ortaokul öğrencisiydim. O gün okuldan çıkınca sınıfın en güzel kızı Esin Yalçın ile evine kadar yürüyüş yapmak istemiştim. Esinin peşinden okulun serseri çocuğu, dokuzuncu sınıfta üst üste ikinci yıl kalan Sertaç da koşuyordu; okulun neredeyse tamamı ondan çekinirdi, ama ben Esinin yanında yürümeyi göze almıştım.

Aniden önümüzde kocaman bir köpek çıktı, hırlayarak beni Esinden uzaklaştırmaya çalıştı. Ben de yavaşça geri çekilmekten başka bir şey yapamadım. Esin köşeyi dönüp kaybolunca köpeğin tehditkâr tavrı da bitti.

Ertesi gün matematik dersinde bir not aldım. Sadece üç kısa cümle vardı:

Peşimden gelme. Dün Sertaç seni dövecekti. Kusura bakma.

O günden sonra Esinle arkadaşlığımız başlamadan bitti, köpeklerden iyice soğudum.

Yıllar geçti, büyüdüm. İyi bir eğitim aldım, bir süre sonra kendi işimi kurdum; başarılı işler çıkardım, güzel paralar kazanmaya başladım, önemli insanlarla tanıştım. Kısa süre sonra özel hayatım da yoluna girdi. Güzel Esin, artık Yalçın soyadını bırakmış, eşim olmuştu. Harika bir oğlumuz oldu ona rahmetli dedemin adını verdik: Metin. Henüz sekiz aylıktı ve konuşamıyordu. Ama parkta pusetinde otururken, karşıdan geçen her köpeğe gülümser, Hav hav! diye seslenirdi.

O pazar günü oğlumla parka gitmiştik. Yavaş yavaş puseti iterken Metine kuşları anlatıyordum. Kuşlara yem bırakıyorduk birlikte. Fındık alıp yanıma gelen sincabı bile el yordamıyla beslemiştik.

Dönüş vakti gelmişti. Parktan çıkınca puseti yaya geçidine doğru çevirdim ve ışıklar yeşile dönünce geçmek için adımımı attım.

Ama nereden fırladıysa deli bir dachshund sapsarı, basık burunlu bir köpek önümüzü kesti! Çılgınca havlayarak neredeyse geçişimize engel oluyordu. Biraz daha dayansa ses telleri patlayacak sanırdınız.

Aynı saniyede, pusete bir iki santim uzaklıkta bir araba hızla yanımızdan geçti! Az kalsın üstümüzden geçecekti! Araba duramayınca karşıdaki çimenlere çıktı, bir aydınlatma direğine çarparak durdu.

İçinden çıkan birkaç genç, panik halinde koşarak kaçtılar.

Ben ise öylece kalakaldım, elimdeki pusetin sapı titriyordu. Kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu.

Köpeğin ise izi bile kalmamıştı. İnsanlar arabaya doğru koştu. Biri bana yaklaşıp kolumdan tuttu:

İyi misiniz beyefendi? Puseti araba vurmadı değil mi?

Başımı iki yana salladım, Hayır, her şey yolunda, anlamında mırıldandım.

Olayın şaşkınlığıyla eve nasıl döndüğümü hatırlamıyorum. Eşime bu hikâyeyi anlatmadım, onu korkutmaya gerek yok dedim içimden. Her şey yoluna girdiği için susmayı tercih ettim. Ama o gün, o köpeği hatırladıkça kalbimde bir kıpırtı hissettim. Belki de ilk kez bir köpeğe şükran duydum. O gün oğlumu kurtaran oydu.

Akşama kadar düşündüm, köpeklerle ilgili yaşadığım üç büyük olayı Aslında onlar beni korkutmaya, tehdit etmeye çalışmamıştı; aksine kendi dilleriyle beni hep korumuşlardı. Esin, dalgın halimi merak etmiş olmalı ama sormadı.

O akşam hep birlikte apartman bahçesine çıktık, uyumadan önce hava almak için. Arka taraftaki bankın etrafında bir kalabalık vardı. Oradan geçerken komşuların konuşmalarını duydum:

Şimdi buna ne yapacağız? Kim alır ki böyle bir köpeği?

Merakla, komşumun omzunun üstünden baktım; bankta bir kutu vardı ve kutunun içinde minicik bir yavru köpek. Gözleri doğuştan yoktu, muhtemelen genetik bir bozukluktu. İnsanlar alçak sesle konuşuyordu. Esin pusetiyle ileride durmuş, beni bekliyordu.

Şimdi ne olacak bu yavruya?
Kim sahip çıkar ki böyle sakat bir canlıya?
Ben alamam vallahi, içim el vermez diye fısıldaşıyordu komşular.

Bankın kenarına yanaştım. Kutudaki minik köpek çikolata rengindeydi; hafifçe inliyordu, kafasını çevire çevire annesinin kokusunu arıyordu.

Ama o sıcak, koruyucu vücut yanı başında değildi.

Bir an duraksadım, sonra kararlı bir şekilde boynumdaki atkıyı çıkardım malum, bahar dese de sabah akşam epey serin oluyor.

İki elimle dikkatle minik yavruyu koltuk altından kaldırdım; arka bacakları da biraz eğriydi.

Arkamdan bir kadın ah dedi, hatta ağladı galiba.

Kör yavruyu atkımla sardım, yeni doğmuş bir bebek taşır gibi kucağıma alıp kendi kendime konuştum:

Evet, minik dostum, sanırım artık sıra bende. Hadi gel, seni annemizle tanıştırayım. O iyi kalplidir, buzdolabında senin için süt de vardır mutlaka.

Karşıda, pusetteki oğlumun yanında duran, sevgi dolu gözlerle bana bakan genç ve güzel kadına, eşime doğru yürüdümYavaşça bahçeden çıkıp apartmana yöneldim. Arkamda birkaç fısıltı, meraklı bakışlar kaldı ama kulak asmadan, içimde huzurla, minik köpeği göğsüme bastırarak eve yürüdüm. Kapıyı açınca Esin ve Metin şaşkın bir sessizlikle bana baktı. Oğlumun gözleri köpeğe mıhlanmıştı; minik elini uzatıp tüylerini okşadı.

Esinin dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. Yeni bir konuğumuz mu var? dedi usulca.

Başımı salladım, Evet, dedim, sesim titrek ama kararlı. Bugün yardıma ihtiyacı olan biriyle karşılaştım. Sanırım hayat bize bir iyilik halkası örmeye çalışıyor.

O gece evimizde, süt ve sevgiyle dolu bir masa kuruldu. Gözleri olmayan o minik köpek, annesinin sıcaklığını bulmasa da yeni bir ailenin yumuşaklığında huzuru buldu. Metin yanına yattı, küçük pencesini tuttu; Esin başını okşadı.

Ben ise bir köpekten korkan o eski çocuğun artık olmadığını hissettim. Dedenin hikâyelerinde söylediği gibi, sevgi her yarayı sarıyor, her korkuyu zamanla iyileştiriyor demek ki.

Belki de hayatımız boyunca içimizde taşıdığımız o lüzumsuz korkular, bizi bir gün gerçek sevgiye hazırlıyordu. O gece, evimizin bir köşesinde, artık bizimle yaşayan minik, kör bir köpeğin huzurlu nefesiyle uykuya daldım.

Ve nihayet, yıllar sonra, içimde hep mahcup bir yankı gibi dolaşan eski korkunun yerine, derin ve temiz bir sevgi doldu.

Rate article
Lifequest
Nefretten Aşka: Bir Türk Hikayesi