Bir kedi camiye girdi ve mihrapta uzandı – imam her şeyi anladı

Sabah ayini her zamanki gibi sükûnet içinde geçiyordu. Tanıdık dualar, bildik yüzler çoğunluğu yaşlı kadınlar, on kişiyi geçmez. Yirmi üç yıldır görevdeydim artık, ve hafta içi bir günde, caminin birdenbire insanla dolmasını bekleme huyumdan çoktan vazgeçmiştim.

Neredeyse ayini bitirmiştim ki, giriş kapısının sessizce gıcırdadığını duydum.

Başımı kaldırdım ve olduğum yerde donakaldım.

Caminin orta koridorundan, sanki evinde yürür gibi ağır ağır bir kedi geliyordu.

Gri, uzun tüylü, göğsünde beyaz bir leke var. Kuyruğunu havaya dikmiş, emin adımlarla, nereye gittiğini biliyor gibi yürüyordu.

Mümin kadınlar kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar kimi elini alnına götürdü, kimi Allah Allah dedi. Ama kedi hiç istifini bozmadan ikonların, mumların önünden geçti, doğrudan mihrap önüne yerleşti.

Kıvrılıp yattı, başını patilerine koyup dondu kaldı. Sadece sarı gözleri açıktı, dalgın dalgın bana bakıyordu.

İçimde bir yer burkuldu.

Onu tanımıştım.

Allahım, buraya nasıl geldi bu kedi?

Ellerim titredi. Gözlerimi bir an kapattım. Odaklanmak istedim ama, zihnimde birden Fatma Hanımın yüzü canlandı.

Sessiz, yaşlı bir kadın. Gözleri yorgun, yumuşak bakışlıydı. Şehrin kenarında eski bir apartman dairesinde tek başına yaşardı. Her pazar camiye gelirdi ağır ağır, bastonuna yaslanarak ama hiç aksatmadan.

Ve apartman girişindeki kedileri hep beslerdi.

Onlar da Allahın yarattığı canlılar, hocam, demişti, son ziyaretimde. Onlara da merhamet etmek lazım, değil mi?

Ve Minnak, onun en sevdiklerinden biriydi. Gri, uzun tüylü bir kediydi. Fatma Hanım daha yavruyken bulmuştu, elleriyle büyütmüştü. Kedi de ona o kadar bağlıydı ki, hiç yanından ayrılmazdı.

Son ziyaretimde üç hafta kadar oldu sanırım Minnak pencere kenarında oturuyordu, bakışlarını hiç Fatma Hanımdan ayırmıyordu. Sanki bir şeyleri anlıyormuşçasına.

Hocam, demişti o gün Fatma Hanım hafifçe fısıldayarak, Bana bir şey olursa, Minnakı yalnız bırakmayın. O, çok akıllı bir hayvan.

Yalnızca başımı sallamış, elini hafifçe tutmuştum.

Ve işte şimdi, Minnak mihrapta yatıyordu.

Her şeyi anlamıştım. İçim buz gibi olmuştu.

Ayin biterken sanki sislerin arasında gibiydim.

İçimde sürekli yankılanan tek bir düşünce vardı: Hemen gitmeliyim. Şimdi.

Aheste aheste dağılıyordu cemaat. Herkes mumlarını alıp çıkarken birkaç kişi dönüp kediyi süzdü hala yerinden kımıldamamıştı.

Hocam, bu kedi diye başlayan oldu ama elimi salladım:

Sonra bakarız. Her şeyi sonra konuşuruz.

Cübbemi çıkardım, sade cüppeyi giyerken ellerim öylesine titriyordu ki, düğmeler hemen kapanmadı.

Allahım, keşke yanılıyorumdur.

Ama tüm bedenimle biliyordum ki, yanılmıyorum.

Minnak başını kaldırdı ben yaklaşınca. Göz göze uzun uzun baktık, hafifçe miyavladı.

Sanki Anladın mı? İyi, der gibiydi.

Gel, dedim fısıltıyla elimi uzatarak.

Kedi esnedi, ardından kapıya yöneldi. Ben de peşinden çıktım.

Hava kapalıydı. Rüzgar çıplak dalları sarsıyordu, yere düşen kuru yaprakları oradan oraya savuruyordu. Fatma Hanımın evine yürümek on beş dakika kadar sürer.

Adımlarımı hızlandırmıştım, acele ediyordum. Minnak geri kalmadan, kuyruğu havada bana ayak uyduruyordu.

Yetişebilsem keşke

Ama içimden bir ses biliyordu ki: Eğer kedi camiye gelip mihrapta yatmışsa, demek ki olan olmuştu.

Yol boyunca, Fatma Hanımın cam kenarında battaniyesine sarılmış şekilde oturuşunu, beni görünce gülümsemesini, titrek elleriyle dua edişini düşündüm.

Biliyor musunuz hocam, demişti o üç hafta önce, Korkmuyorum, samimi söylüyorum. Hayatım güzel geçti, eşimi çok sevdim. Bir kızım vardı, bir de torunlarım, gerçi uzakta, sık göremiyoruz. Rabbim bana hep merhamet etti. Hiç yalnız bırakmadı.

Yine bırakmaz, demiştim.

İç çekmişti:

Ona güvenim tam. Fakat yine de yalnızlık zor. Minnak var tabii ama, ev çok sessiz oluyor.

O an sözlerinin önemini kavrayamamıştım sadece teselli etmiştim. Meğer belki de veda ediyormuş, anlayamamışım.

Nihayet tanıdık apartman önünde durdum eski, boyası dökülmüş. Kapı zili bozuktu, asansör yine çalışmıyordu.

Korkuluklara tutunarak, aceleyle üçüncü kata çıktım. Kalbim, telaştan mı korkudan mı, güm güm atıyordu.

Minnak, kapının önünde durdu ve oturdu.

Nazikçe kapıyı çaldım.

Bir. İki. Üç.

Sessizlik.

Zili bastım kuruması geçmiş, cılız bir ses apartmana yayıldı.

Cevap yok.

Fatma Hanım! Ben, camiden hocanız! diye seslendim.

Hiçbir ses yoktu.

Kapıya kulağımı dayadım. Belki de duymuyordu, yaşlılıkta işler işte

Ama içerisi fazlasıyla sessizdi.

Çömelip Minnaka baktım. O, kapıdan gözünü ayırmıyordu.

Ellerim titreyerek telefondan mahalle muhtarının numarasını çevirdim geçen sene camide çıkan tatsız bir olayda yardıma gelmişti.

Alo, Mustafa Bey? Ben caminin hocası. Acil bir durum var, yaşlı bir kadın kapıyı açmıyor, endişeleniyorum Kapıyı açtırmamız gerekiyor.

Sakin bir sesle cevap verdi:

Adres?

Cumhuriyet Mahallesi, 32 numara, üçüncü kat, 7 numaralı daire.

Anlaşıldı, az sonra ordayım.

Telefonu kapatıp, apartman zeminine sırtımı yaslayarak oturdum.

Minnak başıma gelip, cübbeme sürtündü, hafifçe mırladı.

Çok akıllısın, dedim. Beni çağırmaya gelmişsin.

Kedi yanıma kıvrılıp uzandı.

Beraber bekliyorduk.

Sonra düşündüm Fatma Hanımı ne kadar seyrek ziyaret ettiğimi, onun halini belki olduğundan iyi sandığımı, belki de beni beklediğini görememiş olmayı Affet beni Fatma Hanım, affet.

Yaklaşık on beş dakika sonra Mustafa Bey geldi.

İri yapılı, yorgun yüzlü bir adamdır. Merdivenleri çıkarken beni yerde otururken görünce şaşırdı:

Hocam, ne oldu?

Fatma Hanım açmıyor. Korkuyorum ki dedim, sesi zor çıktı.

Başını salladı, bu tür şeyleri çok görmüştü.

Burada bekleyin.

Kapıyı görevlilere özgü bir şekilde, yüksek sesle çaldı.

Fatma Yıldız! Açın, polis!

Sessizlik.

Çantasından küçük bir levye çıkardı. Nazikçe kapının arasına yerleştirdi, omzuyla kapıya yüklendi.

Ahşap inledi, çıtırtı duyuldu, sonra kilit kırıldı.

Kapı açıldığında, içeriden eski ilaçların kokusu, ağır bir sessizlik yayıldı.

Gözlerimi kapatıp, dua ederek içeri girdim.

Antre bildiğim gibiydi. Askıda Fatma Hanımın eski kahverengi paltosu duruyordu. Girişte terlikleri, düz ve düzenli.

Küçük koridorun sonunda sağda oturma odası vardı.

Mustafa Bey odayı açtı ve durdu.

Ben de omzunun ardından baktım.

Kalbim kütlesini kaybedip boğazıma düğümlendi.

Fatma Hanım, pencere yanında koltuğunda oturuyordu. Üstü battaniyeye sarılıydı. Elleri göğsünde kenetli, başı biraz arkaya yatık.

Uyuyor gibiydi.

Ama yüzü donuktu, cansız.

Allahım, dedim içimden.

Mustafa Bey derin bir nefes alıp nabzına dokundu, başını salladı:

Epey olmuş. Üç gün, belki daha fazla.

Üç gün

Kapıda diz çöküp oturdum.

Üç gün boyunca bu evde yalnız yatmıştı. Kimse arayıp sormamıştı.

Kızı başka bir şehirde. Torunlar? Onlar da uzakta. Komşular? Kim fark ediyor ki artık.

Yalnızca Minnak

O hiç ayrılmamıştı yanında. Hatta pencere açıktı, isterse çıkabilirdi, ama o gitmemişti.

Her şeyin farkına varınca, gelip camide beni bulmuş, haber vermişti.

Yakını mıydınız? diye sordu Mustafa Bey.

Evet, dedim soluğum daralırken. Cami cemaatimdendi. Çok iyi bir insandı.

Yakınlarına haber verelim. Evraklar nerededir sizce?

Yatak odasında, masasında olabilir. Kızının numarası bende var, ben arayabilirim.

Başını salladı:

Ben de ambulansı çağıracağım.

Yanına gittim. Yüzünde huzurlu bir ifade vardı.

Acı çekmemiş. Allah onu sessizce almış, muhtemelen uykusunda.

Affet beni, diye fısıldadım. Daha önce gelmediğim için affet.

Elim kendiliğinden, saçlarına dokundu.

Sonra dua okumaya başladım. Kelimeler ve göz yaşları peşi sıra aktı.

Kapı aralığında Minnak oturuyordu. Gözünü bir an olsun hanımından ayırmadı.

Ve o an fark ettim ki, Minnak, Fatma Hanımı onun akrabalarından çok daha fazla seviyormuş.

Her şeyden çok.

O yanında son nefesine kadar kalmıştı.

Sonra da bırakmamış, camiye kadar gelip yardım istemişti.

Onun önünde diz çöküp, Minnakı kucağıma aldım.

Hiç direnmedi. Göğsüme sokulup hırıltılı bir mırıltı çıkardı.

Geçti güzelim, dedim. Söz, ona sahip çıkacağım. Onu dini vecibelere uygun defnedeceğiz. Bundan sonra sen de benimle kalacaksın, olur mu?

Ağladım.

Gözyaşlarım yumuşacık tüylerine damlıyordu. Ben Minnakı okşarken, gerçek sevginin sözde değil, davranışta olduğunu düşündüm.

Fatma Hanımı üç gün sonra defnettik.

Kızı geldi solgun, gözleri şiş, siyahlara bürünmüştü. Torunlarını getirememişti uzaktalarmış, bir de okul varmış.

Yanıma yirmi kadar cemaatten kadın geldi, onlar da yaşlı amcalar sessizce dualar, telkin okundu.

Defni ben yönettim. Duaları okurken, Fatma Hanımın kefenli yüzüne bakıyordum.

Affet beni, adını andığım kul. İlgisizliğim, soğukluğum için

Tabutun dibinde, caminin soğuk taşında, yine Minnak yatıyordu.

Sabah evden çıkıp, tabut taşının başına gelmişti.

Orada kıvrılıp yattı, uzaklaşmadı.

Kızı onu kovmak istedi, maşrapayla salladı:

Kov şunu! Burada yeri yok!

Ama elini tuttum:

Bırakın, veda etsin sahibine, dedim.

Kadın, yüzüme bakınca sustu.

Mezarlığa da Minnakı götürdük, tek başına bırakmaya gönlüm razı olmadı. Tüm yol onu kucağımda tuttum.

Mezar başı, taze toprak, ham bir tahta haç. Küçük bir heykel.

Kızı yanıma gelip teşekkür etti:

Allah razı olsun hocam. Buldunuz, haber verdiniz.

Benden değil, Minnaktan isteyin duanızı, dedim. O geldi beni buldu.

Kadıncağız bir an izinle Minnaka baktı, tuhaf bir ifadeyle.

Siz alın, ben bakamam. Hem alerjim var, dedi sonunda.

Zaten yanımda kalacak, dedim.

Kadın başını salladı, dönüp annesinin mezarına bile bakmadan uzaklaştı.

Ben ise bir süre daha orada kaldım.

Islak toprağa, kahverengi tahta haça bakıyordum.

Fatma Hanım. Sessiz, yalnız.

Kaç tane böyle yaşlı var ki bu şehirde? Evlerinde ya da apartmanlarında yaşlanıp sessizce çekip gidiyorlar. Kimse fark etmiyor. Kimsenin umurunda değil.

Sadece kediler ve Allah.

Minnakın başını okşadım.

Hadi gidelim evimize?

Belli belirsiz mırıldandı.

O günden sonra camide, mihrap kenarında, her zaman gri tüylü bir kedi uyuyordu artık.

Cemaatten insanlar ona hep bir şeyler getiriyor, başını okşuyor, fısıldıyorlardı:

Ne uslu, ne güzel yürekli hayvan.

Ben ise sessizce tebessüm ediyordum.

Akşamları ise, uyumadan önce koltuğuma oturur, Minnakı kucağıma alır, yumuşak tüylerini okşardım.

Kedi gözlerini kapatıp mırlardı.

Ve gözlerinde lambanın yumuşak ışığı yansırdı; sıcak, sönmeyen, huzur doluZaman geçti. Mevsimler değişti, bahar dallara yeni tomurcuklar, camiye yeni yüzler getirdi. Bense hep oradaydım; sabah ayininde sessizce dua edenlerle birlikte, mihrapta uyuyan Minnakın huzuruna karışmış cılız bir inanç gibi. Camiye her girişimde gri tüyler kıpırdar, sarı gözler beni karşılardı. Arada bir, Fatma Hanımın ak pak sesi kulaklarımda çınlardı: Merhamet gerekir, hocam Unutmayın.

Bir sabah, eski cübbemi giyip minberden dua ettiğimde, minnacık bir patinin omzuma dokunduğunu hissettim. Döndüm, Minnak başını hafifçe bana sürttü, iki parmağım arada kayboldu. O an anladım ki Fatma Hanım yalnız gitmemiş, dünyaya minik bir iyilik gölgesi bırakmıştı. Ve bizben, cemaat, Minnakbu gölgenin huzurunda, eksik ahşaplarla, yarım dualarla birbirimizi onarmaya uğraşıyorduk.

Bazen, sabah erken, kilidi açıp camiye ilk adımımı attığımda mihrapta yatan tüyleri görünce içim hüzün ve sıcaklıkla doluyor. Şehirde nice yalnız yaşlı olduğunu, nice Minnakın bir gün bir kapının önünde bekleyeceğini düşünüyorum.

Belki de kutsallık, duaların sözcüklerinde değil; bir hayvanın sadakatinde, bir komşunun sessiz merhametinde, soğuk cami taşında paylaşılan bir dürümlük mamada saklıdır. Kimse duymasa da, kimse görmese de, bazen bir kedi, kaybettiğimiz insanlığı gizlice yerimize taşır.

Ve işte böyle; şimdi her sabah, namazdan sonra mihrapta Minnakla baş başa oturur, yumuşacık tüylerine dokunduğumda içimden dua ederim: Allahım, bir gün ben de gittiğimde, ardımda küçük bir iyilik hatırası bırakabileyim Bir kedi kadar sadık, bir Fatma Hanım kadar huzurlu.

Sabah güneşi camiden süzülürken Minnak mırlardı. Ben gözlerimi kapatıp dua ederken, usulca yanımda uyurdu. Bir insanın ardında kalan, belki de en gerçek miras buydu: Görülmeyen iyilik, unutulmayan sadakat, başıboş bir kedinin mihraptaki mırıltısı.

Ve dua biterdi; Minnak gözlerini açar, ben gülümserdim.

Hayat olurdu böyle bazen bir patide, bazen bir gözyaşı damlasında, çoğu zaman ise birbirimize sessizce sarılabilmekte saklı.

Rate article
Lifequest
Bir kedi camiye girdi ve mihrapta uzandı – imam her şeyi anladı