Milyoner, hizmetçisine altın bir satranç tahtası hediye etme vaadiyle onu küçümseyip alay etmek için satranç oynamayı teklif etti

Vaktiyle, İstanbulun eski konaklarından birinde, zengin fabrikatör Sami Beyin göz kamaştırıcı salonunda herkes genç hizmetçi kızı sıradan biri sanırdı. Meryem, sessiz ve işini bilen, adeta gölgeler arasında kaybolan biriydi. Ne gelen konuklar, ne aile üyeleri onun geçmişiyle ilgilenmezdi; sanki o da duvardaki eski yağlıboya tablolar ya da mermer vazolar gibi, yalnızca dekorun parçasıydı.

Bir bahar günü, Meryem toz almak için salonu toparlarken, gözleri altın ve gümüşten ince ince işlenmiş gösterişli satranç tahtasına takıldı. Pırıltılı taşlar camdan süzülen gün ışığıyla parlıyordu. Meryem, derin bir hayranlıkla onlara bakakalmıştı.

O sırada Sami Bey, zarif merdivenden ağır adımlarla inerken Meryemin bakışını fark etti. Dudaklarında kibirli bir gülümseme belirdi: Bu kız altına tamah ediyor, diye düşündü.

Satranç tahtamı mı seyrediyorsun? dedi, sesinde hafif bir alayla.

Meryem afallayarak döndü. Evet efendim.

Sami Bey omuz silkti. Peki, satranç oynamayı biliyor musun?

Bilirim efendim.

Adamın ilgisi artmıştı; merakı eğlencesine karıştı. Harika. O halde benimle bir parti oynar mısın? Eğer beni yenersen, tahta senin olsun.

O kahkaha atarak masaya oturdu; zira karşısındaki saf, yeteneksiz bir hizmetçiden fazlası olamayacak gibiydi. Meryem ise tam karşısına geçip sakince oturdu. Ne kendisini küçük görüyordu, ne de tereddüt ediyordu.

Oyun başladı. Önce Sami Bey kendine emindi, hamleler soylu ve saldırgandı. Ama beş dakika geçmeden fark etti ki, yaptığı her hamleyi Meryem ince ince bertaraf ediyordu. Her adımı planlı bir cevapla karşılanıyordu.

Kısa sürede şunu fark etti: Sade bir hizmetçi sandığı kız, satrancın inceliklerini büyük bir maharetle uyguluyordu. Basit bir taşını feda ederken bir anlık dikkatsizlik zannedip başını salladı, fakat birkaç hamle sonra vezirinin ince bir tuzağa düşürüldüğünü idrak etti.

Sami Bey, perişan bir halde kafasını kaldırdı. Oyun bir müddet daha devam etti ama artık üstünlük net şekilde Meryemdeydi. Sami Beyin hamleleri dağılırken, Meryem her adımda köşeyi daha da sıkılaştırdı.

Sonunda başını kaldırıp sessizce ilan etti:

Şah mat, efendim.

Sami Bey donup kaldı; gördüklerine inanmakta güçlük çekiyordu.

Nasıl oldu bu? Beni nasıl yendin? dedi, hayretle karışık bir öfke sesinde.

Meryem yavaşça cevapladı, sesi ne alçak gönüllüydü, ne de böbürlenen:

Çünkü siz benim altına hayran olduğum sandınız. Ben ise sadece oyunu izliyordum.

Bir süre sessizlik oldu; salona eski köşklerin gölgeleri çökmüş gibiydi.

Babam bana küçükken öğretti satranç oynamayı, diye ekledi Meryem. Derdi ki, satrançta ne zenginlik, ne gurur fayda eder; sabırla düşünmek ve beklemek önemliymiş.

Sami Beyin yüzündeki öfke yavaşça yumuşadı.

Siz hemen kazanmak istediniz, dedi sessiz bir saygıyla. Ben ise zamanımı bekledim.

Artık Sami Beyin bakışları değişmişti. Karşısında artık sıradan bir hizmetçi değil, aklı ve stratejisiyle kendini gösteren bir kadın vardı. Tahtayı nazikçe ona itekledi.

Söz verdim, tahta artık senin.

Fakat Meryem başını salladı.

Tahtayı istemiyorum, dedi.

Peki ne istiyorsun?

İçten bir ifadeyle cevapladı: Fırsat istiyorum. Zihnimle değer görmek, dış görünüşümle değil.

İşte o an Sami Bey, altının parıltısından bin kat daha kıymetli bir ders aldığını anladı.

Rate article
Lifequest
Milyoner, hizmetçisine altın bir satranç tahtası hediye etme vaadiyle onu küçümseyip alay etmek için satranç oynamayı teklif etti