Kocam, onu komik bir durumda görmemden pek hoşlanmazdı; neticede, ağırbaşlı ve sert bir adamdı. Ama yıllar önceydi; işte o gün, yine meraktan sessizce banyoya göz attım. Gördüklerimden o kadar mest olmuştum ki hemen duvarın arkasına geçtim, kahkahamı zor tuttum. Çünkü içeriden şöyle mırıldanıyordu:
“Eğer iyi bir kediysen miyav de!
Eğer şahane bir kediysen miyav de!
Eğer en sevilen kedimizsen miyav de!”
Kocam, usulca söylenerek kedimizi yıkıyordu. Normalde bizim Tekir yıkanmaktan hiç hoşlanmaz; tırmalar, kaçar, bağırırdı. Ama bu sefer ya şarkıyı sevmişti ya da şaşkınlığından kalakaldı.
“Sırtını temizleyelim, miyav de…
Patiğini yıkayalım, miyav de…
Kuyruğunu köpürtelim, miyav de…”
Miyav, diye neredeyse fısıltıyla cevapladı Tekir.
Ben o anda duvarın dibinde adeta gülmekten yerlere yatıyordum. Hâlâ keşke o sahneyi telefonla çekseydim, diyorum; ama galiba o anı ölümsüzleştirsem, yaşatmazlardı beni!
Ne oldu Tekir, beğenmedin mi? İstersen başka bir şarkı söyleyeyim, dedi kocam.
Miyav, dedi bizimki.
Bir süre sessizlik oldu, sonra kocam Tekiri sabunlarken usulca başka bir şarkı söylemeye başladı:
“Yine yağmur çiziyor pencere camıma
Senin hüzünlü silüetini, Madonnam…”
Gülmekten gözümden yaşlar akıyordu. O anda içimi bir burukluk da kapladı: Kocam bana hiç şarkı söylememişti, pek romantik bir adam değildir aslında, başka güzel huyları vardı tabii. Ama işte, kediye serenat söyleniyordu resmen! Kıskanmadım desem yalan olurdu, ama o kadar komikti ki fazla takılamadım.
Derken Tekir yine minicik bir miyav çıkardı, kocam bu sefer “Uçan Balonlar”ı mırıldanmaya başladı.
Artık tutamadım kendimi; bir an daha beklesem, her şey meydana çıkacaktı. Zamanı gelmişti artık odaya sinsice geçmenin, çünkü yıkama işleri bitiyordu, kocam havluyu hazırlamıştı bile.
Daha toparlanamadan, birden arka planda;
“Dırt-zırt televizyon,
Dırt-zırt televizyon,
Dırt-zırt televizyon…”
Deyince, ben de dayanamayıp tamamladım şarkıyı:
Ve iki Fixi içinde!
Bunu derken bir yandan kahkahalar arasında odaya sürünerek kaçtım. Ne söylendiklerinden sonra haberim var ne de hâlim kaldı; gülmekten kendimden geçmiştim. Birkaç dakika sonra iki ciddi, surat asık delikanlı (kocam ve Tekir tabii) salona uğradı, bana öyle bir bakış attılar ki… Ben de yastığa kafamı gömdüm, sadece içimden sarsılarak gülüyordum.
Sonra, kocam ve Tekir, pek de ciddi bir tavırla, başlarını dik tutup mutfağa geçtiler. Biz böyle bir aileydik işte o zamanlar; şakalaşmalarımızın tadı damağımda kaldı. Kim derdi ki bir gün bu sahneleri özlemle hatırlayacağımO günden sonra ikisinin arasında gizli bir anlaşma varmış gibi oldu. Ne zaman Tekir banyoya yanaşsa, kocam hafifçe boğazını temizler, mırıltılı bir şarkıya başlardı; ben de uzaktan dinler, gizlice gülümserdim. Sonraları, bir akşam sofrada sessizlik yaşandığında, kocam gözümün içine bakıp kısık sesle sordu:
Hangimizi daha kıskandın; beni mi, Tekiri mi?
Ben cevap vermeden Tekir koluma sürünüp bir kez olsun miyavladı. Gözlerimde yaşlarla gülüp ikisini de sarıldım; belki de her eve lazım böylesine sıcak, küçük sırlar ve şarkılar. Şimdi hâlâ o melodiler evimizin içinde yankılanır; banyodan bazen Tekirin mırıldanması duyulur hâlâ, belki de aşkın en güzel hali budur: Bir şarkı, bir miyav, bir kahkaha… Ve hayat, tam orada yeniden başlar.




