Bir zamanlar, askeri akademide ders veren bir doktor hanım vardı. Tüm hayatı boyunca çocuk hastanesinde çalışmış biri. Geçmişte başından geçen ilginç bir olayı anlatmıştı bize. O da şu: Kendi çocukları neredeyse tüm bulaşıcı hastalıkları kapmış, üstelik anneleri doktor olmasına rağmen. Sürekli evde küçük bir virüs festivali yaşanıyordu adeta, düşünüyor musun? Çocuklar da maşallah çok hareketli, hayat dolu tipler ama sürekli bir hastalık hali vardı.
Tabii doktor hanım, eve geldiğinde ilk işi elini yüzünü yıkamak, duş almak, üstünü değiştirmek oluyordu. Temizlikle ilgili hiçbir sıkıntı yok. Yine de çocuklar ne hikmetse, hastanede tedavi ettiği hastalıklara yakalanıyorlar. Hatta ne zaman daha zor bir vaka varsa, o gün eve gitmeden, içinden “Aman bugün çocuklar kesin yine hastalanacak” diye hissediyormuş. Vitamin de veriyor, çocukları kampa götürüp havalandırıyor ama nafile! Anne yorgun, çocuklar hasta, ne yapacağını şaşırmış bir haldeydi. Artık iyice umutsuz bir hale gelmişti ki…
Bir gün doktor hanım, hastanede çok yoruluyor. İnanılmaz zor bir gün geçiriyor. Eve gitmekten bile korkuyor, çünkü yine çocukların hastalanacağından endişe ediyor. O an, belki de hayatında ilk defa, “Bu sefer eve hemen gitmeyeceğim,” diyor. Kendi kendine “Bir değişiklik yapayım,” deyip, yolunu Bağdat Caddesi’ndeki bir sinema salonuna çeviriyor. O gün Indiana Jones’un filmini oynatıyorlarmış, girip izliyor. Filmden çıkınca hem biraz suçluluk, hem de keyifli bir hisle eve dönüyor. Ve inanmazsın, çocuklar capcanlı, koşturup duruyorlar, hasta değil hiçbiri.
Ondan sonra, başka bir gün de çok yorgun olduğunda, yine hemen eve gitmiyor, bir arkadaşına uğrayıp çay içiyor, bol kahkahalı muhabbet yapıyor. Onda da aynı şekilde, eve döndüğünde çocuklarda tık yok!
Bu olaylar birkaç kez böyle tekrarlanınca, doktorun aklına bir ışık yanıyor: “Demek ki sadece mikroplarla ilgili değil bu iş. Benimle eve gelen bilgi, ruh hali, enerji çocukları etkiliyor,” diye düşünüyor. Hatta bundan sonra, ne zaman zor bir gün geçirse, mutlaka eve gitmeden önce Kadıköydeki o güzel parka uğruyor; biraz çiçeklere, fıskiyeye bakıp, şöyle bir nefes alıyor, sırtını bankta dinlendirip, ondan sonra eve geçiyor. O günden sonra çocuklar resmen taş gibi oldu, ne grip, ne salgın… Ev parladı resmen!
Ve kadıncağız şöyle bir kanaate varıyor: Demek ki mesele sadece mikroplarda değil, eve taşadığımız o ağırlık da çok etkiliymiş. Özellikle kötü bir gün geçirdiysek, hemen o atmosfere sevdiklerimizi katmamak lazımmış. O kötü havayı evde, çocukların üstünde bırakmamak lazım. Yani bazen, ille de moralin bozuk, canın sıkkınsa, eve uğramadan önce bir parkta oturmak, bir filmi izlemek, başka bir şeyle ilgilenmek gerçekten işe yarıyormuş!
Nasıl çalışıyor bu tam olarak, bilmiyorum ama işe yaradığını o kadar çok insan anlatıyor ki… O yüzden, sevdiklerinin yanına gitmeden önce negatiften arınıp, kafanı rahatlatmak en güzeli. Gidip bir dondurma yemek, bir çiçekçiden çiçek seçmek ya da en sevdiğin filmi tekrar izlemek… Sonra evin yolunu tutmak lazım sanırım. Bak valla, doktor hanımın evinin havası bile değişti ya:))O günden sonra doktor hanımın evinde hem hastalıklar azaldı, hem de kahkahalar çoğaldı. Çocukları yine oyuncu, yine meraklı ama artık daha huzurlu, daha neşeliydi. Ve doktor hanım, yıllar sonra bir öğrencisine şöyle dedi: Evine yalnızca ellerini yıkayarak değil, kalbini de temizleyerek gir. Çünkü bazen en bulaşıcı olan, taşıdığın mikroptan çok, içinde biriktirdiğin gölgeler olur. O gölgeleri kapıdan dışarıda bırakınca, evinde güneş hep parlar.
İşte o günden beri, Bağdat Caddesinde, Kadıköy parkında ya da bir sinemada, bir doktor hanımı kısaca soluklanırken görenler, belki de uzaklarda gülüşen çocuklarının sesini bile duymuştur. Çünkü mutluluğun sırrı, bazen eve varmadan, ruhunu hafifletip, umutlarını tazelemekte saklıdır. Ve belki de bu yüzden, en güzel iyileşme bazen eve dönerken başlar.




