Kadın, 63 yaşında: Yedi yıl yalnız yaşadıktan sonra hayatıma bir adam aldım. Üç ay sonra pişman oldum…
Yedi yıl boyunca yalnızdım. Eğer zaman zaman çaya gelen dostlarım ve kedim Şirin’i saymazsak Hayatım sessiz, sakin, huzurlu ve fırtınasız geçiyordu. Birçoklarına tuhaf gelse de, bu düzene gerçekten memnundum.
Bir gün bir arkadaşım aniden şöyle dedi:
Gülendam, hiç korkmuyor musun, tamamen alışırsın diye? Sonra kimseyi hayatına alamazsın.
Sadece güldüm:
Neden almak isteyeyim ki, ben böyle de memnunum?
Söyledim ve sanki unuttum. Ama cümle beynimin bir köşesinde dolanıp durmaya başladı. “Tamamen alışırsın.” Sanki yalnızlık bir hastalık da tez elden tedavi etmeliymişsin gibi.
Sonra bir ay geçti. Tanıdıklarım beni Hayri ile tanıştırdı. Dedim, neden olmasın? Ben altmış üç, o altmış beş. Olgun insanlarız, tecrübeliyiz. Belki kabuğumdaki inadı bir yana bırakmanın zamanı gelmiştir.
Üç ay sürdü. Sonra bir şeyi fark ettim: Yalnızlık, bazen seni duymayan bir ilişkiden çok daha sıcak olabiliyormuş…
Sessizliğin müttefik olduğu zamanlar
O yedi yıl boyunca hiç acı çekmedim. Elbette, boşandıktan sonra bir süre zordu: öfke, hayal kırıklığı, içimde bir boşluk… Ama zamanla her şey dengelendi.
Bir kedi sahiplendim. Cezvede kahve yapmayı öğrendim. Sabahları göğsümde düğümlenen endişeyle uyanmaz oldum. Daha çok okudum, yürüdüm, kendime kulak verdim.
İlk başlarda, özellikle ilk yıllarda alışmak zordu. Lakin gün geçtikçe yalnız yaşamayı ve yalnız hissetmemeyi öğrendim. Bir gün yine aynı arkadaşıma şöyle dedim:
Biliyor musun, gerçekten iyiyim.
O güldü:
Dikkat et, fazla alışma; sonra kimseyi içeri alamayacaksın
Ama bana sadece “herhangi biri” lazım değildi ki. Sıcaklık, saygı, düzgün bir sohbet istiyordum. Sonradan anladım ki, bazı erkekler böyle bir durumda tek bir şey duyuyor: “Yalnız, o halde her şeye razı olur.”
Çiçeklerle ve iltifatlarla geldi
Hayri ile ortak dostlarımız aracılığıyla tanıştık. Dulmuş. Nazik, sakin, herkesin “altın gibi” dediği huyundan; elinin de maharetli olduğundan dem vurmuşlardı.
Hemen hoş davranmaya başladı: Çiçeklerle geliyordu, kahveye davet ediyordu, şakalaşıyordu. “Yaşından çok genç görünüyorsun,” dedi. “Hiç de altmış üç göstermiyorsun.”
Hoşuma gitmişti. Ama içimde bir tedbirlilik hali vardı. Sanki uzun süredir açmadığın bir odayı birden ardına kadar açmışsın gibi; içerisi yabancı ve garip gelir. “Korkma, dene, bir şey olmaz,” diye kendimi teskin ettim.
İlk ay neredeyse aydınlıktı. Beraber yürüyüşlere çıktık, filmleri konuştuk, bazen akşam yemekleri yedik. O kadar ilgiliydi ki, “belki de tüm erkekler aynı değildir” diye kendime itiraf ettim.
Ama o zaman bile ilk huzursuz edici işaretler başlamıştı.
Birinci ay: Küçük ayrıntılar, sözlerden fazlasını anlatır
Bir gün, hemen onun evine taşınmamı istemediğim için gücendi.
Neden bekliyorsun? Artık yirmilik değiliz ki, dedi gülerek.
Ben de öyle hemen suya atlamayı düşünmüyorum, dedim sakince.
O zaman kendi ininde otur, dedi.
Güldüm. Şaka sandım. Ama içimde bir yere not ettim.
Sonra başka cümleler çıktı ortaya:
Çok fazla arkadaşın var. Her gün onlarlasın neredeyse.
Sosyal medyada da mı vakit geçiriyorsun? Ne işin var orada?
Daha az tuz kullanmalısın. Yaş meselesi işte
İlginç olan, tüm bunlar hep bir “sen” olarak söyleniyordu. “Bunu yapmalısın,” “şunu yapmamalısın.” Fark büyük.
Ve en önemlisi, sürekli beni “düzeltmeye” çalışıyordu. Öğretiyor, yol gösteriyor Sanki önümde uzun ömür yaşamış bir kadın değil de, doğru yola sokulması gereken bir öğrenci varmış gibi.
İkinci ay: Işık azalmaya başlar
Yavaş yavaş yoruldum. Bedenim değil, ruhum yorgundu.
Karşımda, sürekli bana büyüteçle bakıp “Burada yanlış yaptın. Şurada da. Hatta her konuda yanlışsın,” diyen biri var gibiydi.
Sabahları yalnızca kendime ayırdığım kahveme bile kıskanır oldu.
Arkadaşımla önceden planlanmış bir buluşmam olduğu için yazlığına gitmek istemeyince alındı. “Daha bir buçuk ay oldu, neden bu kadar mesafelisin,” dedi.
Bir gün açıkça söyledim:
Bazen beni olduğum gibi kabullenmediğini düşünüyorum.
Gülümsedi ve şöyle dedi:
Sana gerçek bir kadın yapmaya çalışıyorum zaten!
İşte o anda içimde bir şey şiddetle yere düştü. Sanki ağırca bir nesne yere çarptı. Sessizce şunu duydum: “Kaç!”
Son kararımı, zaten benim evimde yaşadığım bir sahneden sonra verdim.
Birden haber vermeden geldi. Sadece apartman zilinin düğmesine bastı ve kısa bir şekilde dedi ki:
Geldim, aç kapıyı.
Açmadım.
Gecelikteyim, yoğunum, işlerim var.
Hemen kızgınca cevap verdi:
Cumartesi günü ne işin olabilir? Kendin baş edemezsin ki! Aslında sadece beni görmek istemiyorsun.
Sonra sesi yükseldi, tüm apartman duymuştur muhtemelen. Ardından bir “ne olur ne olmaz” diyerek anahtar isteme girişimi. Sonra bir sessizlik… Ama o huzurlu sessizlik değil, dikenli, küs, alt metinli bir sessizlik: “Sen her şeyi mahvettin.”
O gece, uzun zamandır ilk kez rahat uyudum. Telefon çalmadan, baskı olmadan, birilerinin beklentisine göre “daha iyi bir versiyon” olmak zorunda kalmadan; beni anlamaya zahmet etmeyen birine başka türlü görünmeye uğraşmadan.
Sonrası: Yeniden kendin olmak
Ağlamadım. Elimde telefonla gece oturmadım, arkadaşlarıma “Acaba ben mi hatalıyım?” diye sormadım.
Sadece masama oturup kendime bir mektup yazdım. Çok kısa. Sadece bir düşünce:
“Hiç kimseye borcun yok. Senin sessizliğin boşluk değil. Orası sana saygı duyulan bir alan.”
Sonra kendime bir Türk kahvesi yaptım, balkona çıktım, kitap açtım. Ertesi gün bir arkadaşımla tiyatroya gittim. Ardından yoga kursuna yazıldım.
Yavaş yavaş eski ritmime döndüm. Gerilim olmayan, sürekli açıklama yapmak zorunda kalmadığım o sakin hayata…
Bu üç ayda ne öğrendim?
Bazen yalnızlık, bir tür cezaymış gibi gelir. Hele de altmışından sonra, her taraftan:
“Çabuk olmalısın!”
“Kimseye lazım değilsin!”
“Kimi bulursan iyi!”
Ama aslı başka. “Kimi bulursan” değil, sana gerçekten iyi gelen biri. “Çabuk olmalısın” değil, sadece yaşamak gerek. Saygın olmak varken sadece toplumun normları uğruna katlanmak gerekmiyor.
Basit bir gerçek fark ettim: Yalnızlık bir mahkumiyet değil, bir fırsat. Kendince yaşama fırsatı. Başkalarının beklentilerine göre şekil alma zorunluluğu olmadan. Sırf “belki son şansım” diye birine bağlı kalma mecburiyeti yok.
Ben altmış üç yaşındayım ve yine yalnızım. Ama şu yalnızlığımda, o ilişkide olmayan bir şey var: Saygı.
Üç ayda öğrendiğim beş ders
Birinci ders: Evine ve hayatına “kendi ineğin” diyorsa, bu şaka değil. Senin dünyanı küçültme denemesidir.
İkincisi: Eğer “sana gerçek bir kadın yapacağım” diyorsa, seni kabul etmiyordur ve büyük ihtimalle hiç etmeyecek.
Üçüncüsü: Habersiz gelip kapı açmanı isteyip diretmek, ilgi değil, kontroldür.
Dördüncüsü: Ayrılıktan sonra rahatladıysan, demek ki tek doğru olan şey ayrılıkmış.
Beşinci ders: Yalnızlık boşluk değildir. Kendine ait bir alandır ve hemen ilk gelenle doldurman gerekmez.
Son: Sessizliği seçiyorum
Altmış üç yaşımdayım. Artık beyaz atlı prens beklemiyorum. Gençliğimdeki aşkları hayal etmiyorum. Eksik parça aramıyorum.
Günün birinde hayatıma biri girerse, artık neye kıymet verdiğimi biliyorum. Güzel sözlere, çiçeklere veya iltifatlara değil.
Saygıya, kabule, kendim olabilme özgürlüğüne.
Bunlar yoksabırak sessizlik kalsın. Dingin, huzurlu, bana ait.
Çünkü içinde saygı olan yalnızlık, seni değiştirmeye çalışan ilişkiden çok daha değerli.
Tek başıma iyiyim. Ve bunda bir yanlış yok.
Kadın, altmış üç yaşında, üzerindeki baskı ve kontrol dolu ilişkiler yerine YALNIZLIĞI seçti bu bir ZAYIFLIK mı, yoksa BİLGELİK mi? Yalnız kalmak mı daha iyi, “herhangi biriyle” olmak mı? Belki de mesele, toplumsal olarak kadınlara altmışından sonra mutlaka birini bulması gerektiğinin zorla aşılanmasıdır; yoksa hemen başarısız sayılacaklar mı?



