“Bu kadar düşkün olmak yakışır mı? Kızım, hiç utanmıyor musun? Eller ayağın sağlam, neden çalışmıyorsun?” — Çocuğuyla dilenen kadına böyle söylüyorlardı

Nasıl böyle düşebildin? Kızım, hiç mi utanmıyorsun? Ellerinin ayaklarının hepsi sağlam, niye çalışmıyorsun? diye çıkıştılar, yanında bebeğiyle dilenen genç kıza.

Bir zamanlar, Hatice Hanım büyük şehirdeki upuzun bir marketin rafları arasında yavaş yavaş dolaşır, rengarenk paketlerin üzerini uzun uzun incelerdim. Bu market gezmelerine neredeyse bir iş gibi her gün giderdim. Büyük bir aileyi doyuracak kadar alışveriş etmeme gerek yoktu; zira öyle bir ailem yoktu. Yalnızlığım ağırlaştıkça, akşamları kendimi göz alıcı ışıklarla dolu geniş marketin neşeli kalabalığına atardım.

Havalar ısınınca, parkta komşu teyzelerle bankta oturmak, havadan sudan konuşmak iyi gelirdi. Ama kış olunca başka çare yoktu. Hatice Hanım, yeni açılan markete gitmeyi alışkanlık haline getirmişti.

Marketin içinde insan çoktu, kahve kokusu ferah ferah yayılırdı, hafif Türk sanat müziği çalardı. Renkli paketlerdeki ürünler birer oyuncak gibi göz alıyor, insanın yüzüne istemsiz bir tebessüm bırakıyordu.

Yaşlı kadın, çilekli yoğurt kutusunu eline alıp üzerindeki yazıyı güç bela okumaya çalıştı, sonra yerine bıraktı. Fiyatı yüksekti, almaya gücü yetmezdi, ama bakmanın kimseye zararı olmazdı.

Raflardaki bolluğu izlerken, geçmiş günler bir bir aklına geldi.

Küçük bir kız çocuğu annesi iken, bakkal önlerindeki kuyruklarda saatlerce beklemeleri hatırladı. O zamanlar satıcı hanımlar, kasalarındaki azıcık ürün için savaş verirlerdi. Alınan mal da, kalın kahverengi torbalara sarılırdı.

O zamanlar kızını mutlu etmek için her çileye katlanırdı. Zeynepiyle yaşadığı anılar, yorgun kalbini hızlandırdı. Buzlu balık dolabının önünde durup nefeslendi.

Kıvırcık kızıl saçları, kocaman ela gözleri, çilli burnu, gamzeli yanaklarıyla gülümseyen Zeynepi gözünde canlandı.

Ah, ne güzeldi çocuğum diye iç çekti yaşlı kadın.

Satıcı hibbetle bakınca, Hatice Hanım ekmek reyonuna yöneldi.

Zeynep, onun hayattaki tek sevinciydi. Akıllı, duyarlı bir çocuk olarak büyüdü. Bir gün, çalışmanın hayalini kurduğu mutluluğu getirmediğini fark edip, taşıyıcı annelik yapmaya karar verdi. Hatice Hanım ise evladının doğru kararı vermediğini söylemişti, ama kim dinlerdi ki?

Daha yirmi yaşındaydı, annesinin sözünü kim dinler o yaşta? Keşke baba sağ olsaydı, her şey başka olurdu. Kim bilir, o işlere bulaşmaya da kalkmazdı.

Zeynep, karnı büyüdükçe sadece gülüyor, Bunu çocuk gibi değil de, biraz para gibi görüyorum anne, diyordu.

Doğum çok zor geçti, Zeynepi kurtaramadılar. Gelenler pek zahmet etmeyip üç gün sonra bebeğinden de habersiz Zeynepin acı haberini verdiler. Doğan kız çocuğu, sözleşmedeki aileye hemen teslim edildi. Hatice Hanıma tek kuruş ödenmedi, çünkü imza atan kızıydı. Hatice Hanım, evladını gömdükten sonra iyice yalnız kaldı. Kimsesi yoktu; içine kapanıp gitti de kimse fark etmedi.

Şimdi ise markette bir ekmek alıp kasaya uğrayacaktı, çünkü orada durmasının nedeni belli olmalıydı. Cebindeki birkaç kuruşluğu yokladı, parasının üstünü sıkı sıkı elinde tutarak ödeme yaptı ve marketten çıktı.

Market yeni açıldığından beri, Henüz ikinci gidişiydi, marketin önünde genç bir anneyle bebeğini dilenirken görmüştü. Hatice Hanımın dikkatini çeken belki de, kızın yaşının gençliği, duruşunun hüzünlü hareketsizliği veya bebeğini öyle şefkatle tutmasıydı.

Nasıl böyle düşülebilir? diye düşündü, eski hislerle yaklaştı ona. Hazırladığı bozuk paraları plastik kaba bırakıp, Kızım, ellerin ayağın tutuyor, çalışabilirsin, gençsin dedi.

Çevredekiler hızla geçip gitti, kimse oralı değildi. Genç kadın ise usulca: Sağ olun ama yolunuza devam edin. Daha çok toplamam lazım, aksi halde başım dertte olur, dedi.

Bir yandan utanmasın istemese de, Hatice Hanım üzgünce başını salladı, çekildi. Elinden gelen yardımı göstermek istiyordu. Kimseden bir şey talep etmiyordu, ne polis, ne devlet bakmıyordu artık bu işlere.

Evinin yolunda, gözünde sürekli genç anne ve minik bebek vardı. Gencin, sesinin tonu, gözlerinin bakışı sanki tanıdık gibiydi Hatice Hanım ne kadar düşündüyse de, nerde gördüğünü çıkaramadı.

Eve girip kapıyı çekti, botlarını çıkardı, lambayı açtı ve aldığı ekmekle mutfağa gitti. Kırk yıl düşünse gerçek dostu yalnızlığıydı. On beş dakika sonra bir bardak sıcak çay ve ince bir dilim sucuklu ekmekle baş başaydı.

Kim bilir, aç mı kalıyorlar? diye iç geçirdi. Bu soğukta yazık

Pencereden sokağa tekrar baktı ve korkuyla kalakaldı. İki serseri genç kadını zorla arabaya alıyordu.

Ne yapacağını bilemeden telefona sarıldı, polisi aramaya yeltendi fakat ya işleri karıştırırsam diye korkup vazgeçti.

Biraz bekledi, yine pencereye koştu marketin önü bomboşlaşmıştı. Plakayı da görememişti.

Gece boyunca uyuyamadı. Rüyasında kendi kızını, Zeynepi market önünde çocukla beklerken gördü. Kızcağız mavi, üşümüş, anası sarılıp ısıtmaya çalışıyordu. Ama Zeynep Üşümüyorum anne, dedi.

Hatice Hanım bebeği eline aldı, battaniyeyi kaldırınca boynunda ayıcık figürlü bir kolye gördü.

Tanıdık kolye işte diye kendi kendine söylendi.

O anda uyanınca, gözleri duvardaki saate takıldı. Neden bu kadar geç kaldım? diye içinden geçirdi.

Saat dokuzu geçmişti. Hemen pencereye koştu. Anakız marketin önüne dönmüştü. Her şey yerli yerindeydi.

Şükürler olsun, dedi içini çekerek ve dua etti.

Dışarıda yılbaşı arifesi, ayaz şiddetliydi. O bebek, sokakta donabilirdi.

Hatice Hanım, ekmek dilimledi, üzerine salam koydu, tatlı çay doldurdu termosuna ve giyinip yola koyuldu.

Kendisine doğru gelen yaşlı kadını gören genç anne, morarmış şakağını başörtüsüyle kapadı, tedirgin oldu.

Korkma yavrum, dedi. Aç gezmeyesiniz diye bunları getirdim.

Genç kız gözleriyle gülerek sandviçleri aldı. Bankta oturup iştahla yemeye koyuldu, ekmeği yutkuna yutkuna, neredeyse çiğnemeden mideye indiriyordu. Çocuğunu telaşla izledi, son lokma ve çayla alelacele işini bitirdi. Sonra hızla kalkıp kadına yaklaştı.

Allah razı olsun, akşama kadar idare ederiz, sonra bizi alırlar, dedi.

O gün Hatice Hanım, saat başı pencereden bakıp durdu. Dışarıda termometre eksi derecelerdeydi.

Akşam beşe doğru termosuna sıcak çorba koyup markete tekrar gitti.

Çıkınca, genç kızın yanına gizlice yemeği bıraktı, cebine para sıkıştırıp göz kırptı, ardından marketin sıcaklığına sığındı.

Bugünkü alışveriş kısa sürecekti. Yılbaşı için, az bir şey sucuk ve turşu alacaktı. Lüks sofra yoktu ama aç da kalmazdı.

Market çıkışında bu sefer dilenci kız yoktu, yanında bıraktığı çorba kavanozu da gitmişti. Herhalde bir köşede yiyor, diye düşündü ve gülümsedi.

Evde, salata hazırlamaya, fırına balık koymaya başladı. Belki bir komşu ya misafir gelirdi diye.

Saat on olmuştu, tekrar pencereye yöneldi, kızın yerinde olup olmadığını görmek istedi.

Marketin önündeki lambanın altındaki bankta sarsıla sarsıla ağlayan kızı gördü.

Hatice Hanım, evin içinde oradan oraya koşuşturdu. Birkaç saate yeni yıl girecek, ama aşağıda bir insan donuyordu. Hemen sırtına şalını aldı, terlikleriyle merdivenleri indi, yanına oturdu, derin derin nefes aldı.

Gidecek başka yerim yok, dedi genç kadın.

Kız, gözlerinde bir umut ışığıyla ona baktı.

Ne olur ona sahip çıkın, deyip kucağındaki bebeği yaşlı kadının ellerine tutuşturup, yavaşça caddedeki trafiğe doğru yürümeye başladı.

Hatice Hanımın başı döndü; genç kadının niyeti apaçık ortadaydı. Gittiği yerde umut kalmamıştı. Son bir gayretle peşinden koştu, kolundan tuttu, döndürdü.

Olmaz böyle! Neler düşünüyorsun sen! Hadi gel benimle! diyerek köşe başındaki küçük apartmanı gösterip, elinden tutarak götürdü.

Sıcak eve varınca, Hatice Hanım bebeği hemen kaloriferin önünde açtı, üstünü örttü.

Adın ne senin evladım? demeye kalmadan, gözleri kıza takıldı; boynunda ayıcık figürlü kolye.

Kız da bakışını izledi.

Merak etmeyin, annemden kalan tek hatıra bu, dedi ürkekçe.

Hatice Hanım yerinde kaldı, yavaşça bir sandalyeye çöktü. Bu kolyeyi neyle karıştıracaktı? Onu Zeynepin 16. yaş gününde eski broştan kolye yaptırmıştı. O günlerde cebi dardı, antikacı hem broşun kendisine para vermişti hem de ucundan kolye yapmıştı, kalan parayla da Zeynepin arkadaşlarına küçük bir doğum günü düzenlemişti.

Kız ceketini çıkarıp, izin istercesine sordu:

Banyoya girebilir miyim?

Olur deyince, kız banyoya girdi, Hatice Hanım ise sakinleşmek için bir bardak nane limon yaptı.

Demek ki bu kız, torunum Ama nasıl olur? diye düşündü.

Karnı doyan bebeği kanepeye yatırdı, genç annesini sofraya davet etti.

Adın neydi bakalım? dedi birdenbire.

Nereden bildiniz? dedi genç kadın şaşkınlıkla.

Hatice Hanım, Herhalde kulak misafiri oldum, deyip geçiştirdi. İçinde hiçbir şüphe kalmamıştı; torunuydu işte. Zeynepin cüzdanındaki dosyada, yeni doğacak bebeğe bu ismi isteyenler öyle yazmıştı.

Genç kadın şükranla gülümsedi, sofradaki yemeklere sevinçle baktı, hemen yemeye başladı.

Hatice Hanım ona uzun uzun bakıp, tanıdık bir şeyler aradı.

Anlat bakalım, başına neler geldi? deyiverdi.

Kız, bekliyormuş gibi ağzı dolu dolu hızlıca anlatmaya koyuldu.

Annesiyle babası ayrılana kadar mutluydu, evinde bir atı bile vardı. O günleri düşündükçe dalgınlaştı. Sonra annesi, bir gün aldı elinden, bırakıp gitti ve yetimhaneye teslim etti. O an letâfet dolu hayatı son bulmuştu. Tam on iki yıl yurtta kaldı. Sonra reşit olup hayata, tek başına atıldı.

Devletten verilen hakkını kandırıp eski bir gecekonduya mahkum ettiler. Orada Veli adında bir tesisatçı ile tanışıp, ondan hamile kaldı. Veli ortadan kaybolunca, kimsesiz kaldı. Evini başkaları işgal etmişti.

Küçücük bebek ve çaresizliğiyle, kimseden hesap soramadı.

İstasyonda dilenmeye başladı. Orada, başıbozukların lideri İsmail onu gözüne kestirdi. Bir kadın ve çocuk iyi para getirir, deyip, barınacak yer karşılığı sadaka toplamasını istedi. Günlerce bodrum katta birçok dilenciyle beraber yaşadı. Orada engelliler ve hasta insanlar da vardı, fakat çoğu numara yaparak insanları kandıranlardı.

Her sabah dağıtılır, akşamları toplanır, getirdiklerinden harçlık verilirdi. Ancak o, ne tiyatro yapabiliyor, ne de olamadığı için doğru düzgün para kazanamıyordu. Son günlerde daha çok baskı gördü, çocuk ağladıkça istenmeyen, fazlalık sayıldı.

O gece onlar için kimse gelmedi, kapıda bırakıldılar. Kız tabağındaki son lokmaya bakarak, Çok sağ olun, bu geceyi nasıl geçirirdik, bilmiyorum, dedi ve sandalyesine başını dayayıp hemen uyuyakaldı.

Hatice Hanım, onu kaldırıp yatağa götürdü, bebeği de yanına yatırdı.

Yaşlı kadın yılbaşı sofrasında yalnız otururken, içi huzurluydu. Elinde bir bardak vişne likörüyle Cumhurbaşkanının konuşmasını dinledi.

Torunu ve torununun oğlunu hiçbir yere göndermeye niyeti yoktu artık. O minik aile kendisinin olmuştu. Vakti gelince gerçeği anlatacaktı, onlara sahip çıkacaktı. Önce rahat bir evde huzur bulacaklardı, çünkü gençlerin en çok buna ihtiyacı vardı.

Saat tam gece yarısı, Hatice Hanım yıldızlı havaya, sokaktaki kar tanelerine uzun uzun bakıp, Şükürler olsun Allahım, hiç ummadığım bir zamanda, bana yine aile verdin. Elveda yalnızlık, hoş geldin umut, diye düşündü.

Rate article
Lifequest
“Bu kadar düşkün olmak yakışır mı? Kızım, hiç utanmıyor musun? Eller ayağın sağlam, neden çalışmıyorsun?” — Çocuğuyla dilenen kadına böyle söylüyorlardı