Sen meleksin, Elifçiğim. Sen olmasaydın, annem çoktan bir bakımevinde çürümüştü. Sana borcumu hayatım boyunca ödeyemem.
Tayfunun sesi her zamanki gibi sıcak ve samimiydi. Eşinin başından öptü, deri çantasını omzuna atıp koridora çıktı. Kapı gürültüyle kapandı.
Ben mutfakta, elimde bir bez, öylece kalakaldım. Kırk iki yaşındaydım, ama aynaya baksam kendimi elli beşte görürdüm. Yüzüm solgun, gözlerimin altında mor halkalar, ellerim çamaşır suyundan kupkuru, belimse sanki içinden ateşli bir çivi geçmiş gibi ağrıyordu. Yedi yıl önce hayatım birden sanki durdu. Kayınvalidem, Yıldız Hanım, ağır bir felç geçirmişti. Doktorlar bacağının ve sağ kolunun hareketsiz kalacağını, konuşmasının da bozulduğunu söylerken, ölüm fermanı yazmış gibi konuşmuşlardı.
Tayfun, o zamanlar dizlerime kapanıp ağlamıştı. Tek oğluydu ve hemşire tutmak için gerekli parası yoktu; genç bir mühendisin bütçesi zaten belliydi. Ben ise gelecek vadeden bir kitap restoratörüydüm. Müzeden istifa ettim, rahmetli anneannemden kalan minik evimi satarak ilk yılın rehabilitasyonu ve ithal ilaçların parasını ödedim. Sonra da o naftalin ve eski eşya kokan kasvetli apartmana, kayınvalidemin yanına taşındım.
Hayat Durduruldu
Yedi yıldır adeta sıkı yönetimdeki bir cezaevinin çizelgesiyle yaşıyordum. Sabah altıda kalkış. Hasta bezi değişimi. Yataktaki pörsümüş cildi ıslak mendillerle silme. Kaşıkla ezilmiş çorba, ağızdan ağıza. Yıldız Hanım, alengirli işler çevirmede üstattı ve her şey onun istediği gibi yapılmazsa yemeği tükürüyor, yatağına bilerek idrar kabını devirebiliyor, saatlerce ağlayıp bana azap çektiriyordu.
Hiç şikayet etmiyordum. Kendime, bu benim sınavım diyordum. Tayfun işe gömülmüş, geceleri yüzü bet gibi eve dönüyor ve bütün parasını, bir gün birlikte yaşayacağımız o hayal ettiğimiz müstakil evin inşaatına yatırıyordu. Arsayı ve inşaatı kayınvalidemin üstüne yapmıştık. Sözde, yasalardan engelli vergi muafiyeti almak için… Belgelerle uğraşmaya vaktim ve moralim yoktu.
Son dönemde Yıldız Hanım sık sık su içerken boğuluyordu. Defalarca ölümle yaşam arasında kalıyordu, ben de korkudan paranoyaklaşmıştım. Bir gün, kendimce güvenlik için, Eminönünde ucuz bir çakma kamera alıp, kayınvalidemin odasındaki kitapların arasında sakladım. Tek isteğim, eczanede sıra beklerken kadının iyi olup olmadığını telefondan görebilmekti.
Perde Aralanıyor
Soğuk kasım aylarından biriydi. Markette sıradaydım; gözüm uygulamaya gitti, ne var ne yok bir bakayım dedim. Görüntü zar zor açıldı… Sonunda ekrandaki görüntüyü görünce resmen nefesim kesildi. Süt aldığım paket yere düştü, kırıldı.
Telefonda, “felçli” sandığım kayınvalidem yatağının kenarında kendi başına oturuyordu. Sonra gayet rahat ayağa kalktı! Yıllardır elinde kaşık tutamaz denen kadın pencereye yürüyüp ayaklıktan sigara alıp yakarak keyifle içmeye başladı.
Gözlerim faltaşı gibi ekranı izlerken, odaya Tayfun girdi. Hani şu önemli iş toplantısında olması gereken adam! Parmaklarım titreyerek mikrofona tıkladım, ses açıldı.
Anne, gene mi odada sigara içiyorsun! Elif anlayacak vallahi, dedi Tayfun.
Sizin Elif de salak, dedi Yıldız Hanım çatır çatır, tıkır tıkır konuşarak. Dışarıdan gelmiştir derim, yer! Daha ne kadar böyle yatacağım? Onun o yağsız tuzsuz lapalarında midem bozuldu.
Biraz daha dayan anne, iki ay kaldı. Ev bitecek yakında. Tapu çıkar çıkmaz boşanma davası açıyorum. Gülçin de dört aylık hamile, üzmek istemiyorum. Biz eve geçince bu hizmetçiyi de kapının önüne bırakırız. Ne gidecek yeri var ne parası. Şöyle dua etsin ki bizde sıcak evde yaşıyor, dedi Tayfun.
Doğru ya, diyen kayınvalidem kül tablasını yanına aldı. Hem hemşireye, hem temizlikçiye para vermedik; beleş köle bulduk! Neyse, yatayım bari, o aptal birazdan gelir.
Buz Gibi Sükûnet
Bu durumda filmlerde kadınlar bağırır, tabak çanağı kırar, isyan eder ya… Gerçekte ise böyle bir ihaneti görünce sinirlerinizi hissetmez oluyorsunuz.
Ağlamadım. Kendimi, derisi yüzülüp buzlu suya atılan biri gibi hissettim. Yedi yıl! Gençliğim, hayallerim, doğmamış çocuklarım, satılmış evim… İki asalak, sahtekarca oynadıkları tiyatroyla her şeyimi emmişler. Gerçekten bir felç geçirmişti ama üçüncü yılda tamamen iyileşmiş. Sözde sakat rolü ile beni harcamışlar, Tayfun sevgilisiyle yeni hayat kursun diye.
Bir saat sonra eve döndüm. Sessizce içeri girdim. Kayınvalidem yerde yatıyor, mağdur rolünde mırıldanıyordu:
E-liiif… Suu…
Yanına gittim. Yüzüm kıpırdamadan, nazikçe su verdim, çenesini sildim, kibarca dedim ki:
Alın buyurun, Yıldız Hanım. İçin, kuvvet bulun.
İsyan edemezdim, çünkü hiçbir şeyim yok. Ev kayınvalidemin üstüne, paralar inşaata gitmiş. Şimdi ortalığı ayağa kaldırsam, anında kapının önüne bir valizle bırakacaklar.
Ama Yıldız Hanımın unuttuğu bir şey vardı. Beş yıl önce, gerçekten hasta olduğu dönemde bana vekaletname vermişti. Her türlü malı, banka hesabını benim adıma kullanabilirdim. On yıl sürecek şekilde düzenlenmişti. Kayınvalidem, benim tamamen itaatkâr olduğuma güvenip iptal için asla notere gitmemişti.
Özgürlüğün Bedeli
Takip eden üç gün boyunca rolümü kusursuz oynadım. Evi temizledim, yemek yaptım, Tayfuna güler yüz gösterdim, Sen meleksin yalanını dinledim.
Gündüzleri ise onların dünyasını parça parça yok ettim. Bankaya gittim, vekaletle tüm hesaplardan para çektim evi döşemek için biriktirilen paralar… Tıpkı anneannemin daire parasına yakın bir meblağ. Sonra bir emlak ofisine gidip o çok değer verdikleri müstakil evi yüzde altmış fiyatına sattım. Parayı başka bir bankada kendi hesabıma aktardım.
Her şey yasaldı; vekalet geçerliydi, ben yasal temsilciydim. İspat edebilecekleri bir suç yoktu.
Cuma sabahı Tayfun işine gitti. Bir küçük valiz hazırladım. Eşimden olan hiçbir eşyayı almadım. Sadece eski giysilerim, belgelerim ve dizüstü bilgisayarım.
Çıkmadan önce odalarına uğradım. Yıldız Hanım uyuma numarası yapıyordu. Cebimden, kamera kayıtlarının olduğu flaş belleği çıkarıp bir güzel yanına koydum, kül tablasını da yaklaştırdım.
Geçmiş olsun, Yıldız Hanım, dedim usulca. Şimdi yürümek zorundasınız. Bez de kalmadı.
Arkamı döndüm ve o evden, sonsuza kadar çıktım.
Hayatın Gerçeği
Bu hikayenin pembe dizi gibi mutlu sonu yok. Kapıda bir prens beklemiyordu. Kırk iki yaşında, şehrin ücra bir köşesinde tek göz bir odada kaldım. Ellerim hâlâ çamaşır suyu kokuyordu, geceleri kayınvalidemin yakarışlarıyla uyanıyordum. Başımı yeniden kaldırıp hayata dönmem iki yıl terapi ve antidepresanlara mal oldu. Paramın çoğu doktorlara, kalanı hayatta kalmaya gitti. Kaybettiğim yılları geri getirmek mümkün değildi.
Ama kader bazen adaleti kendi getiriyor.
Tayfun savcılığa gitti, hakkımda dolandırıcılıktan şikâyet etti ama vekalet geçerliydi, soruşturma bile açılmadı. Ne ev kaldı, ne para; sevgilisi Gülçin de hamile olduğu halde Tayfunu terk etti, nafaka davası bile açtı.
Yıldız Hanım gerçekten kalıcı hastalandı. Yıllar boyu yalan, kin ve ikiyüzlülükle yaşarsan, vücut hastalığı gerçek sanar. Bir yıl geçmeden, annesiyle kalan, borca batmış ve kimsenin bakmadığı bir adam olarak Tayfun tek başına kaldı.
Ders Şu: En korkunç canavarlar, karanlıkta saklanmaz. Onlar bizimle aynı evde yaşar, melek deyip omzumuzdan öper, sonra sırtımızdan hançerler. İyilik ve fedakârlık harika erdemlerdir; ama akıl ve öz saygı olmadıkça, insanı alet ederler. Hayatınızı, size zerre fedakârlık göstermeyenler için harcayarak tüketmeyin. Bir gün bakarsınız ki, kendinizi adadığınız o ev, sadece başka birinin menfaatiymiş.
Benim yerimde siz olsaydınız ne yapardınız? Yıllarca sırf vicdanınız için birine bakar mıydınız? Elimdeki parayı almakla yanlış mı ettim? Yorum yazın, bu mesele üzerine saatlerce tartışılır.




