Hiçbir açıklama yapılmadan kovuldu Ta ki milyonerin kızı babasına bir şey fısıldayana kadar, o anda her şey alt üst oldu.
Valizini güçlükle tutan Elif Yalçın, o sessiz ve yavaşça söylenen cümleyi işittiğinde, hayatının üzerini bir çizgiyle sildiklerini hissetti. Üç yıl boyunca küçük Simaya göz kulak olduktan sonra, kendisini kapı önüne konmuş biri gibi hissetmek, Elifin aklına bile getirmediği bir şeydi. Ne bir uyarı, ne bir açıklama Yalnızca kibar ve soğuk bir veda. Hepsi buydu.
Titreyen elleriyle giysilerini katlamaya çalıştı Elif. Güçlü durmak istiyordu ama gözleri gözyaşlarıyla dolmuştu.
Kimse anlam veremiyordu olup bitene.
Ne çalışanlar.
Ne şoför.
Ne de Elifin kendisi.
Sebep sonradan anlaşıldı.
Fakat o anda, içindeki adaletsizlik duygusu, bugüne dek taşıdığı tüm yüklerden daha ağırdı.
Elif yavaşça mermer basamaklardan aşağıya iniyordu, ayak uçlarına odaklanmıştı. Her bir basamağı saymak, acısını hafifletmeye yaramaz mıydı ki?
Yirmi adım kalmıştı kapıya. Yirmi adım ve geride üç yıl süren alışkanlıklar, bir ev hissi, sanki bir rüya gibi kayboluyordu.
İstanbulun eteklerini mora boyayan bir akşam güneşi, köşkü sararmış bir yumuşaklıkla dolduruyordu. Elif, en çok sevdiği saatleri düşündü Simayın odasında perdelerden süzülen güneşle tavanlara gölgeler düşürüp beraber şekiller uydurdukları anları
Tavşan.
Bulut.
Yıldız.
Hiç arkasına dönmedi.
Dönseydi, gözyaşlarını tutamazdı. O gözyaşlarının sonuncusunu hizmetli banyosunda, valizini toplarken akıtmıştı zaten.
İki kot pantolon, birkaç bluz. Simayın doğum gününde giydiği soluk sarı elbise. Ve küçük kızın bebeklerini taramayı sevdiği bir saç fırçası. Saç fırçasını bırakmıştı Elif. Artık buranın eşyasıydı o. Artık eski hayatına ait hiçbir şey kalmamıştı.
Siyah bir Audinin başında, şoför Hüseyin sessizce bekliyordu. Bakışında şaşkınlık ve üzüntü vardı. O da anlamıyordu.
Belki de, en iyisi böyleydi.
Çünkü birisi “neden” diye sorsa, Elifin verecek bir cevabı olmayacaktı.
O sabah Baran Gökçe onu odasına çağırdı. Sesi soğuk, mesafeli ve sanki bir muhasebe raporu okur gibiydi.
Artık ona ihtiyaç duyulmuyordu.
Ne açıklama, ne konuşma Gözünün içine bile bakmadan.
Elif alnını arabanın soğuk camına yasladı. Köşk, virajı dönerken arkada silikleşiyordu.
Oraya yirmi beş yaşında gelmişti Elif. Çocuk bakımı kurslarından yeni mezun, ellerinde biraz umut ve birkaç tavsiye mektubundan ibaret bir bavulla.
Ajans, onu geçici bir çözüm diye göndermişti.
Ama o kalmıştı.
Çünkü Simay o zaman daha iki yaşında Elif olmadan uyumuyordu.
Çocuklar, büyüklerin sezemediği şeyleri hisseder.
İlk gün Simay ona ciddi gözlerle uzun uzun bakmış, ardından tereddütsüzce kollarını uzatmıştı.
O günden sonra yalnızca dadı ve çocuk değillerdi artık.
Araba, kıvrımlı yolları fasılalı geçti, yol üstünde salaş kafeler, seyir terasları vardı. Elif, parktaki yürüyüşleri hatırladı: Kuşları beslemek, Simayın serçelerin ekmek kavgasına kıkırdaması
Bazen Baran da âniden yanlarında belirirdi bir toplantıdan kaçar, yanlarına oturur, kimseye bir söz söylemeden dondurma yutardı.
Nadir anlar. Sessiz, sıcak anlar.
O zamanlarda Baran, bir iş insanı değil, yalnızca çocuğuna yakın olmaya çabalayan yorgun bir baba olurdu.
Elifin gözlerinden yaşlar usulca aktı.
Öfkeyle değil. Kaybetmenin acısıyla.
Her şeyini özleyecekti
Temiz çarşafların kokusunu,
Sabah kahvesinin sırtını dayadığı umutlu sessizlikleri,
Koridorlarda yankılanan Simayın kahkahasını.
Bazen özlememesi gereken anları bile özleyecekti Baranın kapıda durup onları izlediği, kendini belli etmeden seyrettikleri o anları
Her defasında farkına varmamış gibi yapmıştı.
Ama kalbi her seferinde sızlardı.
Yanlış olduğunu biliyordu. Ama duygular insanın izniyle gelmiyordu ki.
Son aylarda, için için büyüyen bir duyguya direndi Elif.
Belki de bu yüzden acı bu kadar keskindi.
Köşk bomboştu şimdi.
Yaşlı hizmetçi Ayşe Teyze, mutfakta gereğinden hızlı bulaşık yıkıyordu. Yüzünde bin kelimelik bir sessizlik vardı, dili yoktu ama gözü konuşuyordu.
Baran, odasına kapanmış, ekrana bakıyor, hiçbir şey görmüyordu.
Kendini tekrar tekrar, doğru olanı yaptığına inandırmaya çalışıyordu.
O sabah Esra Karaca eski nişanlısı, pürüzsüz ve zekiydi arayıp geride bıraktığı, ama artık yanında olan kadındı. Desteğiyle birlikte, ince ince şüpheler serpmişti zihnine.
Sence tuhaf değil mi, demişti, sesine tatlı bir yumuşaklık katarak, dadının sana bakışları?
Çok ustaca, damla damla şüphe
Sabah olmuş ve karar kendiliğinden alınmıştı.
Elife fazlasıyla telafi verildi. Sonra kapının önüne kondu.
Ve o günden sonra ev, ürkütücü bir sessizliğe büründü.
Yukarıda, Simay Elifin yastığına sarılarak sessizce ağlıyordu.
Annesini kaybetmişti; şimdi de dünyasını yeniden güvenli kılan kişiyi.
Günler geçti.
Ev, her daim dolup taşan çocuk sesinden, adım tıkırtısından, neşeli kahkahalardan bütünüyle yoksundu. Simay odasından çıkmıyor, sorular sormuyor, gülmüyor, masal istemiyordu.
Dördüncü sabah ateşi yükseldi.
Baran gözünü Simaydan ayırmadı. Onun elini tutarak yanında bekledi, tedirgin nefesini dinledi; uzun süredir ilk kez bir korkuyla yüzleşti: Ne iş, ne para, ne başka bir endişe yalnızca gerçek bir korku.
Akşama doğru Simay gözlerini açtı ve güçsüzce fısıldadı:
Baba
Baran eğildi.
O ağladı, dedi kız. Elif Neden gitmesi gerektiğini bilmiyordu.
Baran o an donakaldı.
Simay ağır ağır konuşuyordu; kelimeleri seçiyordu sanki.
Şehirden gelen o teyzeyi sevmiyorum. Sadece gülümsüyor. Gözlerinde hiç sıcaklık yok.
Ardından uğraşarak yastığına dayandı ve şöyle dedi:
Elifin gözleri sıcaktı. Anneminki gibi.
Bu sözler, Baranı en derinden yaralayan şey oldu.
O anda artık şunu kabullendi: Başka birinin şüphesine teslim olup güvenlerini mahvetmişti. Ani bir kararla hareket etmiş, sadece kendisi değil, çocuğu da zarar görmüştü.
O gece hiç gözünü kırpmadı.
Sabaha kararını vermişti.
Elifi bulacaktı. Özür dileyecek, her şeyi anlatacak, gerekirse af dilemekten asla vazgeçmeyecekti.
Çünkü bazı insanlar, dedikoduya veya korkuya kurban edilemeyecek kadar kıymetlidir.
İstanbulun yamaçlarına tuhaf bir karanlık çökerken, Baran Gökçe acı bir gerçeği fark etti:
Elif Yalçın, hiçbir zaman sadece bir bakıcı değildi.
Onun sayesinde kızı kendini güvende hissediyordu.
O, sıcaklıktı.
O, bu evin bir parçasıydı.
Ve Baran, neredeyse, bunu sonsuza dek kendi elleriyle yok edecekti.




