Çocuğun Şifası

Avizeler parlıyordu, tıpkı yakalanmış yıldızlar gibi, mermer zeminli Göksu yalısında. Kristal kadehler hafifçe tınılarken, balo salonunun içinde kahkahalar yankılanıyordu.

Salonda siyasetçiler, iş insanları, cerrahlar ve magazin yıldızları vardı; ipek elbiselerle, özel dikim smokinlerle parlıyorlardı. Dışarıda ise kıvrımlı giriş yolunda, lüks arabalar sıralanmıştı; sanki hepsi bir masal köşesinden gelmişti.

Bu gece bir kutlama olmalıydıKemal Akarsu’nun kırk yıllık başarısının gecesi.

Ama Kemal’in gözlerinde ne bir sevinç, ne de bir yaşam ışığı vardı.

Kemal, salonun ortasında, titreyen elleriyle mikrofonu tutarken duruyordu. Hayatının kırk yılında, sıfırdan bir şirket kurmuştu. Teknoloji şirketi milyarlarca lira ediyordu.

Adı dergilerde, televizyon tartışmalarında, yardım gecelerinde yankılanıyordu. Yine de bu gece, tüm o güç her zamankinden anlamsız geliyordu.

Yanında kızı Aybike duruyordu.

Aybike sekiz yaşındaydı, üstünde gümüş işlemeli zarif beyaz bir elbise vardı. Saçları dalgalar halinde omuzlarına dökülüyordu. Babasının elini sımsıkı tutuyordu. Büyük, ela gözleri güzeldi, ama sessizdi. Üç yıldır bir kelime bile etmemişti.

Müzik sustu, Kemal mikrofonu kaldırınca sohbetler dindi. Odadaki herkes ona döndü.

Bu akşam hepinizi yalnızca doğum günümü kutlamak için çağırmadım, dedi sesi titreyerek, aynı zamanda yardıma ihtiyacım olduğu için.

Salonda homurtular yükseldi.

Kemal zor yutkundu. Çenesini sıkarak Aybike’ye baktı.

Kızım konuşamıyor, dedi titrek bir sesle. Türkiye’deki bütün doktorlar terapistler uzmanlar ne varsa hepsini denedim. Eğer biri, onun tekrar konuşmasını sağlayabilirse Nefes almakta zorlanarak durdu, ona bir milyon lira vereceğim.

Salonda hayret ve fısıltılar yayıldı. Bazı misafirler kuşkulu gözlerle birbirine bakarken, kimileri gerçekten acıdı. Aybike babasının elini daha da sıkı tuttu, minik parmakları buz gibiydi.

Kemal abartmıyordu. Üç sene önce Aybike, annesinin trafik kazasında ölümünü kendi gözleriyle görmüştü. Arabanın arka koltuğundaydı. Bedeni hayatta kaldı ama dili o günden sonra sustu. Doktorlar seçici dilsizlik dedi, Kemal ise ruhu acıdı dedi.

İstanbuldan, Ankaradan, hatta yurtdışından uzmanlar çağırttı. Nice terapist, psikolog, sanat terapisti, ilaçlar hiçbiri işe yaramadı.

Aybike başıyla, eliyle veya küçük notlarla anlaşabiliyordu. Ama o eski, kahkahalı sesi yoktu artık.

Kemal mikrofonu indirdiğinde salonda bir ağırlık oluştu; umut ve umutsuzluk arasında bir yerde.

O anda, salonun arka köşesinden incecik bir ses yükseldi.

Onu yeniden konuşturabilirim.

Herkes birden döndü.

Kapıda, yaklaşık dokuz yaşında, ince yapılı bir çocuk duruyordu. Üstü başı yırtık ve kir içindeydi. Ayakkabıları eskimiş, tabanları neredeyse kopmuş. Koyu saçları dağınıktı, yanakları gri lekelerle doluydu, sanki dış dünyadan, hiç uyumadan yeni gelmişti.

Güvenlikler hemen ona yöneldi.

Bak oğlum, buraya giremezsin! fısıldadı biri.

Ama çocuk olduğu yerde kaldı. Ona yardım edebilirim, dedi tekrar.

Davetliler hafifçe gülüştü, bazıları öfkeyle baktı.

Kemal’in yüzü kasvetlendi. Bunu kim içeri aldı? dedi.

Ama çocuk, güvenlikler henüz onu çekemeden bir adım attı. Duyduğumu söylediniz, dedi Kemale yalansızca. Onu yeniden konuşturabilirim.

Kemalin hüznü sabırsızlığa döndü. Şimdi işine bak! dedi sertçe. Bu bir çocuk oyunu değil.

Sözleri duvarda yankılandı.

Çocuğun ifadesi değişmedi. Kemale değil, Aybikeye baktı.

Aybike de ona dikkatlice bakıyordu.

Bakışında bir şeyler değişmişti.

Çocuk yavaşça yaklaştı, güvenliği umursamadı. Kemal bu sefer durdurmadı onu; ya yorgunluk, ya da merakla.

Çocuk, Aybikeye birkaç adım kala durdu. Ne sahte bir gülümsemesi vardı, ne de şirinlik. Hemen eğildi, göz hizasına indi.

Adın ne? dedi alçak sesle.

Aybike suskun kaldı.

Kemal dayanamayarak içini çekti. Görüyor musun? Yıllardır konuşmadı.

Çocuk başını hafifçe salladı. Sorun değil, dedi yumuşakça. Konuşmak zorunda değilsin.

Aybike göz kırptı.

Çocuk cebinden eski, yıpranmış bir oyuncak araba çıkardı. Boyası dökülmüş, bir tekerleği sallanıyordu.

Annem bu arabayı bana gitmeden önce verdi, diye fısıldadı. Korktuğumda elimde tutmamı, yalnız olmadığımı hatırlamamı söyledi.

Kemalin omuzları düştü. Gitmeden? diye mırıldandı.

Çocuk, hâlâ gözü Aybikede.

Gitmek zorunda kaldı, devam etti. Döneceğim dedi ama dönmedi.

Kalabalık sessizleşti. Fısıltılar yok oldu.

Ondan sonra ben de konuşmadım. Yapamadığımdan değil Eğer konuşmazsam sanki zaman duruyordu. Her şey aynı kalırsa belki annem geri dönerdi.

Kemalin nefesi ağırlaştı.

Aybikenin gözleri bir an irileşti.

Çocuk arabayı yere, aralarına koydu dikkatlice.

Korkmana gerek yok, dedi ona. Ben de korkmuştum. Ama susmak onları geri getirmiyor. Sadece bizi orada, zamanın dışında, bırakıyor.

Aybike babasının elini daha da sıkıca tuttu.

Kemal bunu hissetti.

Çocuk fısıltıyla devam etti: Bir kelimesadece bir kelimesöylersen bu unuttuğun anlamına gelmez. Sadece cesur olduğun anlamına gelir.

Kemalin yanağından yaşlar süzüldü, ama susuyordu.

Aybikenin dudakları titredi.

Bütün salon nefesini tuttu.

Küçük kız arabaya baktı, sonra çocuğa, sonra babasına.

Ağzını hafifçe araladı.

Hiç ses çıkmadı.

Kemal gözlerini kapattı, yenilgiye hazırlanarak.

Bu sırada

Baba.

Zayıf, incecik, sanki rüzgarın getirdiği bir nefes gibi.

Ama vardı.

Kemalin gözleri irileşti.

Baba.

Bu defa çok daha netti.

Salonda hayret çığlıkları ve gözyaşı duyuldu. Bazıları eliyle ağzını kapattı, bazıları ise içtenlikle alkışladı.

Kemal dizlerinin üstüne düştü. Aybike? diye fısıldadı titrek bir sesle.

Kızı sarıldı ona. Baba, diye tekrar etti, artık gözyaşları içinde.

Kemal de onu sımsıkı sardı, sanki küçük kızı bir daha kaybetmekten korkar gibi.

Gözleriyle çocuğu bulmak için çevreye bakındı.

Ama çocuk çoktan geriye, salonun gölgesine çekilmişti. O kalabalık hiçbir zaman ona ait olmamış gibiydi.

Kemal, hâlâ kızını kollarında tutarken ayağa kalktı ve seslendi: Bekle!

Çocuk durdu.

Bunu sen yaptın, dedi Kemal, hayranlık dolu bir tonla. Nasıl?

Çocuk hafifçe omuz silkti. Sadece onu anlayan birine ihtiyacı vardı.

Kemal, duygularına yenik düşerek yaklaştı. Adın ne?

Kadir, dedi çocuk.

Kadir, tekrarladı Kemal, unutmamak ister gibi. Ailen nerede?

Kadir gözlerini kaçırdı. Annem iki yıl önce öldü. Yakındaki yurtta kalıyorum.

Bu sözler Kemali sarsmıştı.

Cebine uzandı ama hemen durdu. Bir milyon lira, artık bir anlam taşımıyordu.

Çünkü Kadirin en çok ihtiyacı para değildi.

Şey dedi Kemal, kelimeleri seçerek, yarın gelir misin? Akşam yemeğine?

Kadir tereddütlüydü. Güzel kıyafetim yok ki.

Kemal, gözyaşları arasından gülmeye çalıştı. Bize gerek yok.

Aybike, babasının elini hâlâ tutarak, tekrar öne adım attı. Sesi hem kısık hem samimiydi.

Dost.

Üç yıl sonra söylediği ikinci kelime buydu.

Doğrudan Kadire bakıyordu.

Kadir de ilk kez hafifçe gülümsedi.

Alkışlar yeniden yükseldi ama bu defa farklıydı. Gösteri için değil, eğlence için değil; insanlık içindi.

O gece, misafirlerin çoğu evine dönerken, Kemal balkonda, İstanbulun ışıklarını izliyordu. Yanında Aybike oturuyor, arada kendi sesini denemek ister gibi fısıldıyordu; sanki yuvadan uçmaya hazırlanan bir kuş gibi.

Baba.

Efendim?

Aybike ona sokuldu. Anne gurur duyar mıydı?

Kemal’in kalbi duracak gibi oldu.

Kızının alnından öptü. Evet, canım. Seninle çok gurur duyardı.

Balo salonunda ise garsonlar kadehleri topluyor, masa örtülerini katlıyordu. Büyük kutlama, bambaşka bir anlam kazandı.

Bir milyoner, mucize için bir milyon lira vaat etmişti.

Ama mucize, dünyanın en iyi hekimiyle gelmedi.

Acıyı bilen bir çocuğun yüreğinden geldi.

Ertesi sabah Kemal, Kadirin bahsettiği yurda gitti. Ne kamera vardı yanında, ne de muhabir. Sadece bir babaydı.

Çünkü bazen şifa, zenginlikten, güçten ya da şöhretten gelmez.

Bazen iki sessiz çocuğun ortak suskunluğundan, onu bozmaya gösterdikleri cesaretten doğar.

Ve işte o sessizliğin ortasında, kayıptan geçmiş iki çocuğun arasında bir ses yankılandısatın alınmadığı, sadece anlaşıldığı için.

Ve bu, bir milyondan da fazlasına değerdi.

Rate article
Lifequest
Çocuğun Şifası