Annem nihayet emekli oldu. Birkaç sene oldu hatta. “Çok yoruldum,” diyor, “Sağlık sıfır, iş çok stresliydi, ortam çok zehirliydi, yaş da geçti artık. Azıcık kendim için yaşamak istiyorum, ömrüm çalışıp didinmekle geçti zaten.”
Açıkçası annemle bu konuda kimse tartışmadı tabii. Annem öyle biridir ki, biriyle tartışmak aklımıza bile gelmez, kelimesi kelimesine dinleriz, o kadar yani.
Sonuçta annem toplanıp yazlığa geçti, dedi ki “Bundan sonra hayat benim!” Çiçekler, salatalıklar ekiyor, balkonda sigarasını yakıyor keyifle, bir elinde kahvesi, bazen içine azıcık konyak damlatıyor, bazen de kitap okuyor. Evi topluyor, işin yorgunluğunu üzerinden atıyor, geçmişin stresini hatırladıkça hafif bir tedirginlikle gülümsüyor. Çocuklar büyümüş de, torunları bütün yaz ona getirmeyecekler diye asıl ona sevinip duruyor!
Bir de tabii kendisinin altın kuralı var, her fırsatta bize de söylüyor:
Emekli olacaksan, torunlar üniversiteyi bitirmeden olma bak, önemli! Kendi ayaklarının üstünde dursunlar da, sana yük olmasınlar. Torunlar tamam olunca sen de kendi başına rahatça yaşa işte. Torun çocuklarını düşünme, onlarla uğraşmak senin değil, çocuklarının, bilemedin onların çocuklarının işi, artık yaşlanmış olacaksın çünkü.
Genel olarak yazlıkta her şey onun için tıkır tıkır işledi: Paket teslim noktası en yakında, kasaba bakkalı elinin altında, internet hızlı, pencerenin önünde gül bahçesi, hava mis gibi, komşular sessiz, gerginlikten eser yok. Ama itiraf etmek gerekirse, birkaç ay sonra annem hafiften sıkılmaya başladı. Durur mu? Hemen yeni bir macera peşinde
Bahçesinin büyük bir kısmına beton döktürmeye karar verdi. Çünkü anneme göre, arabaların durduğu yer pek şık durmuyordu. Dedi ki, “Ne doğadan bir şey bekleyeceğim, doğa bize interneti verdi zaten!” ve internette gezinip kendine dört dörtlük bir ekip buldu tabii parasıyla.
Ve beklenen gün geldi. Beşi bir arada geldiler, başlarında da ekip lideri Murat. Annem ona Muratcığım diyor, halbuki adam bildiğin dev gibi. Başladılar ama işler bir anda karıştı. İki beton mikseri hazır, emir bekliyor. Annem kenardan izliyor tabii.
Murat bir anda açıldı, deyim yerindeyse sazı eline aldı. “Hanımefendi, bu işler öyle kolay değil, burası yamuk, şu şöyle, bu böyle Biraz daha fazla ödemezseniz, işi bırakır gideriz, başka birilerini bulun,” dedi. Ekip de hemen baktı, yaşlı kadın, işten anlamıyor görünüyor diye hemen çaktırmadan ücreti ikiye katlamaya çalışıyorlar.
Annem onları can kulağıyla dinledi. Başını salladı, biraz da üzülmüş gibi davrandı. Elli bin lira diyorsunuz, hı? Yirmi beş olsa olmaz mı? Tamam, çocuklar Size güveniyorum ben. Böyle yakışıklı bir ekibe neden güvenmeyeyim?
Sonra bir anda ekliyor: Bir iddiaya girelim mi?
Murat hemen atladı: Ne üstüne?
Annem: Şu elli bin üzerine. Senin ekibini öyle iyi yöneteceğim ki, işi senin dediğin gibi bir günde değil, üç saatte bitireceğiz. Eğer biterse elli bin bana, yetmezse elli bin sana. Var mısın?
Vallahi ben olsam Muratın yerinde bin kere düşünürdüm. Sonuçta kadın yaşlı, garip garip iddialara mı gerek var şimdi? Ama Murat, okumamış falan, ama kendine güveni ve işin sonunu görememesi efsane. Kabul etti tabii.
Murat bir kahve aldı, kenarda oturup izleyecek. Annem ise lastik çizmelerini giydi ve bir başladı çalışmaya Görmen lazım! Adamları öyle güzel yerleştirdi ki, ekip kendi bile şaşırdı; daha ne olduğunu anlamadan tam bir rüya takımı gibi oldular. Her birine ne, nasıl yapılacak tek tek tarif etti, malzeme kimden taşınacak, beton nasıl yayılacak, işi hızlandıracak şey ne, hata yapılacak yer neresidir, hepsini anlattı. Mikser şoförlerine bile, Ne zaman boca edeceksin, nasıl dökeceksin diye ortalığı organize etti. Tüm süreci öyle bir yönetti ki, tek bir gereksiz hareket, tek bir boşluk olmadı.
Yani resmen betonun kraliçesi annem!
Adamların sabahtan akşama kadar uğraşalım dediği işi annem iki-üç saate şıp diye halletti. Hem de öyle güzel oldu ki, ölç falan hepsi tam, pırıl pırıl iş çıktı ortaya.
Murat başta gülümsüyordu, Birazdan yorulur, diye. Sonra gülümsemesi kayboldu. En sonunda rengi attı. Çünkü iddia geldi aklına, sözü hatırladı. Elli bin nerede?
Murat bir an dili tutuldu, yüzü öyle bir şekil aldı ki anlatamam, resmen gerçeklerle yüzleşti: Hayat her zaman senin beklediğin gibi gitmeyebiliyormuş meğer!
Bir dakika dedi, boğuk bir sesle, Şunu söyleyin bana Bu nasıl oldu? Gerçek mi bu? Böyle şey mümkün değil ya!
Annem ise çok sakin bir şekilde, eldivenlerini silkeleyip:
Otoyolun köprüsünü gördünüz mü buraya gelirken? dedi, Üç katlı olanı.
Evet diye mırıldandı Murat.
Hem de üstünden geçtiniz mi?
Tabii geçtik
Aferin. Ben onu inşa ettim.
Ve o anda Murat son noktayı koydu: “Hanımefendi” diye küçümsedikleri kadın, senelerce herkesin dayanamadığı işlerin adamıymış meğerse! Demem o ki, böyle insanlarla iddiaya girmek bazen ağır pahalıya patlar, Murat için ders oldu bu!




