Her yıl aynı gün, aynı saatte kızı için mezarlığı ziyaret eder, hep sessizliğe gömülürdü. Beş yıl boyunca değişmeyen bu hüzünlü ritüel bir gün beklenmedik şekilde bozuldu: Mermer mezar taşının yanında çıplak ayaklı bir oğlan, büzüşüp “Affet beni, anneciğim…” diye fısıldıyordu.

Kızının mezarını her yıl aynı gün, aynı saatte, yine sessizlik içinde ziyaret ediyordum. Beş yıl boyunca bu hiç değişmedi. Ama o sabah her şey farklıydı: Mermer mezar taşının üstünde çıplak ayaklı, küçücük bir erkek çocuğu sarmalanmış uyuyordu; yanağını taşa dayamış, fısıltıyla Affet beni, anne diyordu.

Ben, Onur Güner, Zincirlikuyu Mezarlığının demir kapısında daha adımımı atarken bir tuhaflık hissetmiştim. Hava sadece sonbahar serinliğinde değildi; sanki mezar taşları arasındaki rüzgâr bir sırrı saklıyordu.

Koyu renk pardösümü düzelttim ve her zamanki gibi beyaz mermer mezara doğru yürüdüm. Üzerinde kazılı isim:

Derya Güner.

Beş yıldır tam dokuzda geliyordum. Mezara dikilip, bir mum yakıp sessizce dönüyordum eve. Ne gözyaşına, ne söze izin verirdim kendime. Acım, düzene girmiş, disiplinli bir yaradır artık: Bastırılmış, kontrol altında. Sohbetlerimde kızımın adından özenle kaçınıyordum; kriz yönetimine alışık bir adamın mesafesiyle.

Acı içindeydim.
Sadece sessizliğin insanı darmadağın etmediğine inandım yıllarca.

Ama o gün duraksadım.

Deryanın adının üzerinde minik bir çocuk yatıyordu. İnce bir battaniye omuzlarını zar zor örtmüş. Ayakları çıplak, eski ayakkabısı hemen yanında belli ki ona bile büyük. Rüzgâr saçlarını karıştırıyor, ama uyanmıyordu.

Elinde eski bir fotoğraf vardı.

O kareyi hemen tanıdım: Derya gülüyor, sarıldığı siyah saçlı küçük bir erkek çocuğu.

Tam da bu çocuk.

Ayaklarımda taşların çıtırtısı çocuğu uyandırdı. Bakışları, yaşına göre fazla olgundu, temkinliydi.

Burası senin yerin değil, dedim kısık sesle.

Çocuk fotoğrafı daha sıkı tuttu.

Özür dilerim… Derya abla, diye fısıldadı.

Yanına çömeldim.

Adın nedir?

Kerem.

Fotoğraf ellerinde titriyordu.

Bu fotoğraf sende ne arıyor?

Derya abla verdi. Bize geldiğinde.

Nereye?

Aziz Yusuf Çocuk Yuvasına.

“Yuva” kelimesi içime bir taş gibi oturdu.

Derya bundan hiç bahsetmemişti.

Kerem titriyordu. Hiç düşünmeden, pardösümü üstüne örttüm. O an öylece kaldı, şefkate alışkın değildi belli ki.

O gün hemen yuva yolunu tuttum. Eski bir bina, duvarlar solmuş renklerde, mütevazı bir bahçe. Hemşire Nazan Hanım beni karşıladı.

Kızınız yıllarca gelip gitti buraya, dedi sessizce. Çocuklara kitap okur, yardımcı olur, harçlığından biriktirirdi. On sekizine geldiğinde yasal olarak Keremin koruyucusu olmak istiyordu.

Söz bulamadım.

O gece, Deryadan kalan eşyaları karıştırırken bir mektup buldum.

“Baba, Kerem bana güç veriyor. Sana onun varlığını söylemeye korktum annemin ölümünden beri kalbini kapattığını hissediyorum. Ama onun birisine ihtiyacı var; yanında kalacak birine.”

Defalarca okudum satırları, her defasında biraz daha yutkunarak.

Ertesi gün avukat aradı: Keremi evlat edinmek isteyen bir aile varmış, işlemler hızla halledilebilirmiş.

Onay vermedim.

Akşam Keremi odasında yerde otururken buldum.

Yatak büyük geldi, dedi usulca. Kendimi fazlalık sanıyorum.

Seni almak isteyen bir aile var, deyiverdim.

Kerem başını salladı.

Anlıyorum.

Gitmek ister misin?

Burada kalmak isterim. Çünkü burası onun yeri.

O benim kızımdı…

Cümlem havada kaldı.

Kerem odadan çıktı.

Bir süre sonra ev o kadar sessizleşti ki korktum. Dışarı koştum; onu sokak lambasının altında, minik sırt çantası elimde yürürken yakaladım.

Kerem!

Olduğu yerde durdu.

İlk ben gidersem daha az acır, dedi. Hep başkaları terk ettiğinde çok daha kötü oluyor.

Önünde diz çöktüm.

Yeniden güvenmeyi unuttum, dedim. Birini sevip kaybetmekten korkuyorum. Fakat Derya sana inanmıştı. Eğer kalbini sana teslim ettiyse, ben de denemek zorundayım.

Uzun bir sessizlik oldu.

Gitmeyeceğim, dedim sonunda. Kalmayı seçiyorum.

Gerçekten mi?

Aile olmak bir seçimdir.

Kerem bir adım attı, sarıldı ve ilk defa çocuk gibi özgürce ağladı.

Birkaç hafta sonra mahkeme kararını verdi.

Şimdi ben neyim? diye sordu Kerem.

Benim ailem, dedim. Sana koştuğum andan beri öylesin.

Beraber Deryanın mezarına gittik.

Kerem bir çiçek ve kendi çizdiği bir resmi bıraktı; üç el ele tutuşan insan.

Buradayım, Derya abla, diye fısıldadı.

Ben ilk defa yüksek sesle teşekkür ettim:

İyi ki varsın.

Artık hava o kadar soğuk gelmiyordu.

Kızımı kaybettim.

Ama tam onun mezarında, yeniden yaşamaya başladım.

Yazarken anladım: Bazen acı insanı korumak için duvar kurar, ama sevmek sınır tanımaz. Ve gerçek aile, kan bağından çok kalp bağıyla kurulur.

Rate article
Lifequest
Her yıl aynı gün, aynı saatte kızı için mezarlığı ziyaret eder, hep sessizliğe gömülürdü. Beş yıl boyunca değişmeyen bu hüzünlü ritüel bir gün beklenmedik şekilde bozuldu: Mermer mezar taşının yanında çıplak ayaklı bir oğlan, büzüşüp “Affet beni, anneciğim…” diye fısıldıyordu.