Günlüğüm O Gün Sensiz bir hiçsin dediğinde
Aslında aylar önce kafamı toplamış, gitme planları yapmaya başlamıştım bile.
Her tartışmamızda bana kapıyı işaret edip Beğenmiyorsan defol, çek git! diye bağırıyorsun!
Kendi evimde misafir gibi, valizim hazır, sürekli tetikte yaşamak… iyice yıldım artık bu korkudan.
Artık başka bir daire kiraladım ve bugün ayrılıyorum.
Ne sandın ki, sanırım gidecek yerim yok diye mi düşündün?
Senin kibirli, bencil tavırlarına ömür boyu katlanmamı mı bekledin?
Yanılıyorsun Halit.
O çok övündüğün evinle de baş başa kal şimdi!
Alt rafdaki kablo kutusu nerde?
diye sordu Halit, elleri belinde, salonun ortasında durup hakim edasıyla bana baktı.
Gözleriyle her yere şöyle bir bakıp, sanki alanında bir işgal arıyordu.
Seda ise koltukta oturmuş, dizüstü bilgisayarında yazı yazıyordu.
Hiç kafasını kaldırmadı.
Onun bakışlarını sırtında hissediyordu: ağır, soğuk, demir gibi bir his.
Eskiden bu bakış, Sedayı küçültüp açıklama yapmaya zorlardı.
Şimdi ise içinde bir şeyler kopmuştu, bu bakışın üzerinde hiç tesiri yoktu.
Çöpe attım Halit.
Sadece bozuk şeylerdi, eski kablolar, yıllardır kullanmadığımız şarj aletleri.
dedi, son derece sakin bir şekilde gönder butonuna tıklarken.
Attın mı?
diye neredeyse alçak bir sesle tekrar etti Halit; bu ses tonu hep kavganın başlangıcı olurdu.
Yavaş adımlarla yaklaşıp, lambanın ışığını kapattı.
BU evde kimlerin neye karar vereceğine izin veren kimdi?
diye sordu.
Hatırladığım kadarıyla tapuda senin adın yazmıyor?
Yoksa şimdi bir şeyler ödüyorsun diye kendini evin sahibi mi sandın?
Seda nihayet bilgisayarı kapadı.
Bakışlarında ne öfke ne de hüzün vardı;
sadece soğuk, küçültücü bir ifade…
Halit en çok bunu kendi kullanırdı elinde güç olduğunu düşündüğünde.
Seda ise beş yılda bu bakışı iyi tanımıştı.
Onlar artık çöptü
dedi, gözünün içine bakarak.
Üç defa söyledim sana, o köşeyi toparla diye.
Üçünde de hemen dedin.
O hemen, işte şimdi geldi.
O hemen, ben ne zaman istersem o zaman gelir!
delirdi Halit, kızarmış yüzüyle orta sehpayı tekmeledi.
Bu evde kuralı ben koyarım!
Sen burada ben istediğim için varsın.
Buralar BENİM duvarlarım, BENİM pencerem, BENİM zeminim!
Senin işin köşede sönük durup haddini bilmek!
Salonda oraya buraya yürüyüp, duvarlara omuz sürterek hükmünü pekiştiriyordu.
Burası, merhum Babaannesinden miras kalan, tüm İstanbuldaki evi, onun zafer anıtıydı, hikayesi buydu.
Her tartışmada hep aynı yere dönerdi: Ev onun, alan onun.
Bununla da Sedanın söyleyeceği her kelimeyi ezmeye, susturmaya çalışırdı.
Bir kaç kablo için delirmiş gibisin!
dedi Seda, sesi her zamanki gibi sakindi.
Eski Sendan eser yoktu artık.
İçinde bir şey paramparça olmuştu.
Korkusu uçup gitmişti.
Delirmedim, ev sahibi gibi davranıyorum!
diye bağırdı Halit, zemini işaret ederek.
Sen, misafir olduğunu unuttun.
Hatırlatmamı ister misin nereden geldiğini?
O paylaşılan karman çorman odandan geldin.
Bu duvarlara saygı duyacaksın, eşyamı sağa sola atmayacaksın!
Dolabı açıp bir fincanı düzene koydu, sanki alanını sahipleniyormuşçasına.
En çok neye sinirleniyorum biliyor musun?
dedi dudaklarını büzerek,
Nankörlüğüne.
Ben sana rahat sundum, bana hak gözüyle bakıyorsun!
Hiçbir şeye hakkın yok Seda!
Sadece susmaya, ellememeye hakkın var.
Yeter artık
dedi Seda, acele etmeden ayağa kalkarak.
Artık ondan hiç korkmuyordu, daha dimdikti bakışı.
Ben lafa söyledim!
diyerek Halit koridora işaret etti.
Ya dediğim olacak ya da eşyalarını toplayıp gideceksin.
Yetmedi mi güya özgürlüğün?
Ben sırtımda taşırken bu evi, şimdi bir… fırsatçı gelip bana ne yapacağımı mı söyleyecekmiş!
Kendi kendine kasıla kasıla içini rahatlatırken,
Seda bir hamle bile yapmamıştı.
Ona öyle bir bakıyordu ki, sanki Halit artık Sedanın hayatında bir anlam ifade etmiyordu.
Bitecek mi konuşman?
dedi Seda sakince.
Bitti…
mırıldandı Halit, midesinde kocaman bir düğümle.
Ve yarın yeni kablo istiyorum.
Seda başını sallayıp korkmadan yanından geçti, yatak odasına girdi.
Halit odanın sessizliğini dinledi.
Ne ağlama, ne bağırış, ne kapı çarpması
Sadece derin bir sessizlik.
Bu sessizlik, en ağır kavgadan bile betermiş meğerse.
Odanın kapısını açtı.
Duymadın mı, daha konuşmadım!
diye bağırdı.
Ama bir anda dondu kaldı.
Seda, dolabın önüne diz çökmüş, valiz ve çantalarını çıkarıyordu.
İki sırt çantası, iki büyük bavul.
Hepsi dolu
Hazır
Ne oluyor burada?
diye alay etti Halit,
Tatile mi gidiyorsun yoksa annenin evinde mi naz yapacaksın?
Seda çantasını kapatıp soğuk bakışlarla dönüp baktı.
Anneme gitmiyorum.
Sadece eşyalarımı topluyorum.
Valiz fermuarının sesi, odada neredeyse tokat gibi çarptı.
Halit kollarını kavuşturup zehirli bir gülümsemeyle konuştu:
Cidden kendini vazgeçilmez mi zannediyorsun? Ben olmadan yapamazsın mı sandın, sonunda bana yalvaracak mısın? Güldürme beni.
Seni düşünmüyorum bile. Bir nakliye aracı çağırmam lazım,
diye cevap verdi Seda.
Ara çağır bakalım,
diye sırıttı Halit.
Ama geri döndüğünde tek kelime etme.
Ben kendi bildiğimi okurum!
Seda durdu, bir an düşündü,
Geri dönmeyeceğim.
İki hafta önce daire tuttum, anahtarı çantamda.
Sen her defol git! dediğinde, ben bir şey daha hazırladım.
Fark etmedin bile.
Halit bembeyaz olmuştu.
Kontrol artık ona ait değildi.
Yok artık…
diye fısıldadı yaklaşıp.
Demek oynadığın oyunu planlamışsın hep.
Seda hiç kıpırdamadı.
Yerde şilte de yatarım,
dedi,
biri bana misafir dedikten sonra yanında kalacağıma.
Ama o gece daha bitmemişti… Halit Sedayı bırakmaya hiç niyetli değildi.
Hayatımı mahvediyorsun!
diye kollarından tuttu,
Sensiz bir hiçsin! Sensiz kaybolursun! Sensiz yapamazsın!
Seda kolunu kolayca çekti; sanki yapış yapış bir örümcek ağını üzerinden atar gibi.
Belki kaybolurum, ama o kuyunun dibi bana ait olur, sana değil,
dedi.
Montunu ve telefonunu kaptı.
Nakliyeciler az sonra gelir.
Halit ona doğru bir hamle yaptı, telefonu almak ister gibi ama Sedanın bakışı buz gibiydi, onu tuttuğu yerde dondurdu.
Eskiden Seda bir bağırışla paramparça olurdu, şimdi hiçbir şey hissetmiyordu.
Yapamazsın,
diye mırıldandı Halit,
Korkacaksın, gece ağlayacaksın, döneceksin. Ben seni bekleyeceğim.
Bekleme,
dedi Seda, sesi hiç yükselmeden,
Yatağının yanında boşluk bulunca hatırla; beni hayatından sen çıkardın.
Koridora çıktı.
Tekerlekli bavulların sesi, cilalanan parke üzerinde yankılandı; fermuarlar, tekerlekler, küçük tok vuruşlar.
Dışarıda Kadıköyde hafif yağmur çiseliyordu.
Girişte sokak, taptaze bir yağmurlu hava kokuyordu; özgürlüğün ilk nefesi
Halit öylece kapı ile salon arasında donakaldı.
Her şey fazla sessiz geçmişti.
Apartmanın Üsküdardaki ana kapısı kapanınca, sessizlik beynine bir ağırlık gibi çöktü.
Yalnızdı.
Saat hala tıkırdamaya devam ediyordu, yenilginin saniyelerini gösteriyordu.
Antre aynasında kendine baktı: yüzü gergin, gözleri bomboştu.
Bağırmak istedi ama sesi çıkmadı.
Nasıl yere oturduğunu bile anlamadı.
Aklında tek bir cümle dolaşıyordu: Gitmez ki o.
Her zaman geri dönerdi
Ama artık anahtarları masanın üstünde yoktu.
Dolap bomboştu.
Seda ise yağmurlu bir Üsküdar akşamında kaldırımda yürüyordu.
Yağmur damlaları yüzüne akar, sanki eski hayatını siliyordu.
Otobüs durağında bekleyen yaşlı bir şoför ona yardımcı oldu,
Nereye gidelim kızım?
diye sordu.
Moda, on dokuz numaraya,
dedi Seda, sesi hafif titreyip sonra daha güçlü geldi,
Yeniden başlayacağım.
Araba ilerlerken İstanbulun ışıkları griye karıştı camdan.
Yıllardır ne diyeceğini, nasıl anlatacağını düşünmekten başka bir şey yoktu aklında.
Şimdi ise huzur vardı.
Bomboş değil, hafiflik vardı içinde.
Ameliyattan sonraki gibi acı var, ama nefesin açılmış.
Yeni dairesi rutubet ve taze boya kokuyordu; Kadıköyün sakin bir sokağında, küçük, çıplak duvarlı, boş bir evdi.
Valizlerini bırakıp, bir sandalyeye oturdu, titriyordu, ama içindeki kesinlik günden güne büyüyordu:
Hayatım burada yeniden başlıyor,
diye düşündü,
onsuz, o eski dairesiz, her şeyim benim lafları olmadan.
Telefonu titredi:
Halit arıyor.
Açmadı.
Dön. Konuşmamız lazım.
Seni affediyorum.
Tek başına başaramazsın.
mesajlar arka arkaya geliyordu.
Seda sessize aldı.
Eski işinden aldığı bir termosla çayını doldurdu, elinde kalan Türk Lirasıyla ay sonunu zor getiriyordu.
Dışarda yağmur İstanbula daha sıkı yağıyordu.
Her damlada, eski bağırtılar, korku ve baskı siliniyor,
ve sessizliğin kendisine ait olduğu hissi kalıyordu.
Artık bu sessizlik Sedanındı.
Özgür…
Bir hafta sonra.
Halit, Üsküdardaki o boş dairede uyandı;
ilk günler sessizlik canını acıttı, sonra kendi içine işledi.
Üzerinde toz birikti, bulaşıklar yığıldı, kimsesizlik duvara duvara çarptı.
Gelen gideni aramadı, arkadaşlar yok, cevap veren yok.
Ve Halit anlamak zorunda kaldı:
Koca bir şehirde, Seda bir daha yoktu artık.
Ve onunla birlikte kontrol duygusunu da kaybetmişti.
O eski koltuğa oturdu,
Sedanın günlerce oturduğu yere
Yerde tozlu bir kutu kablo vardı.
Açtı:
Hepsi eski, işe yaramaz kablolar
Çöp
Ve Halit, sırf bu çöpler yüzünden her şeyini kaybetmişti.
O esnada, Seda Kadıköydeki işinden dönüyordu.
Yorgun ama huzurlu.
Montunu askıya astı, suyu ocağa koydu, rastgele bir özgürlük şarkısını açtı.
Ne bağırış vardı, ne emir.
Pencereye yanaştı,
yağmur damlaları hala cama vuruyordu,
ama artık gri değildi.
Sadece yağmurdu.
Artık, nereye isterse oraya yürüyebilirdi.
Telefon yandı:
Halitten okunmamış mesaj.
Pişman olacaksın.
Açmadan sildi.
Notlara yazdı:
Pişman olma. Hiçbir zaman.
Kaydetti.
Gülümsedi.
Küçük bir lambayı yaktı.
Ve o an yeni hayatını boyamaya başladı:
Yağmurun parladığı bir İstanbul, ıslak asfaltta, valiziyle bilinmezliğe yürüyen bir kadın
Yaşıyordu.
Ve özgürdü.
O gün anladım ki, bir kapıyı gerçekten kapatan birine, hiçbir anahtar işlemiyor.
Sevgi zoru sevmiyor.
Kimse, sırf kendini yuva sandı diye başkasının özgürlüğüne pranga vuramıyor.
Bunu hiç unutmam.




