ŞAŞIRTICI BİR HAYAT
Hatırladıkça hala gülümsetir Seneler evvel, yakın arkadaşımız Zeynepin düğününü adeta iki gün boyunca kutlamıştık; keyifle, bol muhabbetle, sofralarımız nefis yemeklerle ve kahkahalarla dolup taşmıştı. Damat Emre, bir Kenan İmirzalioğlu gibi yakışıklıydı ve bu kadar etkileyici bir dış görünüşe rağmen, inanılmayacak derecede mütevazıydı. Hep beraber misafirler olarak, Emreyi gizliden gizliye incelemiştik: maviş gözleri, bir erkeğe yakışmayacak kadar uzun, simsiyah ve kıvrık kirpikleri (insana sorarlar, bu ne zenginlik Allah aşkına?! Doğa işte!), belirgin bir çene, düzgün bir burun, pürüzsüz ve hafif esmer bir ten… Üstüne, boyu neredeyse iki metreyi buluyor, geniş omuzlarıyla adeta bir Osmanlı pehlivanı gibiydi. Zeynepi sevmesek, herhalde nikah masasında bu nadide örnek için bir güzel kapışırdık! Kısacası Emre, göz kamaştırıcıydı.
Aferin kız, ne adama kapıldın sen böyle! dedik Zeynepe, hafif iğneli bir tonla. Hepimiz, Emrenin soyunda bu kadar yakışıklı bekâr birinin daha olup olmadığını anlamak istercesine, biraz da iç geçirerek soruyorduk.
Kızlar, siz de amma abarttınız, dedi mütevazı bir tebessümle Zeynep. Ben Emreyi sadeliği için sevdim. O, köyde büyüdü, anneannesiyle yaşadı, hayvancılık, tarlası… Elinden her iş gelir. Ailemin köyden arsa alması sayesinde tanıştık. Çok düşünceli, iyi kalpli ve güvenilirdir. Ne emek harcadı çiftlikte görseniz… Birkaç gece boyunca zor ikna ettim de şehre getirebildim, hah!
Emre kısa sürede yeni ailesine de, büyük şehrin havasına da, selam sabaha da öyle güzel alıştı ki; iyi içkiyle, parfümle, siyasetle, sanatla, gezilerin incelikleriyle, borsa endeksleriyle, sporla ilgilenmeyi, hatta İstanbul şivesini hiç belli etmeyecek kadar öğrendi. Kayınpederinin genç çifte hediye ettiği rahat arabayı ustalıkla sürüyor, yine onun sayesinde çok iyi bir iş sahibi olmuştu. Kim çiftin yeni evini üstlendi, tahmin edin bakalım!
İkinci evlilik yılının sonlarına doğru Emrede tuhaf bir beyaz çorap takıntısı ortaya çıktı. Evde, misafirlikte, hatta lastik çizmelerin içine bile sadece bembeyaz çoraplar giyiyordu. Yerde ayakkabısız, koca çoraplarla gezinmekten zerre çekinmiyordu.
Zeynepin çoraplara ilgisi yoktu tabii ki ama öyle sessizce, günde iki defa evi temizliyor, marketten çamaşır suyu ve ağartıcı almayı ihmal etmiyordu. Derken, Emreye Çorap lakabını taktık aramızda.
Emrenin bir sevgilisi olduğunu Zeynep, hamileliğinin sekizinci ayında öğrendi. Sevgilinin de doğum zamanı neredeyse aynıydı. “Çorap” apar topar evden kovuldu, işinden oldu, lanetlendi ve dostların gözyaşları arasında uğurlandı. Ondan sonra ise, o uzayan, insanı sarıp sarmalayan, puslu, hüzünlü sonbahar günleri başladı. Zeynep koca yatağında, gözlerinde yaşsız, tavana öylece bakarak uzanır dururdu:
Sonra ağlarım ben… Şimdi bebeğe zarar olur, deyip dururdu.
Sessiz sedasız bir hal almıştı; biz de nöbetleşe yanında oturuyor, ona kelimelerden ziyade suskunluğumuzla destek olmaya çalışıyorduk.
İçimizde bir yumru; en güzel sayfalarını yırtmak, kadere küsmek, ağlamak ve bağırmak geliyordu. Ama sadece susup beklemek gerekiyordu.
Doğumdan çıkınca, taburcu olduğunda ise başka bir telaş… Kapıda balonlar şişirmiştik. Hastane çalışanlarından rica üstüne rica edip, bir yudum çay içip yakındaki çingenelere, ayı oynatıcılarına; herkes için sağlık ve mutluluk dileyerek evimize koşa koşa gitmiştik. Taze dede Ali Bey herkesten coşkuluydu; doğumdan önce, duygulanıp hemşirelere tatlılar ısmarlayacağına söz verip, Zeynepin penceresinin altına tebeşirle kocaman “Torunum için sağ olun!” yazmış, sonra da minik bir türkü söylemeye kalkınca güvenlik onu bir güzel odasına davet etmişti. Ali Bey, güvenliğin çay ve birazcık konyak davetiyle gönlünü aldı!
Taburcu günü dede yerinde duramıyordu, parlıyordu resmen. Sevinçten ağlıyordu, gururla… Biz de ağladık, sarıldık hep birlikte; Zeynepi öpüp kokladık, mavi zarfın içindekine hayretle bakıp, babasının düzgün burnuna benzeyen minik Emire dikkatlice göz gezdirdik. Ama Zeynep, o büyük sevinçte bile gözyaşı dökmedi:
Sonra… Anne sütüme zarar olmasın diye…
Zeynep, bizimle daha iki ay konuşmadı. Sonra bir gün kalktı ve Emreyi görmeye gitti. Ne kibrit, ne sirke ile… Sadece içinde yanıp tutuşan acıyı dışarı dökmek için. Hesap sormak, duvarları yumruklamak, onu yüzleşmeye zorlamak, utandırmak, biraz da kendi zincirlerini kırabilmek için… Bir kişiyi kaybetmek, bir dünyayı kaybetmek gibi olurdu; bırakıp gidenin ardında ise sadece boşluk kalırdı. Çocuğu Emirle görmeyi, Emre ve oğlunun yanında mutlu aile olarak akşamları oturmayı, yürüyüşlerde el ele gezen üç kişilik tabloyu hayal ettiği dünyasının dağıtıcısıydı adam…
Bir de, o yüzsüz kadının gözlerinin ta içine bakmak istiyordu Zeynep. Kesinlikle küstah ve güzel olacağını düşündüğü o gözlere. Onların tam ortasına tükürmek… Belki gerekirse tırmalamak bile isterdi.
Nereye gideceğini, kime çıkışacağını ise, mahallenin girişinde sürekli oturan hanımların dedikodusundan öğrendi. Onlar, Zeynepi durdurup Emre alçaktır! diye ciğerlerini yırtarcasına detaylıca anlattı; nerede bulabileceğini, nasıl intikam alabileceğini de tarif ettiler. Zeynepin biri gitmek istemişti; ama nedense, orada kala kaldı.
Ve nihayet, beş katlı eskimiş apartmanın girişinde buldu kendini. Bir tek yukarı çıkması kaldı. Çıkarken düşündü; Nasıl olsa kimse evde çıkmaz, dedi ilkin. İkinci katta ise, Aslında kimse olmasa iyi bile olur, diye geçirdi içinden. Üçüncü katta ise, tepeden gelen bir bebek ağlaması işitildi.
Kapıyı açan, yüzü solgun ve ağlamaktan bitap düşmüş bir genç kadın oldu. Zeynep, o kadınla Emreyi aklında bir türlü yan yana getiremiyordu. Rekabet ettiği kişi karşındaydı ama hiçbir şey düşündüğü gibi değildi. Zeynep bakarken bebek içeride avazı çıktığı kadar ağlamaya devam ediyordu.
Merhaba, Zeynep Hanım… Emre burada değil, iki hafta önce gitti. Nereye gitti, bilmiyorum, dedi genç kadın; yere oturarak tekrar hıçkırarak ağlamaya başladı.
Zeynepin kavga edecek gücü kalmadı. Sadece kadının çocuğunu sakinleştirmek, sonra soğuk bir laf etmeyi hayal etti: İyi güzeldi gezmek, şimdi de taşımayı sev bakalım, hanımcık! Bunu mutlaka demeliydi. Ve onu rezilce küçük görmek… Öyle ya, aldatılan taraftı.
Bebek kupkuruydu; yanağında damarı belirginleşmiş, sesi kısılmış. Net şekilde açlıktan ağlıyordu. O annenin yerde ağlaması, içeride bu kadar küçük bir bebek varken, Zeynepin içini yaktı. Mutfakta dolaplar bomboştu, buzdolabı da öyle… Sonradan zor hatırladı Zeynep, mutfak masasında üzerinde Lütfen… Benimle ilgilenin, yazan yarım yamalak bir not bulmuş olduğunu.
Kadın, hıçkırıklar içinde anlatıyordu; başka gidecek yeri yoktu, yakında evden çıkmaları gerekiyordu. Sütü kurumuştu, Emre kayıptı, parası da yoktu. Özür diliyor, Zeynepten af istiyordu. İstersen vur, bence hak ettim! diyordu. Bebeğin adı Buraktı ve sadece 9 gün Emirden büyüktü.
Zeynep hızla eve koşmak zorundaydı, Emir yirmi dakika sonra süt isteyecekti. Koşmak kolay değildi; iki büyük market poşeti kolunda sallanıyor, yanında da yeni tanıştığı bu kadın, kucağında doymuş Burak ile beraber yürüyordu. Zeynep, eve dönerken, iki yatağı daha nereye sığdıracağını düşünüyordu…
Üç yıl sonra, Oksananın (artık adı Ayşe olmuştu) düğününü kutladık, bir yıl sonra da Zeynepin Zeynepin yeni eşi beyaz çoraplara asla tahammül edemez, hayatın renkleriyle güzelleştiğine inanırdı. Kadınına, oğluna ve iki kızına delice bağlı. Ayşe ise dört erkek çocuk annesi, eşi hâlâ bir kız bekliyor…




