Sebil çantamı zar zor elimde tutarken, kızımın bana sessizce fısıldadığı o cümleyle her şeyin altüst olduğunu anladım.
Üç yıl boyunca küçük Elifsuya gözüm gibi bakmıştım. Şimdi ise, bir yabancı gibi kapı önüne konuluyordum. Hiçbir uyarı olmadan. Hiçbir sebep olmadan. Sadece soğuk, mesafeli bir vedalaşma ve hepsi bu.
Eşyalarımı titreyen ellerimle topluyordum, ama gözyaşlarımı tutmakta zorlanıyordum. Ne hizmetliler, ne Bahadır şoför, ne de ben kendim bir anlam verebiliyordum bu işe.
O an için sadece içimdeki haksızlığa uğramışlık duygusu, beni bugüne dek taşıdığım valizlerden bile daha çok eziyordu.
Yavaşça villanın mermer merdivenlerinden inerken, adımlarımı sayıyordum neredeyse; belki de acının şiddetini biraz hafifletirim diye. Yirmi adım kalmıştı kapıya. Yirmi adımda geçen üç yıl, alışkanlıklarım ve sıcak bir ev hissi ardımda kalacaktı.
Bursanın akşam güneşi konağı hafif altın rengine boyamıştı. Elifsunun odasında güneşin perde aralığından süzüldüğü anları, yatağa uzanıp tavandaki gölgelerle oyunlar oynadığımız vakitleri düşündüm.
Tavşan.
Bulut.
Yıldız.
Geriye bakmadım. Bilseydim, dayanamazdım; bütün gözyaşlarımı zaten hizmetçi banyosunda, eşyalarımı toplarken dökmüştüm.
İki kot pantolon. Birkaç bluz. Elifsunun son doğum gününde giydiğim soluk sarı elbise. Bir de Elifsunun bebeklerine fırça fırça saç taramayı sevdiği tarağı. Tarağı orada, evde bıraktım. O bu eve, bu yaşama aitti artık.
Bahadır, siyah Passatın yanında beni bekliyordu. Hiçbir şey demedi, ama bakışı acıma ve şaşkınlık içindeydi. O da hiçbir şey anlamamıştı.
Belki de böyle iyi oldu… Çünkü biri neden? diye sorsa cevabım yoktu.
O sabah Arda Bey, beni odasına çağırdı. Sesi nötr ve uzaktı; sanki muhasebe raporu okur gibiydi.
Artık bana ihtiyaçları yoktu.
Açıklama yok, sohbet yok, göz kontağı bile yoktu.
Araca binip, başımı soğuk cama yasladım, dönerken villanın kapısı arkamızda yavaşça yok oldu.
Yirmi beş yaşındaydım oraya ilk adımımı attığımda. Çocuk bakıcılığı için açılmış kurslardan zor güç geçmiş, elimde bir avuç umut, birkaç referans Ajans beni geçici olarak göndermişti.
Ama Elifsu, ilk günden bana sarılıp bırakmamıştı. O zaman iki yaşındaydı, yalnızca benimle uyuyordu. Bazı şeyleri çocuklar büyüklerden daha iyi hisseder.
Bahadır arabayı Bursada kıvrıla kıvrıla giden yollardan, kafelerin, seyir teraslarının önünden sürdü. Parkta yürüyüşlerimizi, kuşlara simit attığımız anları hatırladım; Elifsunun serçelerin kavgasına gülüşünü…
Bazen Arda Bey de ansızın yanımıza katılır, toplantıdan kaçıp yakınımıza ilişirdi bir dondurma alır, sessizce otururdu. O nadir anlarda, iş insanı değil, yorgun bir baba olurdu.
Sessiz sessiz ağladım.
Kızgınlıktan değil; kayıptandı.
Her şeyi özleyecektim; temiz çarşaf kokusunu sabah kahvesi sesini Elifsunun koridorlarda yankılanan gülüşünü
Hatta özlememem gerekenleri de özleyecektim Arda Bey bazen kapının eşiğinden durup, içeri girmeden bizi izlediğinde içimin nasıl cız ettiğini…
Hep görmezden gelmiş gibi yaptım.
Fakat insanın duygusu izin sormaz.
Son aylarda içimde bir duygu filizlenmişti; belki de bu yüzden şimdi acım daha büyüktü.
Konağa sessizlik hakim oldu.
Yıllardır ailede çalışan, yaşlı hizmetçi Zübeyde Hanım tabakları olması gerekenden fazla sesle yıkıyordu. Laf etmiyor ama yüzü her şeyi anlatıyordu.
Arda Bey ise odasında kapanmış, ekrana bakıyor ama hiçbir şey görmüyordu. Yaptığının doğru olduğunu tekrar tekrar kendi kendine söylüyordu.
O sabah eski nişanlısı Melike Hanım aramıştı. İncelikli, kontrollü, zarif kadın Son aylarda tekrar hayatına girmiş, ona destek olmuş, küçük küçük şüphe tohumları ekmişti.
Sence de garip değil mi, diye sordu, bu bakıcının sana bakışları?
Her şeyi usulca, planlı yapmıştı.
O sabah içini kemiren şüphe Arda Beyin kararını vermesini sağladı.
Bana normalden fazla bir tazminat verdi. Sonra da kapının önüne koydu.
Ve şimdi villa bomboş gibiydi.
Elifsu yukarıda, başını benim yastığıma gömüp sessizce ağlıyordu. Annesini kaybetmişti. Şimdi de kendisini güvende hissettiren kişiyi kaybetmişti.
Günler geçti.
Ev; adımlarımla, kahkahalarımla, Elifsunun gece hikayeleriyle dolu ev; kasvetli bir sessizliğe büründü. Elifsu neredeyse odasından çıkmadı. Soru sormaz oldu, gülmez, masal istemez hale geldi.
Dördüncü sabah ateşi çıktı.
Arda Bey başından bir an bile ayrılmadı, elini tuttu, nefesini dinledi. İşte o zaman ilk kez gerçek korkuyu hissetti.
Akşam üstü Elifsu gözlerini açtı ve kısık sesle,
Baba dedi.
Arda başını eğdi.
O da ağladı, dedi usulca. Sebil abla. Neden gitmesi gerektiğini hiç anlamadı.
Arda bir an donakaldı.
Elifsu yavaş yavaş ve düşünerek konuşuyordu:
Şehirden gelen o teyze… beni sevmiyor. Sadece gülümsüyor. Gözleri soğuk.
Sonra zorlanarak yastıkta doğruldu, ekledi:
Ama Sebil ablanın gözleri sıcaktı. Anneminkiler gibi.
O söz içini en fazla da bu vurmuştu.
Arda işte o anda anladı, aslında neyi kaybettiğini şimdi görebiliyordu. Başkasının şüphesine kurban gitmiş, sarsıntıyla yaptığı bir hareketiyle, çocuğunu ve evi yaralamıştı.
O gece uyuyamadı.
Sabah olduğunda kararı kesindi.
Sebili bulacaktı. Özür dileyecek, içini dökecek… Gerekirse aylarca affedilmek için uğraşacaktı.
Dünya dedikodulara ya da başkalarının sözlerine göre yönetilmezdi.
Gece Bursanın tepelerine inerken, Arda Karaaslan, o acı gerçeği nihayet kabul etti:
Sebil Özer hiçbir zaman sadece bir bakıcı olmadı.
O, kızının yanında kendini güvende hissettiği insandı.
O, aile sıcaklığıydı.
O, evlerinin bir parçasıydı.
Ve Arda tüm bunları neredeyse sonsuza kadar yıkacaktı.
Hayatta insan, bazen bir çekinceyle en değerli insanları kaybedebileceğini, bunun dönüşünün olmadığını ancak kaybettiğinde anlıyor. Bense sevgiyi ve güveni bir daha asla gereksiz şüphelere harcamamayı öğrendim.




