Adım Gülben. O zamanlar elli beş yaşındaydım, sırtım ağrır, iki yetişkin çocuğum ve bir de yaşlı bir Fiat Albeam vardı. O arabayı da taksi yapmak için krediye girdim.
Gençliğimden beri muhasebeciyim, bir fabrikada yıllarca muhasebe bölümüyle uğraştım. Sonra bir gün verimlilik adı altında tüm bölüm küçültüldü, beni de biraz dinlenirsin diye nezaketle emekli ettiler. Dinlenmek dedikleri, maaşsız, birikimsiz, kendini gereksiz hissetmekti.
Malulen emekli maaşım vardı: ayda on sekiz bin lira. Giderlerin ardından elektrik, doğalgaz, ilaç, ekmek avuçta bir şey kalmazdı. Ya yaşarsın, ya tedavi olursun; ikisi birden olmazdı. Çocuklara bunu hiç söylemedim. Onlar hâlâ annemiz iyi, rahatının keyfini sürüyor diye bilirlerdi.
Oğlum Eren otuz iki yaşında, yazılımcı, bir apartman dairesine kredi ödemesi yapıyor, sürekli proje yetiştirme telaşında. Kızım Esra yirmi yedi yaşında, güzellik salonunda çalışıyor, bir arkadaşıyla küçük bir ev tutmuş, sürekli tırnak yaptırmak, telefon almak için borçlanıyor.
İşten çıkarılınca bir hafta ne olduğunu anlamadan dolaştım. Sonra bir ilan gördüm: Ortak taksi, esnek saat, günlük kazanç Dedim ki, ehliyetim var, direksiyonum sağlam, iyi şoförüm, alkol kullanmam. Neden olmasın?
Hemen krediyle ikinci el bir Albea aldım, uygulamadan da şoför oldum.
Anne, gerçekten taksicilik mi yapacaksın? diye Esra gözlerini devirdi, sarı taksi ışığını görünce. Kadın başına olmaz, sarhoş filan taciz eder seni!
Anne, bu biraz küçültücü değil mi? dedi Eren de kaşını çattı. Sana biraz yardım edebilirim ayda. Çok olmasa da
İstemem, dedim sakin durmaya çalışarak. Kendi paramı kendim kazanmak istiyorum.
Gözleriyle, yaşlı anne babasının tuhaflıklarına verilen o bakışı birbirlerine attılar: Artık alışılageldik.
Gece şehir başkadır.
Gündüz, sırtı ağrıyan, eski muhasebeciyim. Gece ise isimsiz bir şoför olurum, başkalarının sırlarını duyarım.
Dikkatli araba kullanırım, müzik filan açmam; muhabbet başlatmam, cevap da vermem. Yolcu isterse dertleşir, isterse sessiz kalır. Kimi telefonda yüksek sesle kavga eder, kimi ben çıktım şimdi diye fısıldar, karanlıkta ağlar.
O sonbahar gecesinde, neredeyse geceyarısı, bir alışveriş merkezinden çağrı aldım. Yolcunun adı, uyuyan bir mahallenin adresinde sona eriyordu; yirmi dakikalık bir yol.
Arabaya, kabarık montunun içinde uzun boylu, zayıf bir kız bindi. Yüzünü göremedim, sadece burnu soğuktan kıpkırmızıydı.
İyi
Hızlı gidebilir miyiz lütfen? diye yarım yamalak kesildi sesi, kafasını hiç kaldırmadan. Sesi ağlamaktan kısılmış gibiydi.
Bir dakika sonra telefonu çaldı. Ekranda Anne yazıyordu. Kız ister istemez açtı.
Alo.
Vardın mı kızım? dedi yorgun, cılız bir kadın sesi.
Yoldayım anne yutkundu kız. Anne ben
Yine mi ağlıyorsun? diye susturdu kadın sabırsızca. Kaç kere dedim; vaktinde çocuk yapsaydın, şimdi kucağında olurdu. Hep kariyer, kariyer dedin. Bak şimdi kimse istemez seni
Anne, ben hamileyim, çocuk bekliyorum ama babası, bununla uğraşmam diyor usulca söyledi kız. Senin yanında kalabilir miyim?
Bendemisin? kadın alayla güldü. Önceden düşünecektin, onun kiralık köhne evinde yatarken. Benim de hayatım var, ben de yaşamak istiyorum, yaşlanıp başını bekleyecek değilim.
Direksiyonu öyle sıkmıştım ki, kemiklerim beyaz kesilmişti. Karışmak istesem de, sustum.
Başka gidecek yerim yok dedi yolcum fısıltıyla. Dışarıda da kalabilirim.
Ne yaparsan yap! dedi kadın sertçe. Ben sana dedim: erkekler gelir geçer, ana hep aynıdır. Sen erkeği seçtin, şimdi ona git. İstersen ara, ağlamayı bırakınca konuşuruz.
Hat kesildi. İçeride sadece klimanın uğultusu vardı.
Dayanamadım.
Kızım dedim sessizce. Ben sana yabancıyım, kusura bakma ama dışarıda kalmanı istemem.
İrkildi. Gözüne baktım simsiyah, iyice şişmiş gözler ve akmış rimel. Ve işte orada Esrayı gördüm. On yedi yaşındaki, ilk aşkı tarafından terk edilince sabaha kadar yanında oturduğum Esra’yı.
Annen dışında arayabileceğin kimse yok mu? dedim yumuşakça.
Yok, dedi neredeyse nefessiz. Üniversite için geldim buraya. Evde kalan arkadaşlar beni kovdu. Sevgilim, bununla uğraşamam dedi. Annemi de duydunuz.
Geldiğimiz yer sıradan bir apartmandı, sarı ışıklar yanıyor, kaldırım kapkaraydı.
Arabayı durdurdum ama yolculuğu bitirmedim.
şöyle yapalım, inanamadan söyledim. Şimdi eve çık, eşyalarını topla ve indir. Bekleyeceğim.
Niye? gözleri korkuyla büyüdü.
Çünkü evde boş bir odam var. Oğlum, kızım ayrı yaşıyor, yatak, dolap, kettle var. Para istemem. Ama bir şartım var, o kadar.
Nedir?
Sabah kahvaltı edeceksin. Ve kendini düşüneceksin artık, hayatında sadece başkalarının üstüne basmasına izin vermeyeceksin.
Bir şey demeden elleriyle yüzünü kapadı, tekrar ağladı ezilmekten değil, hafiflemiş gibi.
Ertesi sabah mutfakta iki tavada krep pişiriyordum. Mutfakta krep ve kahve kokusu vardı. Kızın adı Meraldi, yirmi iki yaşında. Benim giydirdiğim peluş pijamayla masada oturuyor, eşyaları hala kapı önünde poşetteydi. Ruhu gibi elbisesini de utançla düzeltiyordu.
Siz korkmuyor musunuz? çekinerek sordu. Ya size zarar verirsem, çalarsam, kullanırsam
Kızım, her gece arabada kimlerin gerçek yüzünü duymadım ki gülümsedim. Gerçekten sahte olan ağlayamaz ki öyle.
Ona yardım ettim: Kadın doğum doktoru bulduk, haklarını anlattık, devlet desteği ve geçici çalışma seçeneklerini araştırdık. Akıllıydı, üçüncü sınıfa kadar ekonomi okumuştu, yarı zamanlı çalışıp doğuma hazırlanacaktı.
Bir hafta sonra çocuklarıma nev-i şahsına münhasır bir oda arkadaşım olduğunu anlattım.
Görüntülü konuştuk. Ekranda: bilgisayar başında Eren, kamera karşısında makyajlı Esra.
Anne, pes doğrusu burun kıvırdı Esra. Hamile birini evine mi aldın? Akıllı mısın sen?
Anne, tehlikeli, dedi Eren ciddi. Dikkatli ol, sözleşme filan imzalasaydın bari.
Sözleşme yok, gülümsedim. Ama daha önemlisi var elimde: Hayatın başında dışlanan bir çocuk. Sırf gelmek istiyor diye kapı dışarı edilmemiş biri.
Göz göze geldiler.
Yani biz kötüyüz, çünkü problemimiz yok, seninle dert ortağı olmadık diye mi? Sen de anlatmadın ki bize, hep hallederim dedin.
Esra, sen bir kez bile bana Anne sen nasılsın? dedin mi? sakinlikle sordum. Bankamatik ve taksi olmadığımda insan olarak sordun mu?
Çocuklar o konuşmadan sonra iki hafta bana küstüler.
Sonra hiç beklemediğim bir şey oldu.
Bir cumartesi sabahı anahtar sesi geldi, kapıda çocuklarım ellerinde poşetle, çiçekle, garip bir utangaçlıkla dikilmişti.
Meral de su kaynatıyordu. Gergin oldu:
Gerekirse çıkabilirim
Gerek yok, dedim. Tanışın. Bu Meral. Şimdi kendi hayatıyla ilgilenene kadar yanımda.
Esra dikkatlice Meralin karnına baktı, Eren gözlerinin içine.
Merhaba, mırıldandı Eren. Anne, biraz konuşabilir miyiz?
Mutfakta üçümüz oturduk.
Şöyle düşündük, söze başladı Eren. Davranışımız iyi değildi, anladık. Nasıl zorlandığını bilemedik; çünkü hep ben yaparım dedin.
Sonra Meralle konuşmanı duyduk, ekledi Esra başını sallayarak. Sen odadan çıkınca telefonunu açtım, ses yüksekti. Ona hiç bize demediğin şeyler söyledin. Sadece güçlü olduğu için gurur duyduğunu söyledin. Yalnız olmadığını söyledin. Dedim ki, ben bunu senden hiç duymadım.
Sessiz kaldım. Biliyor muydum, kulak misafiri olduklarını?
Dinle anne, dedi Esra. Bundan sonra sadece hizmet edecek biri değilsin. Taksi sürmekten keyif alıyorsan tamam, en azından faturalarını biz ödeyelim. Ve senin doğum gününü kutlayalım. Sadece bize değil, sana da kulak verelim.
Eren başıyla onayladı:
Yarın gelirim, sana kış lastiği takarım, kamera alırım. Sen tabii ki güçlüsün ama burada trafikte aptal çok.
Çocuklarıma baktım, bu bir masal dönüşümü, kusursuz evlatlar mucizesi değil. Yine tartışır, yine bencillik yaparlar, yine kırılırsak yine kavga ederiz ama bir şey değişti.
Üç ay sonra Meral kıvırcık saçlı bir kız doğurdu. Doğumda Kim alacak anne ve bebeği? kısmında adım yazıyordu. Kapının önünde elim titreye titreye battaniyeyi düzelttim. Yanımda da çocuklarım telaşlı.
Esra çocuk koltuğu taşır, Eren çantaları sürüklüyordu.
Başını kırmayın, dedi Esra ciddiyetle.
İnternetten okudum, doğru taşıyorum, homurdandı Eren.
Akşam masa başında diz dizeydik: Yetişkin iki çocuğum, Meral ve bir de pusetin içinde mışıl mışıl yatan minik bir mucize. Daracık mutfakta gürültülü, tıkış tıkış ama doğru bir yuva.
Klasik anlamda mutlu son yok. Hâlâ geceleri taksiye çıkıyorum; çünkü sadece babaanne değil, hayatın içindeki biri gibi hissetmeyi seviyorum. Sırtım hâlâ ağrıyor. Çocuklar bazen eski bencilliklerine saplanıyor. Kırlangıç gibi yüksekten uçuyor, bazen çarpıyorlar. Meral çocuğum babasız büyüyor diye derdine dert katıyor.
Ama asıl değişim, artık geceleri telefona Anne, çok yoruldum diye fısıldadığında, uçta hep birinin olması. Bazen ben, bazen Esra, bazen de alt değiştirmeyi ve sallamayı öğrenmiş Eren.
Şunu fark ettim: Kendi çocuklarınızın sizi insan olarak görebilmesi için bazen önce başka bir çocuğun elinden tutmak lazım. Dışarıdan bakınca görürler ki, başkasına verdiğiniz şefkat, onlar için de var olabilirdi. Yeter ki zamanında bir adım atsınlar.
Dersmi derseniz, çoğumuz annemizi, babamızı arka plana atıyoruz: ev, mutfak, taksi, destek hattı Oysa onların da yorgunluğu, korkusu, hayali var. Bazen kendi sıkıntılarını dahi bir yabancıya daha kolay açarlar. Ama bir defa susmayı bırakıp, yaşamak isterlerse, çocuklara da büyüyüp onları insan olarak görmek fırsatı doğar.
Sizce ben mi doğru yaptım, kapımı yabancı bir hamile kıza açarak çocuklara mahcup olmayayım kaygısını bir kenara bırakmış oldum; yoksa fazla mı riskli, sorumsuzca davrandım?




