Annem nihayet emekli oldu. Üzerinden birkaç yıl geçti bile. Çok yoruldum, diyor. Sağlık hiç yok, iş stresliydi, ekip feciydi, yaş da ilerledi. Artık kendim için yaşamak istiyorum, öyle öyle sürünmemek gerek.
Aslında annemle kimse tartışmaz zaten. Kimsenin aklının ucundan geçmez annemle bir şey tartışmak.
Böylece annem kendini büyükşehirden ege kasabasındaki yazlığına attı ve o rüya gibi hayatını kurmaya girişti: çiçekler, salatalıklar yetiştirmek, balkonda sigara içmek, kahve yudumlamak. Kimi zaman bir parça rakı, kimi zaman kalın bir kitap eşliğinde. Etrafı toparlamak, işten uzaklaşmak, anımsarken bile hafif bir tedirginlikle hatırlamak ve şükretmek: neyse ki torunlar büyüdü, yaz boyu yanına taşımayacaklar.
Bir de biz çocuklarına, torunlarına taktikli bir emeklilik nasihati verir her fırsatta:
Hele bakın, torunlarınız üniversiteyi bitirmeden emekli olmayın. Bu çok mühim! Kendi başlarının çaresine bakacak yaşta olmalılar; emekli olunca kimseyi boynunuza yüklemesinler. Torunlar tamam, peki torun çocukları? E onlar için zaten hayli yaşlanıyorsunuz, o artık torunlarınızın derdi, size laf olmaz.
Her şey yazlıkta tastamam gidiyordu: kargo şubesi iki sokak ötede, eski bakkal, hızlı internet, pencere altı güller, mis gibi ege havası, sakin komşular, gerginlikten uzak günler Fakat günler geçtikçe anneme az biraz sıkıntı çöreklendi. Sonra bir gece rüyasında kendi avlusuna bir miktar beton dökme isteğiyle uyandı!
Aslında arabasını park ettiği zemin pek görkemli değilmiş ona göre. Ne gerek var doğaya teslim olmaya ki, doğa çağında interneti zaten bize hediye etti dedi annem. Hemen usulca bir internet araştırması yaptı ve müteahhit Vay canına! ekibini buldu. Tabii ki parayla.
Ve gün geldi çattı. Beş kişilik ekip arabayla girdi, başlarında Ercan usta. Annem ona ne kadar iri olursa olsun Ercancığım deyiverdi. Adam iki metre boyunda ama annem ona cık cık deyince, başka birine dönüşüyordu. Ekip bir başladı, ama bir tuhaflık vardı. İki hazır beton mikseri avluda bekliyor, işler ilerlemiyor. Annem pencereden izliyor.
Bir an Ercanın aklına şeytani bir fikir düştü: Bu kadar şans kaçmaz! Sonuçta orta yaşlı, yalnız bir kadıntipik teyzecik, belli ki böyle erkek işiyle alakası yok, hem o kadar beton işi olunca, biraz fiyat şişirmek çok sürmez. Hemen teyze hesabı yapıldı: Bu işler öyle kolay değil ki Bakın burası eğimli, şurası bozuk, fazladan yirmi beş bin lira çıkarmazsanız bırakır gideriz. Başkasını bulun!
Annem başını salladı, içiyle gülümsedi. Elli bin lira mı diyorsunuz? Yirmi beş olmaz mı? Ardından inandı, ama görünüşte: Siz ne derseniz, öyle olsun. Böyle becerikli adamlara güvenmemek olmaz.
Sonra annem birden ekledi:
O zaman şöyle yapalım, Ercan. Bahse girer misin?
Neyine gireceğiz? Ercanın gözleri parladı.
Şu elli bine. İddia ediyorum ki ben senin ekibini öyle organize edeceğim ki, hem de dediğin gibi bir gün de değil, üç saate iyi mi, bitirirsiniz işi. Yetişirse, sen bana elli vereceksin, yetişmezse ben sana. Anlaştık mı?
Ercan yerinde olsam bin kere düşünürdüm. Ya garip bir kadınsa? Ya rüya bu Lakin hayatında okulu yarıda bırakmış, ama güven ve açgözlülük diploması üstün. Anlaştılar.
Ercan terasta kahvesiyle kurulup seyretmeye başladı. Annem ise çizmeleri çekip bir anda kendini betondan, zamandan ve rüyadan yapılmış olağanüstü bir tablonun içine attı.
Daha beş dakika geçmeden, adamları öyle yönetmeye başladı ki onlar da anlayamadı: Rüyadaki gibi hız ve düzen! Görevler, alanlar, eller, kovalar, kürekler Herkes nerede, ne zaman, nasıl hızlanabileceğini, nerede hata affedilmez olduğunu biliyordu. Mikserdekilere bile brief anlattı; betonu boşaltırken, ne zaman nasıl dökülecek, öylesine atmayacaksın, ustalıkla akıtılacak Sonuç: Ne bir gereksiz hareket, ne boş bir bekleyiş: Her an, her yer rüya gibi.
Kısacası, betonun kraliçesi!
Adamların bütün günü yiyeceğiz dediği işi annem iki saatte pürüzsüz tamamladı! Sonuç: ne bir eğrilik, ne yamukluk; pırıl pırıl, zekice bir iş.
Ercan önce sırıtıyordu, az sonra yorulacak diye. Sonra sırıtmadı. Derken bembeyaz oldu. Aklı bahiste çünkü. Sözünde. O elli bini ver!
Bir an Ercanın dili tutuldu, sanki ilk defa, gerçekliğin beklentisine uymadığını fark etmişti o rüyanın içinde.
Bir dakika zor duyuldu sesi. Bana şunu anlat Nasıl ya? Bu nasıl mümkün? Böyle olur mu?!
Olur, dedi annem eldivenlerinden beton tozunu silkeleyerek. Buraya gelirken otoyoldaki büyük kavşağı gördün mü?
Gördüm fısıldadı Ercan.
Geçtin mi de oradan?
Evet
Maşallah. O kavşağı ben yaptım.
O an, derler ki, Ercan iyice anladı: Teyzecik bazen öyle biridir ki, yıllarca en çetin inşaatların içinde, kalbinin dayanamayacağı yerlerde çalıştı. Ve onunla iddialaşmak, rüyanın en pahalı dersidir.
Annem nihayet emekli oldu. Birkaç yıl oldu. “Çok yoruldum,” diyor. “Sağlığım kalmadı. İşim stresliydi, çalışma ortamı zehirliydi, yaş da geçti artık. Artık kendim için yaşamak istiyorum, hep başkaları için değil.”




