Görünmez Camdan Örülmüş Duvar

On yıl önceki fırtına

O akşam İstanbulun üstünde kara bulutlar dolaşıyordu; tıpkı annem Gülseren Hanımın yüzü gibi kapalı ve ürkütücüydü.

Bu evde benim kurallarıma uyanlar yaşayacak! dedi annem, lise koridorlarına hâkim sert ses tonuyla. Sesini duymayan kalmamıştı evde.

Senin kuralların boğuyor, anne! dedim öfkeyle. Spor çantamı yere attım. Bana hiç nefes bırakmıyorsun. Senin yeniden yazdığın bir müsvedde olmak istemiyorum!

O zaman git, başka bir nefes bul! diye karşılık verdi. Kapıyı işaret etti. Parmağı hiç titremedi. Çık, git. Senin için yapılanın kıymetini bilmedikçe de dönme!

Gözlerine baktım; içinde buz gibi bir ateş parlıyordu. Hiçbir şey söylemeden çantamı aldım, kapıdan çıktım, yağmurun içine gömüldüm. Annem pencerenin önünde dikildi. Eminim, bir saat sonra ya da bilemedin sabaha kadar dönerim diye düşündü. Sırılsıklam, aç, mahcup bir halde.

Ama sabah olmadı. Bir hafta da geçmedi, on yıl da.

Ben, Engin Yalçın, istediğim gibi oldum sonunda: Bir mimar. Binalarım, tıpkı kendim gibi; camdan, betondan ve çelikten. Güzel, işlevsel ve fazlasıyla soğuk.

İstanbulun göbeğinde, 40. katta modern bir dairem, lüks bir arabam vardı; geçmişten ise iz yoktu. Fakat her şeyin arasında hâlâ bir kara delikbir zamanlar yaşadığımız küçük apartman dairesinin adresiydi. Unutmaya çalıştıkça, daha çok hatırladığım.

Engin Bey, yarın projeyi teslim ediyoruz, dedi asistanım Esra. Ve cumartesi… takviminizde işaretlemişsiniz. Annenizin doğum günü.

Pencerenin önünde durdum, İstanbula baktım. Tam on yıl. Hiç aramadım onu. O da beni aramadı. Her yıl bir hediye aldım, arabanın bagajında kaldı. Sonra bir hayır kurumuna verdim. Fakat bu defa içimde bir şey koptu. Galiba, betonun yalnızlıktan korumadığını anladım.

Cumartesi. O eski apartmanın bahçesine girince, burnuma yasemin kokusu vurdu, gıcırdayan paslı salıncakların sesi. Arabam burada uzay gemisi gibi duruyordu.

Arabadan indim. Ayaklarım sanki prangalanmış gibiydi. Bir adım, bir adım daha. Merdivenlere tırmanırken, apartmandan gelen kızarmış soğan ve rutubet kokusu burnumu yaktı. Birinci kat, ikinci kat. 14 numaralı kapı.

Elimi kaldırıp kapıya vurdum. Parmaklarım o eski derinin üstünde askıda kaldı.

Kırk yıl sonra ne diyebilirsin ki? Merhaba, on yıl sonra geldim mi? Yoksa Affet, sabaha kadar dönemedim mi? Düşünceler nefesimi kesiyordu.

Aynı anda, annem Gülseren Hanım kapının ardında, beni pencereden gören gözlerle. Yıllardır taş sanılan kalbi, o an çırpınıyordu. Ellerini ağzına bastırarak, feryat etmemeye çalıştı.

Kapı dürbününden silik yansımamı gördü. Oğlu… Artık yetişkin, pahalı paltosu, sert yüz ifadesiyle.

Aç kapıyı, diye fısıldadı kendine. Sadece tutma sapından. Çay demlendi, hadi içelim de. De ki her akşam o ayak seslerini bekledin.

Ama elini kaldıramadı. Yalnızlığın beslediği gururu fısıldadı: Belki intikam için geldi? Yoksa sadece yaşıyor musun diye bakmaya mı? On yıldır aramadı. Neden ilk sen açacaksın?

Beş dakika böyle bekledik. İkimiz için de ömür gibi geçti o süre. Ben, kapının ardındaki sıcaklığı hissettim. Onun nefes alışlarını duydum.

Anne… dedim, derin derin ve ürkekçe alnımı soğuk kapıya yaslayarak.

O irkildi. Onun için, sesim geçmişten geliyordu sanki.

Özür dilemeyi bilmiyorum, devam ettim, kapıya konuşarak. Böyle yetiştirdin beni, anne. Güçlü, inatçı, dik başlı. Yüzlerce bina yaptım anne. Ama senin evinde hâlâ bana yer yok.

Annem gözlerini kapattı. Yanağından bir damla yaş süzüldü.

Bu duvarı ben ördüm, dedi o da fısıltıyla, bilse de duyamayacağımı. Gittin, dönersin diye düşündüm. Ama sen uçmayı öğrendin. Şimdi açarsam, içimdeki küçüklüğü ve zayıflığı görürsün diye korkuyorum.

Yeniden elimi uzattım. Bu defa kapının koluna değdim neredeyse. O da kendi tarafından sıkıca tutmuştu. Aramızda yalnızca üç santimetre metal ve tahta vardı.

Bir hareketduvar yıkılacak. Bir dokunuşon yıllık kış dağılacak.

Ama aniden elimi indirdim.

Açmıyor. Demek hâlâ kızgın. Görmek istemiyor beni, diye geçirdim içimden.

O da kapı kolunun titremesini hissetti.

Gidiyor. Hiç çalmadı. Umrunda bile değil, diye o düşündü.

Yavaşça döndüm. Cebimden küçük bir kutu çıkardımilk maaşımla aldığım, altından bir yasemin broşu. Anneme hediye etmek istemiştim.

O kutuyu kapının önündeki paspasa bıraktım.

Doğum günün kutlu olsun, anne, dedim sesi titreyerek. Affet, istediğin kadar olamadım.

Merdivenlerden inmeye başladım. Adımlarım boş koridorda yankılandı.

Gülseren Hanım artık dayanamıyordu. Telaşla kilidi çevirdi, anahtarları yere düşürdü. Kapıyı açtı.

Engin! diye seslendi, boşuağa doğru.

Yarı yolda durdum, döndüm. Apartman ışığının altında, o küçük, saçları bembeyaz kadın bana bakıyordu. Eskinin sert okul müdürüne hiç benzemiyordu; kırılgan, incecikti.

Elinde bıraktığım broş kutusunu tutuyordu.

Bakıştık, uzun uzun.

Gidiyor musun? sesi çatallaştı. Yine cevapsız mı bırakacaksın beni?

Açmadın ki, dedim, yavaşça bir basamak çıktım.

Sen de çalmadın ki, dedi Gülseren Hanım, bir basamak indi. Olduğun yerde bekleyip, Acaba gururumdan ölecek miyim diye mi geldin sandım.

Üç basamak daha çıktım. Şimdi aramızda sadece birkaç adım kalmıştı.

Niye geldin? diyeceğinden korktum, dedim.

Ben de Bitti artık, bana ihtiyacın yok demenden korktum, dedi annem.

İkimiz de sustuk. Apartmanın havası hafifledi.

Broş güzelmiş, dedi Gülseren Hanım alçak sesle. Ama bahçedeki yaseminin kokusu daha güzel. Çay da demlendi, Engin. On yıl önce koyduğumdan bu yana suyu çekilmişti. Şimdi tekrar tazeledim.

Yanına yaklaştım. Başarılı, güçlü bir mimar gibi değil, o eski valizli çocuk gibi hissettim kendimi. Dikkatlice sarıldım ona. İlacı ve yasemin kokuyordu.

Anne, istemezsen girmem…

Sus, omzuma yaslandı. Artık duvar örmeyi bırak. Gel, bir bardak çay içelim.

Eve girdik. 14 numaralı kapı kapandı. On yıldır ilk kez öyle yumuşak ve sessiz kapandı ki, dışarıdaki soğuk dünyadan bizi ayırdı.

Hiç güzel konuşmayı öğrenemedik; hâlâ inişli çıkışlı, zor insanlardık. Ama o gece şunu anladım: Hayattaki en zor projem sonunda tamamlanmıştı. Temeli yıkılmış bir evi yeniden kurmayı başardım. Bu defa içi görünmez duvarlarla değil, ışıkla doluydu.

Dersim mi? Yılların ördüğü cam duvarları yıkmak, bir ömrü kurtarmak kadar önemliymiş. Sevgi, bazen bir kapıdan içeri girmek kadar basit olabiliyormuş.

Rate article
Lifequest
Görünmez Camdan Örülmüş Duvar