Kızım, ne olur bana bir çeyrek ekmek ver, yarın parasını ödeyeceğim. Açlıktan başım dönüyor…

Kızım, hiç olmazsa bir çeyrek ekmek ver bana, yarın parasını getiririm. Açlıktan başım dönüyor…

Nasıl olur? dediler bana. Burası fırın, şişe kabul edemeyiz. Okumayı biliyor musun? Burada açıkça yazılı: Şişeleri teslim noktasına verip önce paranı almalısın, sonra ekmek alabilirsin. Ne istiyorsun ki?

Ben ise şişe teslim noktasının sadece öğlene kadar açık olduğunu bilmiyordum. Geç kalmıştım. Daha önce hiç şişe toplamak zorunda kalmamıştım. Umutsuzluğa kapılmıştım, nereye gidip para bulacağımı bilmiyordum.

Bak, dedi fırındaki kadın, biraz daha erken kalkmalıydın. Yarın sabah erkenden şişeleri teslim et, sonra gel ekmeğini al.

Kızım, hiç olmazsa bir çeyrek ekmek ver bana, yarın parasını getiririm. Açlıktan başım dönüyor…

Yaşlı kadının yardım istemekten utandığı çok belliydi, ama yine de onurlu şekilde ayakta duruyordu.

Hayır, dedi kasadaki kadın, hayırseverlik yapamıyorum, ben de kıt kanaat geçiniyorum. Burada çok fazla dilenci var, fazla oyalanma.

İyi günler, dedi tezgahtar kadın yanında bekleyen adama. Sevdiğiniz cevizli ekmek geldi. Kayısılı açmalar taptaze, vişneliler ise dünden kaldı.

İyi günler, dedi adam dalgın bir tavırla. Bana cevizli ve kuru meyveli ekmek ile altı tane vişneli açma verin.

Kayısılı, diye düzeltti kadın. O zaman kayısılı.

Adam dalgınca bir kenara baktı, yaşlı kadının onu seyretmesini görmedi bile.

Tezgahtar penceresinden adamın alışverişini uzattı. O da büyükçe bir cüzdan çıkardı, iri bir Türk lirası banknotuyla ödeme yaptı. Adamın bakışı kadının üzerindeki büyük broşa kaydı, yüzünde bir an durdu.

Yaşlı kadın kesinlikle bir dilenciye benzemiyordu. Oldukça mağrur ve kültürlü görünüyordu. Kıyafetleri eskimiş ama tertemizdi.

Kemal arabasına bindi, aldığı ekmekleri ön koltuğa koydu ve gitti.

Şirketinin ofisi hemen yakındaydı.

İçeri girince, sekreteri Melike onu karşıladı.

Kemal Bey, eşiniz aramanızı istedi.

Hay Allah, Melike, bir şey mi oldu? diye endişelendi.

Kemal Demir, 90ların başında kendi elektrikli ev aletleri işini kurmuştu. Akıllı ve atılgan oluşuyla şirketi kısa sürede büyütmüştü.

Kemalin ofisi şehrin kenar mahallesindeydi. Aslında merkezde bir ofisi rahatlıkla karşılayabilirdi, ama gereksiz masrafa hiç yanaşmazdı.

Büyükçe bir villa inşa etmiş, eşi ve iki oğluyla orada yaşıyordu.

İki hafta sonra üçüncü kez baba olacaktı, bu nedenle eşinden gelen telefon onu ürkütmüştü.

Suzan, ne oldu? diye sordu.

Kemal, bizi okula çağırıyorlar. Oğlumuz Ali yine bir arkadaşıyla kavga etmiş.

Sevgilim, bilmiyorum gidip gidemeyeceğim. Çok işim var. Büyük bir tedarikçiyle görüşmeye çalışıyorum.

Kemal, sen de biliyorsun, benim için okula tek başıma gitmek çok zor olacak.

Yok yok, sen hiç gitme. Kendini yorma. Zaman bulacağım, söz.

Ali söz dinlemezse ondan güzel bir hesap soracağım. Kusura bakma, çalışmam gerek, geç kalacağım, akşam yemeğine bekleme.

Ah canım, seni neredeyse hiç evde göremiyoruz. Çocuklar seni zaten görmüyor, geldiklerinde uyuyorlar, giderken sen evden çıkmadan çoktan gitmiş oluyorsun. Sağlığından endişeliyim, kendini hiç dinlendirmiyorsun.

Ne yapalım, iş böyle. Umarım bu tempo bir haftayı geçmez, sonra her şey yoluna girer. Ben hastaneden dönene kadar çocuklara kim bakacak?

Bir çaresine bakarım, gerekirse bir bakıcı tutarız.

Ama çocukları tüm gün tanımadığımız bir kadına bırakmak istemem.

Suzan, sonra konuşalım olur mu? Şu anda bir sürü işim var, senin de öyledir mutlaka.

Sanırım artık sana ve çocuklara hiç önemliymişiz gibi geliyor.

Canım, sakın öyle söyleme. Tüm bu çabam ailemiz için; senin, Ali’nin, Hamza’nın ve yakında doğacak kızımız için.

Özür dilerim, öyle söylememeliydim. Seni çok özlüyorum, daha fazla yanında olmak istiyorum.

Kemal o gün de geceye kadar ofiste kaldı. Çocuklar uyumuştu, eşi salonda onu bekliyordu.

Özür dilerim canım, bugün biraz asabiydim.

Sorun yok, sen kendine dikkat etmelisin, keşke beklemeseydin. Hadi mutfağa geçelim, yemeğini ısıtayım.

Yok, sağ ol, aç değilim zaten. Bugün ofise yemek söylemiştim, üstelik kayısılı açmadan da getirdim. Buradakiler kadar lezzetlisi yok. Cevizli ve kuru meyveli ekmek de…

Açmalar güzel; ama şu ekmeği hiç beğenmedik, çocuklar da yemediler.

Kemal bir an durdu, yaşlı kadını anımsadı.

Hadi yat istersen. Yarın yine erkenden çıkacaksın. diye sohbeti bölmek istedi Suzan. Kemal, bir şey mi var? İşte sorun mu yaşıyorsun?

Yok, şirkette her şey yolunda. Eğer şu tedarikçiyle anlaşabilirsem işler daha da iyi olacak.

Çok yorulmuşsun, uykusuz da kalmış gibisin.

Hayır, sadece düşünüyorum. Bugün fırında yaşlı bir hanım gördüm. Dalgındım, tezgahtarla o kadının konuşmalarını pek fark etmedim. Sadece bazı cümleler aklımda. Yüzü bana tanıdık geliyor ama çıkaramıyorum. O üzerindeki büyük broşu da…

Kemal iyi kalpli bir adamdı, hep yardıma koşardı. Yaşlı kadının yüzü aklından çıkmıyordu, zamanında yardım etmediğine kendine kızıyordu. Onu en çok huzursuz eden, kadının yüzünün ona çok tanıdık gelmesiydi, kim olduğunu bir türlü hatırlayamıyordu.

Sabah çok erken ofise vardı, hem de hesap işlerine gömülerek uğraşmaya başladı.

“Belki uykusuz kaldım ya da işim gücüm matematikle bozuldu,” dedi hafif bir tebessümle.

Birden “Bu, Saliha Hanım mıydı yoksa?” diye söylendi ve tanıdı; ona o eski broş ve ceketi hatırlattı. Onu on yedi yıl görmemişti, kadın çok değişmişti.

Saliha Hanım eski bir matematik öğretmeniydi, herkesin sevgisini kazanmıştı. Öğrencilerin velileri bile ona danışırdı.

Geç evlenmişti, otuz sekiz yaşında. Bir kızı olmuştu, ama o da hastalıklı ve zayıftı. Küçük kız üç yaşında ölmüştü.

Kızını kaybettikten sonra Saliha Hanım eşiyle ayrılmıştı.

Saliha Hanım’ın sevgisi hep öğrencilerine akardı.

Kemalin çocukluğu çok zordu. Onu büyükanne büyütmüştü, annesi ve babası, tarlaya çalışmaya giderken bir kamyon kazasında ölmüşlerdi.

Kemal akıllı ve çalışkan bir çocuktu. Başarılı olabilmek için çok çalışması gerektiğini bilirdi. Öğretmenleri azmiyle gururlanırdı, Saliha Hanım ise ona özellikle değer verirdi.

Kemal gençlik yıllarında sıkça onun evine giderdi. Saliha Hanım kendi evinde yaşardı, ona çapa, taş gibi küçük işlerde yardım ederdi.

Saliha Hanım onun ninemle az ve yetersiz beslendiğini, çoğu zaman karnının doymadığını bilirdi. Onu defalarca yemeğe davet ettiyse de Kemal utancından gitmemişti.

O da bir yöntem buldu; evde iş verip yardım ettirir, karşılığında güzel bir sofra kurardı.

Saliha Hanım en güzel ekmekleri taş fırında kendi elleriyle pişirirdi. O fırını büyükannesinden miras almıştı, en büyük gurur kaynağıydı.

Pişirdiği ekmek o kadar yumuşak ve nefisti ki, Kemal başka yerde böyle ekmek yemediğini söylerdi.

Madem böyle diyorsun, o zaman birazını ninenle paylaşmalısın, der, ekmeğin büyük bir kısmını ona verirdi.

Kemal anılarında o kadar yer kaptı ki, işini gücünü bir an unuttu. Diğer çalışanlar ofise geldiğinde onları bile fark etmemişti.

Saliha Hanım’ın evi eski evinin yerinde yoktu artık, yerine apartmanlar inmişti. Eski bir polis arkadaşına gidip onun yeni adresini öğrendi. Bir saat sonra eski öğretmeninin nerede oturduğunu öğrenmişti.

Yine de ziyaret için vakti olmadı, işler aksadı.

Gece eve dönünce, Suzana da Saliha Hanımdan söz etti.

Suzan, düşündüm ki Saliha Hanım gerçekten saygın ve kültürlü bir kadın. Hani çocukları bırakacak kimse yok diyordun ya, neden onu davet etmeyelim? Bana çok öğüt verdi, bugünlere gelmemde onun emeği var. İhtiyaç içinde kimse kalmasın, ben razı olmam, dedi Kemal.

Tabii ki canım, git ve getir; gelsin bizimle kalsın. Belki yaramaz oğlumuzun hırçınlığını da yatıştırır, dedi Suzan.

Tanımazsın, Saliha Hanımda öyle bir ikna kabiliyeti vardır ki, dedi Kemal gülerek.

Onların arasında her zaman anlayış vardı.

Kemal ancak pazar günü fırsat bulabildi. Bir demet çiçek aldı, eski öğretmeninin evine doğru yola çıktı.

Heyecanla zile bastı. Kapıyı Saliha Hanım açtı. Yüzü solgunlaşmış, gözleri rengi ve ışıltısını kaybetmişti.

Merhaba Saliha Hocam, ben Kemal Demir. Belki hatırlamazsınız; on yedi yıl önce liseden mezun olmuştum.

Kemal, seni nasıl unutabilirim? Orada, fırında gördüğümde tanıdım zaten.

Kusura bakmayın, bir anda sizi tanıyamadım. Dalgındım. Yoksa çekindiniz mi?

Yaşlı öğretmen gözyaşlarına boğuldu.

Lütfen, sizi özellikle aradım ve bulduğuma çok sevindim, dedi Kemal.

Kemal çiçekleri mahcup bir ifadeyle uzattı.

Çok teşekkür ederim. Bana en son dört yıl önce, okulun açılışında çiçek vermişlerdi. O yıl çalıştım, sonra gönderdiler. Yani, rica ettiler diyeyim.

Çay bile ikram edemem, iki gün sonra maaş alacağım anca.

Buraya sizi almak için geldim. Kocaman bir evim var, evliyim, iki oğlum var ve yakında bir kızım olacak.

Yok Kemalciğim, sana yük olamam. Aileni de rahatsız etmek istemem…

Saliha Hanım, ben size iş teklif ediyorum. Eşimle konuştum, o da razı. Çocuklarımıza akıllı bir rehber ve öğretmen gerek. Kim olabilir daha iyi?

Ali, büyük oğlum, sürekli kavga ediyor. Geçen gün okuldan çağırdılar.

Üstesinden gelir misiniz Saliha Hanım?

Seneye yetmiş olacağım Kemal, ama üstesinden gelirim.

Hazırlanın, Saliha Hanım, ailemle tanışmaya gidiyoruz.

O günden sonra Saliha Hanım, Demir ailesinin evine taşındı ve eski dertlerini geride bıraktı.

Suzan, onunla geçirdiği sohbetlerden büyük mutluluk duyuyor, eski usul terbiye ve bilgelikle yoğrulmuş bu kadına hayran kalıyordu. Saliha Hanım adeta evin hazinesi oldu.

Bir buçuk hafta sonra, beklenen gün geldi; dünyalar tatlısı kızları doğdu, adı Elif oldu. Suzan hastanedeyken oğulları Saliha Hanımla vakit geçirdi. O, çocuklara nefis yemekler pişirmeyi, derslerinde yardımcı olmayı ihmal etmedi.

Kemal ve Suzan, çocuklarının emin ellerde olmasından gönül rahatlığıyla işlerine odaklanabildiler.

Ali, inatçı ve haşarı olmasına rağmen, Saliha Hanımın yanında kabuğuna çekildi. Hiçbir zaman sesi yükseltilmeden, kavga alışkanlığını unuttu.

Sonunda büyük gün geldi, Kemal eşi ve yeni doğan Elifi hastaneden almaya gitti.

Hepinizi çok özledim, canlarım! diyerek sarıldı Suzan çocuklarına.

Biz çok iyiyiz anne! dedi küçük Hamza gülerek.

Anne, Saliha Hanımla birlikte ekmek yaptık! diye övündü Ali.

Çok güzeldi, ama Saliha Hanım fırında yapılanın taş fırındaki gibi olmadığını söylüyor. O eski fırının ekmeği çok daha lezzetliymiş, diye ekledi o.

Rate article
Lifequest
Kızım, ne olur bana bir çeyrek ekmek ver, yarın parasını ödeyeceğim. Açlıktan başım dönüyor…