Günlüğüm, 12 Kasım
Bana Sensiz bir hiçsin dediği gün
Aslında aylar öncesinden gitmeyi planlıyordum.
Her tartışmada bana kapıyı gösterip Beğenmiyorsan defol git! diye bağırmandan bıkmıştım.
Kendi evimde misafir gibi, sürekli valizim hazırda, korkuyla yaşamaktan yoruldum.
Çoktan bir daire tuttum ve bugün gidiyorum.
Ne sandın, başka gidecek yerim mi yok?
Ömrümün sonuna kadar senin egonu çekip duracağımı mı zannettin?
Çok yanıldın, Burak.
O çok kıymetli dairenle baş başa kal şimdi.
Aşağıdaki rafta duran kablo kutusu nerede?
Burak, salonun ortasında, elleri belinde dikildi; sanki suçluyu yakalayan hâkim gibi bakıyordu.
Her yere göz gezdirip bölgesine izinsiz giren izler arıyordu.
Feryal ise kanepede laptopu dizinde, bir şeyler yazıyordu, başını bile kaldırmadı.
Onun bakışını sırtında hissediyordu: ağır, soğuk, sanki ıslak metal gibi.
Önce bu bakış onun canını acıtırdı, kendini suçlu hissettirirdi.
Bugün ise içinde başka bir şey vardı: buz gibi bir kayıtsızlık Sanki içinden bir şeyler kopmuştu.
Çöpe attım, Burak.
Zaten hepsi bozuk, yıllardır kullanmadığımız eski kablolar, şarj aletleriydi.
Sakin bir şekilde cevabını verdi ve göndere tıkladı.
Çöpe mi attın?
Diye tekrar etti, sesi alçaldı, yine kötü bir şey olacak sinyaliyle.
Yavaşça yanına yaklaştı, lambanın ışığını kapattı.
BURADA karar verilecek şeylere kimin izniyle kalkışıyorsun sen?
Tapuda adın yazıyor muydu da haberim yok?
Kira ödemeye başladın diye kendini artık ev sahibi mi sandın?
Feryal sonunda laptopu kapattı.
Gözlerinde öfke yoktu, ne de hüzün.
Tam bir soğuk küçümseme
Beş yıl boyunca onun kontrol bakışını öğrenmişti zaten.
Çöptü onlar.
Direkt göz göze bakarak söyledi.
Üç kez söyledim sana.
O köşeyi toparla diye.
Her seferinde şimdi dedin.
O şimdi bugün işte.
Şimdi ne zaman istersem o zaman gelir!
diye patladı Burak, yüzü kıpkırmızı, masaya tekme attı.
Bu evde kuralı ben koyarım.
Sen buradaysan, benim isteğimle buradasın.
Buralar BENİM duvarlarım, BENİM pencerelerim, BENİM zeminim!
Tek yapacağın uslu durmak, haddini bilmek.
Odanın içinde bir ucundan diğer ucuna yürüdükçe omzunu duvarlara sürterek evdeki hakimiyetini ölçer gibiydi.
Daire, Ankarada babaannesinden kalma, onun gözünde bir ödül, bir siperdi.
Her tartışma dönüp dolaşıp burada söz hakkı kimine çıkar, bu metrekareyi silah olarak kullanırdı.
Birkaç tane kablo için abartıyorsun, aklını mı kaçırdın?
Feryalin sesi buz gibi soğuk ve huzurluydu.
Artık önceden olduğu gibi korkmuyordu.
Duygularının bir kısmı kırılıp dökülmüştü.
Kafayı sahiplenmekle bozmadım, sahiplenmek LAZIM!
diye bağırdı, yere işaret ederek.
Sen bir misafirsin, nankörlük yapıyorsun; kim getirdi seni buraya unutma.
Hatırlatayım mı; geldiğin evde iki yatak yan yana, karmakarışıktı!
Bu duvarlara şükret, eşyama dokunma yeter!
Dolabı açtı, boş bir kupa yerleştirdi, kendi alanını çiziyordu adeta.
En çok neye sinir oluyorum biliyor musun?
diye dudaklarını sıktı.
Nankörlüğüne!
Ben sana huzur verdim, sen sanki hakkınmış gibi davranıyorsun!
Hiçbir şeye hakkın yok Feryal!
Sadece susup dokunmamak!
Bitsin artık!
dedi, ağır adımlarla ayağa kalktı Feryal.
Eskisinden daha güçlü, daha sakin görünüyordu şimdi.
Benim dediğim olacak ya da topla eşyalarını, defol git!
Hemen şimdi, hadi!
Bağımsızlık triplerinden bıktım!
Bu evi yenilerken canım çıktı, şimdi gelsin bir fırsatçı bana akıl versin ha?
İç geçirdi, kendi kafasında Feryalin ağlamasını, tekrar mutfağa dönüp özür dilemesini bekliyordu.
Ama Feryal hareket etmedi.
Öyle baktı ki, Burakın ne dediği zerre umurunda değildi.
Bitirdin mi?
diye sordu sade bir şekilde.
Bitirdim.
dedi Burak, boğazı düğümlenmiş gibi alçak bir sesle.
Ve yarın yeni kablo alacaksın.
Feryal başını salladı.
Odanın içinden hafifçe süzülerek geçti, korkusuzca.
Burak, o sessizlikte donup kaldı.
Ne ağlama sesi, ne kapı çarpması, ne bağırış.
Sadece sessizlik.
Ve bu, büyük bir kavga çıkmasından daha sinir ediciydi.
Odaya koştu.
Duydun mu beni? Bitmedi!
Bağırdı.
Ama bir an durdu.
Feryal, dolabın önünde, çöküp bavul ve çantaları çıkarıyordu.
İki sırt çantası ve iki valiz.
Hepsi dolu, hazır.
Bu ne şimdi?
diye alay etti Burak.
Tatile mi gidiyorsun yoksa annenin evine mi sığınıyorsun yine?
Feryal soğuk ve kararlı bir ifadeyle doğruldu.
Anneme gitmiyorum.
Sadece eşyalarımı toplayıp çıkıyorum.
Valizin fermuarı odada yankılandı.
Burak kollarını kavuşturup zehirli bir gülümseme takındı.
Gerçekten yalvarmamı mı bekliyorsun?
Dramasız yaşayamam mı sanıyorsun?
Beni güldürme!
Senin için düşünmüyorum bile.
Şimdi nakliyeci çağırmam gerek.
Cevapladı.
Nakliyeci mi?
Kuru bir kahkaha attı.
Hadi bakalım!
Ama ağlaya ağlaya geri döndüğünde, tek bir kelime etmeyeceksin.
Benim dediğim gibi olacak.
Feryal bir an durdu.
Geri dönmeyeceğim.
İki hafta önce daire tuttum.
Anahtarlarım çantamda.
Aylarca, sen defol! diye bağırdığın her sefer biraz daha gizli hazırladım her şeyi.
Hiç farkında olmadın.
Burak bembeyaz olmuştu.
Her şey tersine dönmüştü; artık ipler onda değildi.
Yani sen burada bu plana hazırlık mı yaptın?
diye mırıldandı yanaşıp.
Feryal yerinden kıpırdamadı.
Yerdeki şilteye yatarım, ama bana misafir diyenin yanında kalmam daha iyi.
Ama o akşam bitmemişti ve Burak kolay vazgeçmeyecekti.
Hayatımı mahvediyorsun! diye bağırdı Burak, kolunu yakalayarak. Sensiz bir hiçsin! Bensiz kaybolursun! Yalnız kalırsın!
Feryal, kolayca kolunu kurtardı, sanki üstündeki bir örümcek ağını atıyor gibi.
Belki kaybolurum ama o benim uçurumum olur, senin kafesin değil. Montunu ve telefonunu aldı. Nakliyeciler on dakikaya gelir.
Bir adım atıp telefonunu almak ister gibi yaptı Burak, ama durdu. Feryalin o bakışı soğuk, kararlı, buz gibi onu çivilendiği yere mıhladı. Bir şeyler düğümlendi içinde: Sırf sesiyle yıkabildiği Feryal gitmişti.
Başaramazsın, dedi arada mırıldanarak. Korkacaksın. Gece ağlayacaksın. Geri döneceksin. Ben seni bekleyeceğim.
Bekleme. dedi, sesini yükseltmeden. Yatağının yanında bomboşluğu görünce hatırla: Benim çıkmama sen sebep oldun.
Koridora çıktı.
Valizlerin sesi; fermuarlar, tekerlek gıcırtısı, yerde sürünen çantalar Dışarıda Ankarada yağmur çiseliyordu. Kapıdan dışarıya nemli sokak kokusu ve temiz hava yayıldı: özgürlüğün ilk nefesi.
Burak, salon ve kapı arasında dondu kaldı, kabullenemedi bir türlü.
Her şey çok sessiz geçmişti.
Bahçelievlerdeki apartmanın kapısı kapandığında, başı bomboş kaldı.
Tek başına.
Sadece salon saatinin sesi duyuluyordu, mağlubiyetinin saniyelerini sayarak.
Antre aynasında kendine baktı: Sert yüzü, bomboş bakan gözleri.
Bağırmak istedi, sesi çıkmadı.
Ne zaman yere çöktüğünü bile hatırlamıyor.
Aklında tek şey dönüp duruyordu: Gitmez o.
Her zaman geri dönerdi
Ama artık anahtarı masada yoktu. Dolap bomboş.
Feryal, yağmur altında, Ayrancıda kaldırımda beklerken, damlalar yüzünde geçmişin izlerini siliyordu.
Bir taksi yanaştı; yaşlı, yorgun bakışlı bir şoför kapıyı açıp yardım etti.
Nereye kızım? dedi.
Gaziosmanpaşa, on dokuz numara.
Sesi bir an titredi, sonra toparlandı.
Baştan başlayacağım.
Taksi uzaklaştıkça, Ankaranın ışıkları camda ağarırken, ilk defa yıllardır ne düşüneceğini, ne açıklayacağını didiklemiyordu.
Bir huzur vardı içinde.
Bir boşluk değil, bir hafiflik.
Sanki büyük bir ameliyat olmuş gibi: Ağrıyor olabilir ama daha iyi nefes alıyorsun.
Yeni dairesi küçük, duvarları boyasız, taze boya kokusu hâkim, Çankayada sakin bir mahalledeydi.
Valizleri bıraktı, sandalyesine oturdu.
Vücudu titriyordu, ama içinde yeni bir eminlik filizleniyordu: Burada yeni hayatı başlıyordu.
Buraksız, o daire olmadan, benim sesini duymadan.
Telefonu titredi: Burak.
Açmadı.
Dön, konuşmamız lazım.
Seni affediyorum.
Yalnız başına yapamazsın.
Mesajlar peş peşe geldi.
Feryal sessiz modu aldı.
Bir termos çay koydu, eski işinden kalan; ancak birkaç lira biriktirebilmişti.
Dışarıda yağmur Ankaranın üstüne daha da şiddetli yağıyordu.
Her damlada, bağırışlar, korkular, baskılar eriyip gidiyordu.
Geride sadece sessizlik kalıyordu.
Şimdi o sessizlik ona aitti.
Özgürdü.
Bir hafta sonra.
Burak, Bahçelievlerdeki boş dairede uyandı.
Önce sessizlik onu rahatsız etti. Sonra, içini kemirmeye başladı.
Mobilyaların üstünde toz. Kirli tabaklar. Kimsenin dokunmadığı eşyalar.
Hiçbir şey olmuyordu, ayak sesi yoktu, birinin gelmesini bekliyordu.
Arkadaşlarını aradı, mesajlar attı. Kimse dönmedi.
Kabul etmek istemediği gerçeği öğrendi: Kocaman bir şehirde, Feryal birdenbire yok olmuştu.
Kontrolüyle birlikte o da gitmişti.
Onun her zaman oturduğu koltuğa oturdu.
Yerde bir kutu, toz içinde kablolarla dolu.
Açtı.
Hepsi eski, kullanılmaz kablolar.
Çöp.
O çöpler yüzünden her şeyini kaybetmişti.
O sırada, Feryal işten Ankara sokaklarında dönüyordu.
Yorgundu ama huzurluydu.
Montunu çıkardı, su ısıttı, müziği açtı.
Bağırış yok, emir yok. Rastgele bir özgürlük şarkısı.
Pencereye yaklaştı.
Yağmur hâlâ Ankarayı yıkıyor, camda süzülen damlalar artık gri değil.
Sadece yağmurdu.
Ve isterse altında yürüyebilirdi artık.
Telefonu yine parladı: Buraktan okunmamış bir mesaj.
Pişman olacaksın.
Açmadan sildi.
Notları açıp yazdı:
Pişman olma. Asla.
Kaydetti.
Gülümsedi.
Küçük bir lambayı yaktı.
Ve yeni hayatını çizmeye başladı: yağmur altında parlayan asfalt, elinde valiz, bilinmeze yürüyen bir kadın silueti.
Canlı.
Ve özgür.
Bugün anladım ki, kimsenin alanı, gururu ya da bağırışı senin özgürlüğünden daha kıymetli değilmiş. Kimi zaman gitmek, kalmaktan çok daha cesur bir kararmış.




