Otuz yıl fabrikada çalıştım ki çocuklarım daha iyi bir hayata sahip olsun diye. Yetmişinci yaş günümde ise bir araya gelip bana sadece çiçek sepeti gönderdiler

Otuz yıl boyunca bir tekstil fabrikasında çalıştım, tek amacım çocuklarımın daha rahat bir hayatı olsun diyeydi. Yetmişinci yaş günümde bir araya gelip bana çiçek sepeti yollamışlar, üstelik kurye teslimatıyla. Boş evin ortasında boyumdan büyük çiçek sepetiyle kala kaldım ve gözyaşlarıma engel olamadım. Biri bana kırk yıl önce bugün bu halde olacağımı söyleseydi, acı bir espri olarak geçiştirirdim. Ama hayatın tuhaf bir mizah anlayışı var, soran da yok, hazır mısın diye.

O perşembe sabahı, saat altıda gözlerim açıldı. Halbuki, artık hiçbir yere yetişmem gerekmiyor. Ama eski alışkanlıktan: Otuz yıl boyunca şafaktan önce uyanıp işe, ilk vardiyaya koşardım.

Önlük, iş kıyafeti, okul forması diker, sabah akşam makine başında eğilirdim. İstanbulda nice atölyeler vardı o zamanlar; makinelerin başında kadınlar, parmakları iğneyle delik deşik, hayalleri ise çocuklarında. Kim için çabalıyorduk ki başka?

Rahmetli eşim Tuncay, demiryollarında çalışıyordu. Evi omuz omuza çekip çevirdik. Şikayetim yok, elimizden geleni yaptık. Önce Bahçelievler’de tek oda küçük bir ev, sonra Zeytinburnunda iki oda bir mutfağa takas ettik.

Kaloriferli, balkonu otoparka bakan bir dairemiz oldu. Çocuklarımın her zaman ütülü kıyafeti, sıcak yemeği, okul kitapları eksik olmadı. Oğlum Kerem, özel İngilizce dersi aldı; kızım Zeynep, bilgisayar kursuna gitti. Tuncay fazla mesai, ben de akşamları komşulara perde, bazen de nişanlık dikerek ek gelir sağladım.

Ve bak, sonunda karşılığını aldık. Kerem hukuk fakültesini bitirdi, şimdi Kadıköyde kendi hukuk bürosu var. Zeynep pazarlama alanında kendi işini kurdu, tam olarak işin ne olduğunu hâlâ anlamasam da iyi kazanıyor, seviniyorum ona. Gururluyum, gerçekten. Ama bu gururun tadı artık bana şekersiz çay gibi geliyor; aynı gibi, ama eksik bir şey var.

Sekiz yıl önce Tuncayı kaybettik. Kalp krizi… Bir gece yatağa yattı ve bir daha uyanmadı. İlk yıl çocuklar her gün aradı. Sonra haftada bir… Şimdi Kerem, ancak pazar günleri yemeğinden sonra telefon açarsa açıyor.

Zeynep mesaj yazıyor, kısa kısa; sanki telgraf çekiyor: Anne, nasılsın iyi misin? Öpüyorum. Cevap yazarım: İyiyim kızım. Ne diyeyim? Diyeyim mi, akşamları televizyonla konuşuyorum diye? Cumartesi beni konuşmaya layık gören tek kişi marketteki kasiyer oldu diye yazayım mı?

Bu doğum günüm için bir hafta önceden hazırlandım. Klasik anne işte. Kıymalı cheesecake yaptım, tarif rahmetli annemden. Yeni masa örtüsü aldım. Düğünümüzde hediye gelen, sadece misafire açtığımız porselen takımı çıkardım. Dört kişilik. Çünkü Kerem Ayarlayabilirsem gelirim. demişti, Zeynep de Programıma bakacağım, yazmıştı.

Sabah Kerem aradı, sesi yorgun, uykusuz: Anne, bu hafta yetişemeyeceğim mahkemem son anda bugüne alındı, reddedemedim. Ama söz, cumartesi kesin uğrayacağım.

Bir saat sonra Zeynepten mesaj geldi. Arama yok, mesajda: Anne, İzmirde kongredeyim, yetişemem, öptüm, hafta sonu telafi ederiz!!! Üç tane ünlem işareti. Sayısı, masada onun boş sandalyesinin yerini dolduramıyor.

Mutfakta dört tabağa bakakaldım. Masadaki kek, çiçekli yeni örtü. Sonra bir bir kaldırdım her şeyi. Tabakları rafa koydum, örtüyü katladım, keki üzerini örttüm.

Saat üçte kapı çaldı. Genç bir kuryeydi. Elinde devasa bir sepet, çeşit çeşit çiçek. Bir de zarf: Sevgili annemiz, nice mutlu yıllara, sağlık ve huzur dileriz! Kerem ve Zeynep.

Kuryenin yüzü gülüyordu: Doğum gününüz kutlu olsun! Sizi çok seven var.

Sepeti kucağıma aldım, ağırdı. Antrede sehpanın üstüne bıraktım ve kapıyı kapadım. Sonra mont askısının oradaki taburede ne kadar oturdum, bilmiyorum. Çiçekler yoğun kokusu, biraz başımı döndürdü o küçücük antrede.

Akşam Sevgi Hanım aradı alt katta oturan tek komşum kaldı. Yetmiş beşlik, yalnız. Songül abla, bugün doğum gününmüş, gel mutfağa, elmalı tart yaptım. Gittim tabii. Saat ona kadar oturduk. Sevgi Hanım hiç çocuklardan açmadı mevzuyu. Hisseder insan.

Cumartesi Kerem geldi. Tek başına, eşiyle değil, torunlarla değil. Üç saat kaldı, bir saatini balkonda telefonda konuşarak geçirdi. Bir zarf para bırakıp gitti. Zeynepten tekrar mesaj geldi: Bir şey çıktı anne, ama yılbaşında mutlaka.

İşte o an anladım. Sorun çocuklarımın beni sevmemesi değil. Seviyorlar, kendi kafalarına göre, kendi ajandalarında, mahkemelerle kongreler arasında. Seviyorlar, fakat tıpkı benim dikiş işlerim sırasında yaptığım gibi – dürüstçe çaba göstererek, ama kafaları başka yerde. Otuz yıl sırf onlar benim gibi çalışmasın diye çalıştım gururla. Ama kimse bana, bunun bedelinin boş kalan ev olacağını söylememişti.

Cheesecakei Sevgi Hanımla bitirdik. Çiçekler bir hafta durdu, sonra soldu. Keremin bıraktığı zarfı çekmecede, Tuncayın evraklarının yanına kaldırdım.

Dün kendime Kapadokyaya otobüsle tur bileti aldım. İki gün, yaşlılar grubu. Sevgi Hanım da gelecek. Zeynepe telefonda söyleyince şaşırdı: Anne, sen gezmeye mi başlamışsın?

Yetmişinci doğum günümden beri, kızım. dedim.

Sesinde üç saniye süren bir sessizlik oldu. Sonra Ne güzel anne, dedi ve konu başka yere evrildi. Ama işte, o üç saniye, tüm ünlemlerinden daha fazlasıydı. Bir gün o da anlayacak. Belki kendisi de bir gün masada yalnız kaldığında… Ama artık beklemeye niyetim yok.

Şu an yetmiş yaşındayım. Sağlıklı bacaklarım, otobüs biletim ve bana elmalı tart ikram eden bir komşum var. Tuncay olsa şöyle derdi: Songül, mızırdanma, hadi yola çık! Ben de çıkıyorum.

Rate article
Lifequest
Otuz yıl fabrikada çalıştım ki çocuklarım daha iyi bir hayata sahip olsun diye. Yetmişinci yaş günümde ise bir araya gelip bana sadece çiçek sepeti gönderdiler