Sıradan bir kargo teslimatı için yola çıkmıştım ama eski bir tel çit arkasından, sanki bana seslenir gibi bir atın acı dolu bir kişnemesini duydum.
Benim adım Ayşe Yıldırım. Kırk altı yaşındayım, İç Anadoluda, küçük köylerde taş evlerin arasından, dar patikalardan ve daha motoru kapatmadan havlayan köpeklerin bulunduğu çiftliklerden paket dağıtırım.
O gün tek bir teslimatım kalmıştı.
Uçsuz bucaksız bir yolun sonunda, tek katlı bir köy evi. Paslı bir demir kapı. Toprak bir avlu. Eski bir at römorku, bir ahırın yanında duruyordu.
Kargoyu koltuğumun altına alıp minibüsten indim.
Sonra ani bir ses duydum.
Bir şaklama, ardından aniden yükselen bir çığlık.
Normal bir kişneme değildi bu. Aceleci ya da huysuz bir hayvanın sesi de değil. İnce, kırık ve neredeyse insani bir çığlık. Başınızdan önce karnınızda yankı bulan türden.
Çite yanaştım.
Arka tarafta, altmışlarında, yüzü sert, hareketleri kaba bir adam bir ipi büyük bir öfkeyle çekiyordu. İpin ucunda ise kızıl renkte, büyük bir at vardı.
Aslında bir zamanlar büyük olduğu belliydi.
Şimdi ise; cılız, tüyleri mat, kemikleri dışarı fırlamış, kalçaları sivri, bacakları titriyordu, sanki artık gövdesini taşıyamıyordu.
Ve tırnakları…
Olması gerekenden çok uzundu, kıvrılmış, ileri doğru bükülmüştü. Her adımı, ona tarifsiz bir acı veriyor gibiydi.
Adam, atı römorka bindirmeye çalışıyordu.
At geriliyor, geri kaçıyordu.
Adam daha da sertçe asıldı.
At kaydı, dizleri toprağa çarptı.
Kargoyu yere bırakıverdim.
Yeter! diye bağırdım.
Adam hızla bana döndü.
Sen işine bak, arabana dön. Burası sana ait değil.
Elllerim buz kesmişti.
Cesur biri sayılmam. Olay çıkmasından hoşlanmam. Birileri öfkelendiğinde genelde gözümü yere indiririm. İşimi yapmayı, saygılı olmayı, kimseye bulaşmamayı öğrenmiştim.
Ama o at, avlunun ortasında dizlerinin üstündeydi.
Ve kimse bir şey yapmıyordu.
Yakındaki evlerin camlarında perdeler kımıldadı. Yüzler bir anlığına gözüktü, hemen kayboldu.
Herkes duymuştu.
Ama hiç kimse dışarı çıkmadı.
Adam tekrar ipe asıldı.
At, başını bana çevirdi.
O gözlerini hiç unutamayacağım. Korkudan fazlası vardı onlarda. Artık insanlardan iyilik beklememeye alışmış gibiydi.
Telefonumu çıkarıp dedim ki:
Polisi arayacağım.
Adam burun kıvırdı.
Kendine dert açarsın, başını derde sokarsın sadece.
Belki. Belki patronumu arayacaktı. Belki komşular, abarttığımı söyleyecekti. Belki ‘Bu köy işi, mal sahibi bilir, yaşlı hayvan ne olacak ki,’ diyeceklerdi.
Ama ben çitin önünde kaldım ve polisi aradım.
Soğukkanlılıkla, ne gördüysem anlattım: cılız atı, tırnaklarını, römorku, çığlıklarını.
Benden uzakta kalmamı istediler.
Bekledim, telefonu elimden indirmedim. Kapıdan girmedim, fazla ses çıkarmadım. Sadece birkaç saniyelik video çektim; atın halini, nasıl çekildiğini belgeledim.
Beklemek bitmek bilmedi.
Adam avluda bir ileri bir geri yürüyordu. Beni sert bakışlarla süzüyordu. Yaşlı bir kadın kapısını azar azar araladı, adam ona bakınca hemen geri çekildi.
Daha sonra bana alçak sesle söyledi:
Aylarca eridi gitti gözümüzün önünde… Ama burada millet sorun istemez.
Ne cevap vereceğimi bilemedim.
Polisler gelince, adam anında değişti.
Sakin, neredeyse sevecen biri oluverdi.
Yanlış anlaşılma, dedi. Yaşlandı at, veterinere götürecektim.
Çenesiyle beni işaret etti:
Hanımefendi abartmış.
Tartışmadım.
Sadece videoyu gösterdim.
Bir süre sonra, devletin atadığı bir veteriner geldi: adı Esra Demirdi. Sade, saçları toplanmış, alçak sesle konuşan biriydi. Sesini yükseltmesine gerek yoktu, bakışı yeterdi.
Polislerle birlikte avluya girdi.
At hâlâ titriyordu.
Yanına çöküp bacaklarına, sırtına, tırnaklarına dokundu. En ufak harekette bile at ürperiyordu.
Veterinerin gözleri karardı:
Bu at uzun zamandır acı çekiyor, dedi.
Avluda derin bir sessizlik oldu.
Her şey ağır ağır, dikkatlice, şefkatle ilerledi. Uzmanlar çağrıldı, zarar vermeden dorseye bindirildi.
Adam köy evinin önünde, kolları yana sarkmış, bakakaldı.
At ise öylesine yorgundu ki, artık kimse zarar vermeyecek bile olsa anlamıyordu gibiydi.
Yakınlarda bir at bakım merkezine götürüldü.
Üç hafta sonra, onları aradım.
Artık adına Baran diyorlardı.
Sonraki cumartesi ziyarete gittim.
Onu görünce rahatlayacağımı sanmıştım. Biraz rahatladım, evet. Ama iyileşmek öyle güzel bir tablo olmuyormuş.
Baranın maması, temiz suyu ve altında yumuşacık zemini vardı. Fakat bir insan yaklaşınca yine geri çekiliyordu. Halat görse titremeye başlıyordu.
Yardım etmek isteyip istemediğimi sordum.
Her hafta sonu, temizlik yaptım, kovaları doldurdum, samanları düzenledim. Barana yaklaşmaya, el uzatmaya çalışmadım. Sadece etrafında oturdum ve sesli kitap okudum.
Başlangıçta, kulübenin en uzak köşesinde bekliyordu.
Sonra bir gün yerinden kalkmadı.
Başka bir hafta, kitap okurken yem yemeye devam etti.
Ve bir cumartesi, kitabıma bakarken nefesini sırtımda hissettim.
Kımıldamadım.
Baran yanımdaydı.
Önce koluma, sonra omzuma, sonra saçıma burnunu dayadı.
Sonra başını eğdi ve koca çenesini ağır ağır omzuma bıraktı.
Sıcak, gerçek, hafif bir ağırlıktı bu.
Sessizce ağladım.
Baran bana teşekkür edemezdi.
Ama bana sahip olduğu en kırılgan şeyi vermişti: güvenini.
O günden sonra, bir köy evinin yanından, bir çitin önünden ya da perdesi çekili bir pencereden geçerken hep onu hatırladım.
Biliyorum, çoğu insan kötü olduğu için susmaz. Korktuğu için, dert istemediği için, tek sesin değişim getiremeyeceğini düşündüğü için susar.
Ama bazen, tek bir ses bile acıyı bitirmeye yetebilir.
Kahraman olmaya gerek yok.
Sadece bir kere, doğru zamanda durmak gerekiyor.
Sadece basit bir kargo teslim etmeye gelmiştim ki, eski bir bahçe çitinin arkasından bir at öyle bir kişnedi ki, sanki beni çağırıyordu.




