Hiçbir Şeyden Pişman Değilim
– Ben gelene kadar evi tertemiz göreceğim! dedi Nevin Hanım, koşar adım merdiven boşluğunda ilerledi. Kapıyı öyle bir çarptı ki apartmanda camlar titredi.
Ben de o sırada aşağı iniyordum. Korkudan neredeyse adımımı atamaz oldum. Bir an duraksadım. Umut ettim ki Nevin Hanım beni görmez. Boşuna umut etmişim tabi, hemen gördü.
– A, Nihalciğim Günaydın!
Kadın, mutfak robotunun kutusunu yere koyup aceleyle pardösüsünün düğmelerini iliklemeye çalışıyordu. Belli ki bir yere yetişme telaşı vardı.
– Günaydın, Nevin Hanım, dedim, çok da halini sormadan. Yine çocuklar bir yaramazlık mı yaptı yoksa?
– Az bile anlattın! Sinirlerim altüst diye söylendi komşum, son düğme ile cebelleşirken.
Tam o anda yerdeki kutu birden hareket etti.
Ben, her ne kadar uzakta dursam da, bir an için yerimde zıplayacaktım. Hiç böyle bir şey beklememiştim. Korkak biri sayılmam ama, kutunun içinde sanki biri var gibi
İçinde ne var acaba?
Aklıma birden canlı bir mutfak robotu geliverdi; hani bazen düzgün çalışmaz, çiğ sebzeleri fırlatır falan Hele çocukların elinden neler çıkmaz ki!
– Al bak, dedi Nevin Hanım, kutuyu eline alıp içini göstererek.
Şaşkınlıkla yaklaşıp aşağı baktım. Mantıklı düşünürsem elbette kutuda yürüyen bir makine olamaz; korkacak bir şey yok. Ama gördüğüm yine de beni fazlasıyla şaşırttı. Hem de hoş bir sürprizle.
Kutunun dibinde bana merakla bakan iki göz vardı. Ve o gözler küçük bir yavru kediye aitti.
– Ay, çok tatlı bu! dedim hayranlıkla.
– Beğenilecek ne var, homurdandı Nevin Hanım, kutuyu geri kapatırken.
– Nereden buldunuz bunu?
Çocuklar getirip bırakmış eve… Keşke izin vermeseydim evde kalmasına, çok başıma iş oldu. El kadar kedinin bile işi gücü dert… Ben de o güzel gözlerine ve masum surata kanıp kaldım, ama boşa dememişler; “Her parlayan altın değildir.” Dışı melek, huyu eski kocamdan kalma.
– Canım olur mu, büyüyünce sevimlileşir, uslanır o. dedim komşuma moral vermek için. Herhalde veterinere götürmeye gidiyorsunuz, aşılarını mı yaptıracaksınız?
– Hadi canım! Hangi veteriner, Nihalciğim? Artık tahammülüm kalmadı. Dedim, bırakayım bunu köydeki eve… Orada yaşasın.
Bir an bakışlarımı kaçırıp şaka mı ediyor diye umdum. Ama yüzündeki sert ifadeden ve kaşlarını çatmasından hiç şakası olmadığını anladım. Zaten kasım ayındaydık, nisan değil
– Köydeki eve bırakmak mı, bu havada?
– Bekleyecek misin baharı? Fark etmez ki, ister yaz ister kış… Onunla daha fazla uğraşacak gücüm yok! Bu kedi değil, yanlışlık!
Bir an sustu, sonra derin bir nefes aldı.
– Sen görseydin, neler yaptı burada! Vallahi geçen çocuklarla tek başıma kaldığımda bile bu kadar sinir ilacı içmedim. Artık kesin kararımı verdim. Köye gidecek!
– Ama bakın, belki…
– Ha, istersen aşağıda, bahçede de bırakabilirim, oradan getirmişlerdi ya. Ama korkarım yine eve taşır çocuklar, ya da kedi yine gelir. Ben istemiyorum o kadar!
O sırada çantasından telefonunu çıkarıp saate baktı, başını iki yana salladı.
– Beni resmen oyaladın Nihalciğim. Koşmam lazım, otobüsü kaçırmayayım!
Kutuyu iyice kavradı, döndü ve demir parmaklıklara tutunup inerek uzaklaştı.
Bakakaldım arkasından. Küçücük bir kediyi, sonbaharda, üstelik çözümsüz gibi köye bırakmak neydi şimdi? Orada bir gün bile yaşayamaz ki…
– Nevin Hanım lütfen durun! diye seslendim.
– Ne var? Dedim sana acelem var!
– Köye bırakmayın kediyi. Bırakın, ben ona güzel bir yuva bulmaya çalışayım. Lütfen bana verin.
Durdu ve ağır ağır döndü.
– Sen şimdi ne ima ediyorsun? Benim ellerim kötü mü yani? gözleri kısıldı. Ben o ellerle iki çocuk büyüttüm!
– Sadece yavrucağa sahip çıkmak isterim. Köyde aç susuz kalmasın.
– İstese yaşar. Eğer başaramazsa, kaderi deriz, demek ki yaşaması gerekmiyormuş…
– Ama niye böyle söylüyorsunuz?
– Suçlu ben değilim ki! Kedinin huyu böyle, ev ortamına alışamadı.
– Ama o çok küçük! Öğretebilirsiniz ona! dedikten sonra dayanamayarak ekledim: Sonuçta siz de çocuklarınızı köye bırakmıyorsunuz, onlara da bağırıp çağırıyorsunuz.
– O başka! Çocuk çocuk… Bunu onunla bir tutma. İstiyorsan tamam, al götür.
Kutuyu yere bıraktı.
– Benden uzak olsun yeter, hem yol parası da harcamamış olurum. Hadi bakalım, ne kadar dayanacaksın! diye sırıttı, gülerek eve girdi. Kapıyı yine gürültüyle çekip bağırdı:
– Ben anlamadım! Daha temizlik yapılmadı mı? Verin şu telefonları buraya!
Sonrasını duymadım. Kutuyu yavaşça kaldırdım, içinde kedi hâlâ orada mı diye kontrol ettiğimde huzurla bakıyordu bana. Merdivenleri çıkıp evime girdim.
Hiç ummadığım bir şekilde kendimi elimde mutfak robotu kutusu ve… içindeki o minik kediyle buluverdim.
Evde hayvanım olacağı aklıma dahi gelmemişti. Üstelik bu sabah… Dışarıya yalnızca kahve almaya çıkmıştım, evde kalmamıştı! Bir anda kendimi tam anlamıyla hiç olmayacak bir durumda buldum.
Aslında açık yüreklilikle söylemem lazım ki, hayvanlara karşı da çoğu zaman uzaktım, öyle köpek ya da kedi sahiplerinin anlattığı delice sevgiyi hiç duymadım. Ama Nevin Hanımın yaptığına kayıtsız kalamazdım.
Çünkü kaygısızlık insanlık dışılık değildir. Ve kimse çözümsüz kalmaya mecbur değil ki; güzelce insanlar duyuruya bakar, biri mutlaka alır bu güzelliği diye düşündüm.
Bu kadar sevimli bir kediciğe talip çıkacağından şüphem yoktu. Yeterdi ki güzel birkaç fotoğraf çekip internete koyayım, o zaman gör sen talipleri!
O kadar!
*****
İşimi ertelemeye gerek duymadım. Eve gelir gelmez kediciğin fotoğrafını çektim, sonra ücretsiz sahiplendirme sitelerine ve forumlara yükledim.
İçim rahat bir şekilde markete gittim, kahve almak için. Çıkmadan önce de kedilere özel mama ve tuvalet kabı, kumunu aldım ne de olsa biri sahiplenene kadar bu küçük tüylüye bakmak gerekiyordu.
Beni ziyaret eden kimseye bu mamaları ve kabı da vereceğim,” diye düşünerek gülümsedim. Güzel bir iş yapıyordum; harcanan paraya da zerre acımadım.
Nevin Hanıma göre adı Fındıkmış ama, o bu isme hiç tepki vermiyordu. Bir sürü isim düşündüm. Nihayet yüz otuz ikinci isimde karar kıldım.
Senin adın artık Pamuk! Uygun mu, böyle mi diyeyim? sordum sevecenlikle.
Miyav! dedi Pamuk ve antredeki yumuşak terlikleriyle dövüşe başladı.
Burada en pofuduk olan benim! der gibi Nihal olarak seyrettim onu, onu oynarken görmek kalbimi yumuşattı, sonra işime dönmeye çalıştım.
Ben fotoğrafçıyım, özel çekimler yapıyorum; bu iş de bana hem huzur hem güzel bir maddi kazanç sağlıyor.
Bilgisayarımı açıp, son çekimin fotoğraflarını rötuşlamaya başladım.
Ama huzur bulmam pek mümkün olmadı.
Pamuk, terliklerle işini bitirdiğinde evin içinde koşturmaya başladı. Öyle hızlı dönüyordu ki, köşelere çarpa çarpa gidiyordu. Gürültüden kulaklarım uğuldadı.
Yavrum! diye seslendim koltuğumdan, parmağımı salladım.
Kedi bir an durup, bana kocaman gözlerle baktı, Söyle, ne diyeceksen çabuk söyle, çünkü oyunum çok önemli der gibi.
Seni anlıyorum, oyun oynamak istiyorsun ama burası senin misafir olduğun bir ev, biraz sakin olursan sevinirim.
Bunu dediğime bin pişman oldum, çünkü Pamuk bana öyle masum sevgiyle baktı ki kendimi çok suçlu hissettim.
Böyle bir miniğe kızılır mı hiç?!”
Tamam, oyna dilediğince ama sessiz ol biraz, dedim.
O da sevincini belli edercesine koşmaya devam etti. Evde ne sandalye, ne koltuk, ne masa kaldı, hepsine bir şekilde çarpıyor, neşe saçıyordu.
Tüm o koşturmayı duymamak için kulaklığı takıp müzik açtım, yeniden fotoğraf işlemeye başladım.
Ama beş dakika geçmeden Pamuk o hızıyla, bilgisayarın güç kablosunu çekip, ortadan kayboldu. Ekran karardı.
Olacak iş mi bu şimdi? diye söylendim karanlık ekrana bakınca.
Sonraki yarım saat, evde yakalamaca oynadık. Yakalamayı başaramadım; ama ayağımı iki kez sandalyeye, dizimi de koltuğa çarpıp canımı yaktım. Bilgisayarı açıp forumlardaki mesajlara bakmaya başladım.
Bir sürü beğeni gelmişti, ama yorumlara baktıkça moralim bozuldu.
Çünkü herkes aynı şeyleri yazıyordu:
Ne tatlı!” “Bu kediyle şansınız varmış!” “Hayal gibi güzel!”
Ama kimse açıkça almak istemiyor, aramıyor, mesaj atmıyordu.
Bir umut, altına “Kediyi şehrin diğer ucuna, hatta başka şehre bile getiririm” diye ekledim.
Belki insanlara ulaşmak zordur, şimdi mutlaka arayan olur! diye düşündüm.
O sırada Pamuk yorgunluktan vazgeçip beşinci denemede kanepeye tırmandı; “Beni böyle sev” pozu ile göbek açtı. Yanına oturup, uzun uzun okşadım, ikimiz de öylece uyuyakaldık.
O günden sonra çalışmış mıydım, hatırlamıyorum zaten.
*****
Bir hafta sonra kediyi sahiplendirmenin sandığım kadar kolay olmadığını anlamaya başladım. İnsanlar beğeniyor, yorum yapıyordu ama hiçbiri ne aradı ne yazdı.
Bir üç gün sonra iyiden iyiye düşündüm:
Bunu kimse almazsa, ben mi bakacağım sonunda?
İşte eksik olan buydu! dedim yüksek sesle.
Pamuk o sırada klavyemin yanında, bilgisayar faresine sarılmış yatıyordu. Kendi sesime uyanıp bir gözünü açtı; Uyku saatimde neden gürültü yapıyorsun! diye sesine bakış attı.
İç çektim, telefonumdan yorumları kontrol ettim. Yeni bir şey yoktu, herkes pamuk gibi kedi diye övüyor, talep yoktu.
Bazen düşünüyorum, geçenlerde gittiğim psikologun “hayatından eksik olan şey nedir, önce ona bak” tavsiyesi aklımda.
İşim güzeldi, param vardı. Evim de babam, annem sayesinde kendi evimdi, hiç yoktan büyük bir şanstı bu. Hayatımdan memnun olmam lazımdı.
Ama eksik bir şey vardı. Aşka, ilişkiye de ara vermiştim; ondan değildi.
Bir türlü bulamıyordum sebebini, psikologun dediği gibi, ruhumun en derinlerine inince de bulamadım. Bir bardak su ve bir ağrı kesiciyle kaldım.
Ondan da sonuç alamayınca arkadaşlarıma danışmaya başladım.
– Seninki tam rahatlık işte dedi Arzu, bana biraz imrenerek.
– Öyle demeyelim, ben de çalışıyorum, tıpkı senin gibi.
– Belki de “o” eksik, dedi Sibel düşünceli, tatlısını yerken.
– “O” derken?
– Herhalde biraz daha fazla tatlı yememişsin. Çok zayıfsın çünkü, ondan mutsuzsun, diye güldü.
Arkadaş sohbetleri de fayda getirmeyince üstüne düşünmemeye karar verdim. Ama bu sabah, yine aklıma düştü. Acaba neden?
“Bir tek bu eksikti,” dedim içimden. “Belki de gerçekten, mutluluğum için Pamuk lazımdı. Göreceğiz bakalım…”
*****
Minik misafirimin evime taşınmasının üzerinden koskoca bir ay geçti. Geçti diyorum ama göz açıp kapayıncaya kadar geçti sanki, zaman nasıl aktı anlamadım.
Pamuk’u kimse almadı. Düşünüyorum da, fotoğrafları bin iki yüz yirmi sekiz beğeni aldı; buna rağmen neden kimse sahiplenmedi?
Sanırım artık anladım sebebini.
Çünkü bu bir ayda çok şey oldu. Şöyle özetle anlatabilirim Pamuk akıllı bir kediydi.
Söylediklerimin çoğunu anlamaya başladı, on kere anlatmasam da anlıyordu.
Görseniz, ilk işi dekorasyon oldu. Dört perde değiştirdim, sonunda perdeyi gereksiz buldum.
Ardından şef aşçı denemeleri yaptı. Mutfakta bulduğu her şeyi tadıp hemen bırakıyordu: Turşuyu, mantarı, haşlanmış patatesi sevmedi. Mutfak onun alanı olmadı.
En çok sevdiği şakası ise eve mutluluk getirmek.
Kediyle insanın anladığı mutluluk farklı; ben işimi yetiştirebilmek ve deliksiz uyku istiyordum. Ama Pamuk gelince huzur anları rüyada kaldı. “Yukarıda” biri belki, ben fazla rahatım diye Pamuku yolladı diye düşünüyorum.
Daha koltuğa oturur oturmaz karşıma dikiliyor, “Haydi oynayacağız” diye bakıyor. Sonrasını anlatmaya kelime yetmez.
Şimdi anlayınca, komşum Nevin Hanımın neden başa çıkamadığını anlıyorum. Ama onun gibi terk edemezdim, ne olursa olsun.
Zorlandığım kadar güzel şeyler de oldu elbette.
Birincisi, artık hayatımdan eksik dediğim şeyi düşünmüyorum. Soru kendiliğinden yok oldu.
İkincisi, evi çok daha hızlı toplamayı öğrendim; pisliğin azalmasından değil, kedi uyanmadan işimi bitirme çabasından.
O kadar çok mutlu an yaşadım ki, bir ömre yetecek kadar! Her anne çocuğu yürümeye başlayınca sevinir ya, ben de Pamuk kendi başına tuvaleti kullanmayı öğrenince neredeyse ağlayacaktım. Öncelerinde gecenin bir körü kalkıp kucağımda götürmem gerekiyordu.
Gece ışığıyla oynaması ise tam bir komediydi. Sabah ya da gece, açıp kapatıp duruyordu. Ben de duvardan çıkarıp kaldırdım, tıpkı perdeler gibi. Ev aydınlık oldu.
Her şey olur, hepsine alışılır, diyorum artık.
Devamında ise çok farklı bir şey fark ettim. Aslında Pamuk bana ait değil, ben ona misafirim. Akşama kadar işte, gün boyu evin hakimi o. Akşamları beni kapıda karşılayan asıl ev sahibi kendisi.
Ve şimdi başka bir yere yuva aramama gerek yoktu, çünkü ben zaten iyi bir el olmuştum. Onun her yaramazlığını, her sürprizini kabul etmeye hazır olduğumu anladım.
İsterse gece üçte saklambaç istesin, isterse futbol oynayalım.
İsterse yatağın ortasını kaplasın, ben razıyım. Hiçbir şeyden pişman değilim çünkü onu çok sevdim. Ve inanın, Pamuk da beni seviyor…
Artık sabahları uyandırmıyor ki, yeni güne dinç başlayabileyim. Sadece yanıma sokuluyor ve uyanmamı bekliyor. Sessizce… Bazen bakışlarındaki o hafif sitemi görüyorum: “Ne kadar uyuyacaksın daha, sahibim? Özledim seni…”
Ve biliyorum. Hiçbir şeyden pişman değilim.



