Sessiz ol! Evde yokuz! dedi Selim sakince.
Ama kapı yine çalıyor! Gülce, koltuktan hafifçe doğrularak dondu kaldı.
Bırak çalsınlar, diye yanıtladı Selim.
Ya önemli biri ise? Ya gerçekten bir işi varsa? diye sordu Gülce.
Cumartesi, saat tam on iki, diye cevapladı Selim. Sen kimseyi davet etmedin, ben de beklemiyorum! Sonuç?
Sadece dürbünden bakayım diyorum! diye fısıldadı Gülce.
Otur yerine! Selimin sesi adeta çelik gibiydi. Biz evde yokuz! Kim gelirse gelsin, yoluna devam etsin!
Yoksa sen biliyor musun kim olduğunu? dedi Gülce.
Tahminim var, o yüzden pencere önünde dolaşıp kendini belli etme diyorum!
Eğer düşündüğüm gibiyse, kolay kolay gitmezler! dedi Gülce omuzlarını silkip.
Biz kapıyı açmayınca eninde sonunda bıkarlar, diye soğukkanlılıkla konuştu Selim. Sonuçta apartmanda sabaha kadar kalacak değiller. Hem bizim gidecek bir yerimiz yok. Sen otur, kulaklığını tak, telefonunu al, film izle.
Selim, annem arıyor! dedi Gülce, ekrana telefonu gösterip.
Demek ki kapıda duran senin halan ve o işe yaramaz oğlu, diye sonuca vardı Selim.
Nereden anladın? şaşırdı Gülce.
Eğer benim kuzenim olsaydı, Selim ü harfini öyle bir uzattı ki tiksintiyle karışık oldu, arayan da benim annem olurdu!
Başka ihtimal yok mu sence? dedi Gülce.
Komşulardan biri olsaydı, konuşacak niyetim yok. Arkadaşlarımız olsa kapıyı bir iki kez tıklatıp çoktan giderdi. Hatta düzgün insanlar önceden arayıp, Müsait misiniz? diye sorardı. Şimdi ise bizim kapıyı bu kadar çalan ancak sinsi akrabalarımız olur!
Selim, evet, halam, dedi Gülce içini çekerek. Annem mesaj atmış; soruyor ki Neredesiniz, nerede dolanıyorsunuz? Hala Zeynep bizde iki gün kalacakmış, şehirde işi varmış!
Yaz annene, şehirde otel mi yok? Selim gülümsedi.
Selim! diye sitem etti Gülce. Onu yazamam ki!
Biliyorum, Selim kafa yordu bir an. O zaman yaz ki evde yokuz, otelde kalıyoruz, çünkü eve böcek ilacı sıktılar!
Harika fikir! deyip mesajı hemen yazdı Gülce.
Selim, hala diyor ki, iki oda tutalım: ona ve Egeye. Gülce şaşkınlıkla okudu mesajı.
Yaz, paramız yok. Hatta de ki, bir hostelde iki yatak kiraladık, on beş işçiyle aynı odada kalıyoruz, Selim kendi pratik zekasına güldü.
Annem soruyor, ne zaman döneceğiz? diye baktı Gülce.
Yaz bi hafta sonra, dedi Selim el hareketiyle geçiştirdi.
Kapı çalmaktan vazgeçince derin bir nefes aldılar.
Selim, annem yazdı ki, hala haftaya yine gelecek! dedi Gülce kederle.
O zaman yine evde olmayız, dedi Selim.
Selim, sen de biliyorsun, bu çözüm değil. Sonsuza dek onlardan kaçamayız ki! Ya hafta içi çıkagelirlerse? Tam işten gelince kapıda beklerlerse? Hem hâlam, hem de senin kuzenin onların aklına her şey gelir!
Haklısın, iç geçirdi Selim. Bize bu üç odalı evi almak da nereden esti ki acaba?
Gelecekte büyük ailemiz için aldık, unuttun mu? dedi Gülce.
O zaman çocuk da şart! Hatta en iyisi ikiz! dedi Selim kararlılıkla.
Sanki ben istemiyorum? dedi Gülce kızgınlıkla. Yoksa bilmiyor musun? Doktora gitmemiz lazım, kolay olmuyor!
Stresi atacaksın, bak o zaman her şey olur, Selim ciddi bir ifadeyle ekledi. Bize aynı takıntıyı önce senin, sonra benim ailem sırasıyla yaşatıyor! Keşke geldikleri yere geri gönderebilsek Onlar yüzünden hiçbir şey yolunda gitmiyor!
Gülce karşı çıkmadı. Çünkü Selim haklıydı.
***
Evlenmeden önce uyum ve genetik testlerden geçmişlerdi. Verimlilik de kontrol edilmişti. Her şey yolundaydı. Ama düğün sonrası çocuk işini ertelediler, çünkü önce ev almalıydılar.
Miras beklemenin hayali yoktu. Düğüne kadar ikisi de anneleriyle birer odalı evde yaşıyordu. Her şeyi kendileri için yaptılar.
Beş yıl boyunca sıkı çalışıp, tasarruf ederek bu geniş daireyi aldılar.
Eski bina, tadilata bayağı masraf verdiler, eşyaları sıfırdan topladılar. Ama mutlulukları tarifsizdi!
Kafalarında eski bir Yeşilçam filminden Betonarme apartmanlarda hayat diye bir şarkı dönüp duruyordu.
Daha yeni taşınmayı kutlamamışken, kapılarında Gülcenin hala Zeynep çıkageldi, yanında oğlu Ege ile.
Genç çift yük olmasınlar diye, Zeynep Hanımı kayınvalide de refakat ediyordu.
Sıkışmazsınız burada, geniş ev, ne güzel! Ben Gülceyle tek odada yıllarca perişan oldum! dedi kayınvalide.
Çok uygun. Hem bana ayrı, Ege’ye ayrı oda olur, diye ekledi hala Zeynep.
Salonumuzda uyunmaz, orası dinlenme odası, dedi Selim.
Ben zaten çalışmak için gelmedim ki! diyerek güldü hala Zeynep. Gülce, bak eşine anlat oğlum horluyor, birlikte aynı odada duramayız! Hem, size geldik, bir şey hazırlamadınız daha!
Ama sizi beklemiyorduk ki, utangaçça açıkladı Gülce.
Buzdolabı bomboş zaten, diye destekledi Selim.
Ne yapalım, Selim markete gitsin, Gülce de mutfağa, dedi hala Zeynep, keyifle.
Ne bakıp duruyorsunuz öyle? diye çıkıştı kayınvalide. Bu mu misafir ağırlamanız!
Siz iyice… Selim bağıracaktı, ancak Gülce apar topar diğer odaya çekiştirdi.
Selim, elini Gülce’nin ağzından kurtarıp hışımla sordu:
Gülce, burada kim kimi karıştırıyor? Hepsini toplayıp annene göndereceğim, anladın mı? Hem de ananla beraber!
Madem misafir oldular, misafir gibi davransınlar! Bu ne pervasızlık?
Sevgilim, köyden gelme, adetleri böyledir, dedi Gülce.
Ben de köylüyü bilirim, saygısızlık hiçbir yerde adet değildir, bu bildiğin kabalık!
Sevgilim, annemle ve halamla kavga etmeyelim, sinirimi yıpratırlar sonra Bir de sana düşman olurlar! Sen ister misin bunu?
Beni kim saydıkları umurumda değil. Bana öyle davranırlarsa, hiç fark etmem, görmem de! Hatta ortadan kaybolsunlar, aramam bile!
Ne olur Selim… Benim gözüm onların üstünde! Eğer şimdi Zeynep halayı kovarsak annem bana beddua eder! Onun dışında kimsem yok!
Bu söz etkili oldu. Selim dişlerini sıkıp marketin yolunu tuttu.
Hala Zeynep, üç gün kalacaktı, iki hafta yatış yaptı. Selim ise ikinci günde aktarlık bitki çayına sığınıyordu.
Zeynep ve Ege ayrılınca yeni evli çift, evi üç gün fırçalayıp kutladı gidişi.
Ama bu defa Selimin tarafından bir kriz yaşandı.
Kanka, kısa geldim, dedi Alper, kardeşi Selimi ayı gibi sarıp kemiklerini çıtırtattı. İş halledeceğim, sonra döneceğiz!
Tek başına halledemiyor musun? dedi Selim.
Nasıl yani? Benim ailem var! Köyde onları yalnız bırakıp şehre mi geleyim? Akıl var mı sende? gülerek açıkladı Alper. Hem ya macera yaşarsam? Eşim Ayşen beni kontrol etmez mi?
O yüzden çocukları da getirdin yani? Selim sordu.
Onları bırakacakkim var? Alper, kardeşinin sırtına patlattı. Hem sıkılmazlar, eğlenirler! Eski günler gibi, bu şehri sarsalım!
Alper! diye çığlık attı Ayşen. Eğer bir daha sarsarsan, seni sarsıntıdan kurtaramam!
Daha bir buçuk saat geçmeden, Gülce baş ağrısından yattı.
Çocuklar evde ortalığı birbirine kattı. Ayşen, çığlığı dışında başka bir dille konuşamıyordu.
Alper ise hep bir yerlere çıkma telaşındaydı. Ayşen, daha çok bağırıyordu.
Selim, sen annenin tek evladısın, değil mi? başını yastığa gömen Gülce sordu.
Dışardan, annem tarafından kuzen. O yüzden kuzen diyorum, diye homurdandı Selim.
Nasıl hitap ettiğin umrumda değil, bizimkileri gönderemez miyiz?
Yapsam yapardım, elini kalbine koyarak söyledi Selim. Aynı senin halanda olduğu gibi, sonra annem kafamı ütüler!
Bu konuklar gitmeden yeni biri geliyordu kapıya. Hala Zeynep sık sık şehirde işi çıkıyordu.
Kuzen Alper de ailesiyle işlerini halletmek için geliyordu. Anneler de unutmuyordu çocuklarını. Kayınvalide damadı, kayınvalide gelini yiyip bitiriyordu.
Sürekli misafir stresi, genç çiftin psikolojisini bozuyordu.
Bu keşmekeşin içinde bebek yapmak hayalden öteye geçemiyordu. Zaten sağlık desen sıkıntılı, bir de nasıl yapsınlar?
***
Evi değiştirsek mi? dedi Gülce.
Deliler hastanesine mi? diye sırıttı Selim. Zaten az kaldı, oraya direkt alacaklar!
Hayır, hafifçe güldü Gülce. Evimizi başka bir semtteki benzeriyle takas yapalım. Kimseye de adres vermeyiz!
Bir süre idare, Selim güldü. Ne benim kuzen ne de senin halan durmaz, arayıp bulurlar. Sonra ortalığı velveleye verirler!
Belki, bu arada çocuğu yaparız, umarla dedi Gülce.
Hem yapmak, hem de doğurmak… Gebelik bile onları durdurmaz! dedi Selim başını sallayarak. Sadece mecburiyetten olur.
En iyisi bu evden taşınmak gibi, dedi Gülce hüzünle. Arkadaşlarımızda mı kalsak bir süre?
Melih ve Deryayı mı diyorsun? sordu Selim.
Aynen, başıyla onayladı Gülce. Boş odaları var!
Orda Hera var ya, dedi gülerek Selim. Unuttun mu?
Ben köpek ile yaşamayı akraba ile yaşamaktan bin kez tercih ederim! dedi Gülce boynunu eğdi güçsüzlükle.
Dur! bağırdı Selim ve telefonuna sarıldı. Melih, köpeğini ödünç ver!
Ooo, dostum! Her zaman senin borçluyum! Biz Deryayla tatile gidecektik, Herayı bırakacak yer bulamadık! O, sizi tanır, sever! Yatak, mama, oyuncak hepsini getiririm! Hatta üstüne para da veririm!
Getir tabii! dedi Selim coşkuyla.
Sonra dönüp Gülceye sabah güneşi gibi gülümsedi:
Hadi hemen annene haber ver, hala yarın gelsin! Ben de kuzeni arayayım, gelsinler!
Emin misin? diye sordu Gülce.
Elbette, başımızın üstünde yeri var! Onlar suçluysa, hayvandan korkmalarında!
Kuzen Alper ve ailesi, Hera’nın bir havı ile oteli tercih ettiler.
Şunu bir yere kilitleyin! diye ciyakladı Ayşen, oğlunun ardına saklanarak.
Hala Zeynep, şaka mı yapıyorsunuz? gülümsedi Selim. Kırk beş kilo kas, bu karabaş bir kangal! Kapıyı bile kırar!
Neden bana hırlıyor bu hayvan? dedi hala Zeynepin sesi titreyerek.
Yabancılardan hoşlanmaz, dedi Gülce omuz silkerek.
Kurtulun şundan! Onunla aynı evde kalamam!
Nasıl yani, kurtulalım? Selim karşı çıktı. O bizim evladımız gibi! Çocuğumuz yok, koynumuzda onu seviyoruz!
Asla bırakmayız! diye ekledi Gülce.
Sonra iki anne de aradı, neden akrabaya evde yer açmadınız diye.
Kimseyi kovmadık, kendileri kalmak istemedi! İsteyen gelsin buyursun! Hep bekleriz!
Ama köpek?
Anneciğim, biz kimseyi geri çevirmiyoruz!
Ama artık anneler bile eskisi gibi gelmedi.
Bir ay sonra Hera evine döndü ama isterse yine misafirliğe gelmeye hazırdı.
Gerek kalmadı; Gülce ikizlere hamileydi.
Mesele, kimseyi geri çevirmemekmiş aslındaBunu öğrendikleri gün, Gülce ile Selim birbirlerine uzun uzun sarıldılar. Evleri hâlâ eski apartmandaydı, duvarlarda hâlâ misafirlerin izleri vardı, ama içleri tarifsiz bir heyecanla dolmuştu. Hera’nın bıraktığı tüyler hâlâ koltuk aralarındaydı, kahkahaları hâlâ mutfağın köşelerinde yankılanıyordu. Bir yandan Gülce gözyaşlarıyla gülüyor, Selim ne yapacağını bilmez halde etrafında dönüp duruyordu.
Sabah olup güneş odalarını aydınlatırken, Selim pencereyi açıp derin bir nefes aldı. Şehir hâlâ gürültülü ve karmaşıktı; kapılar yine çalabilirdi, telefonlar yine susmayabilirdi. Ama artık bir köşe bulmuşlardı kendilerine. Gülcenin elleri karnında, ikizlerin sıcaklığını hissederek Selime baktı. Biz buradayız, dedi sessizce, bundan sonra kim gelirse gelsin, asıl evde olan biziz.
Ve o günden sonra kapı ne zaman çalınsa, önce birbirlerine baktılar, sonra usulca gülümsediler. Artık ne akrabaların baskısı, ne komşuların merakıhiçbiri, bu evin kapısından içeri hak ettiği yerden fazlasını alamadı. Onlar kendi ailelerinin merkezindeydi. Evleri, nihayet kendi çocuklarının ayak sesleriyle dolacaktı.
Hayat yine eski telaşıyla akıp gidecekti, ama Selim ve Gülce artık biliyordu: Kimi zaman asıl huzur, evin direncinde değil, evdeki insanların kalbinde başlıyordu. Gerçekten evde olmak, işte tam da buydu.




