Mehmetin, Zeynep ve Okanın hayatına girişi, hafif puslu bir Kasım öğleden sonrası vuku bulmuştu. O zamanlar sekiz yaşındaydı; ciddi kahverengi gözleri ve minyatür bir prensin ağırlığı vardı üzerinde. Diğer yetimhane çocukları huysuzluk yapar, üstlerini kirletir veya gürültü koparırdı; ama Mehmet Mehmet sessizliğin tam karşılığıydı.
Hiç pişman olmayacaksınız, diye fısıldamıştı müdüre hanım, onları demir kapıya kadar uğurlarken. Altın gibi bir çocuk. Söz dinler, tertipli; iki senedir tek bir şikayet almadık.
İlk yıl masaldan farksız geçti. Çiftin arkadaşları, hayranlıkla izliyorlardı onları.
Nasıl başardınız bunu? diye şaşırırdı Zeynepin arkadaşı, Mehmetin tek hatırlatmaya gerek kalmadan tabağını kaldırışını, masayı temizleyişini ve hemen dersin başına oturuşunu görünce. Benim oğlan bu yaşında evi savaş alanına çeviriyor, sizin kiyse resmen derginin kapağından fırlamış gibi.
Zeynep gülümsese de için için onun yüreğinde dikenli bir kaygı büyüyordu.
Mehmet asla karşı gelmezdi. Okan Haydi parka gidelim, dese, Mehmet sadece Sen bilirsin, baba, derdi. Zeynep brokoli pişirdiğinde ki tüm çocuklar nefret ederdi Mehmet son lokmasına kadar bitirir, usulca teşekkür ederdi: Eline sağlık, anne.
Hiç hastalanmaz, spor ayakkabıları kirlemez, düşük not getirmez, oyuncak da istemezdi. Bir makine kadar kusursuz, sessiz ve ürpertici bir soğuklukla yaşardı evde.
Her şeyin kırıldığı an ise bir Cumartesiye denk geldi. Okan, Zeynepin balayından getirdiği mavi cam vazoya istemeden dirseğiyle çarptı. Vazo binlerce parçaya ayrıldı.
O an, salonda kitap okuyan Mehmet irkildi; tabanca patlamış gibi zıpladı yerinden. Bir anda kalktı, Zeynep onun yüzündeki rengi ve tir tir titreyen parmaklarını gördü.
Affedersin, dedi Okan, gülerek, eline süpürgeyi alırken. Ne sakarım bugün! Zeynepciğim, üzülme; yenisini alırım sana.
Fakat Mehmet gülmedi. Birden dizlerinin üstüne düştü, çıplak elleriyle hummalı bir şekilde cam parçalarını toplama başladı.
Her şeyi düzelteceğim! diye çığlık attı. O her zamanki sakin sesi, sapa sapa cırladı. Yapıştırıcı bulacağım, çalışırım, parasını öderim! Ne olur kızmayın bana! Ne olur!
Mehmet, sakin ol oğlum, bu sadece bir eşya,
Zeynep hızla yanına gelip ellerinden tutmak istedi ama Mehmet çoktan ellerini cama kesmiş, kan akmaya başlamıştı bile.
Hayır! deyip bir köşeye sinerek başını avuçlarıyla korumaya çalıştı. Daha da iyi olacağım! Daha da başarılı olacağım! Tatlı da istemeyeceğim! Yeter ki, nolur geri götürmeyin beni! Lütfen! Kusursuz olacağım!
Salonda ölüm gibi bir sessizlik çöktü. Zeynep, Okana baktı. Onun gözlerinde korkudan donmuş bir ifade vardı. O an, o geçen yıl boyunca yanlarında bir evlat değil, her an kapıya bırakılacak bir rehineyle yaşadıklarını anladılar.
Psikolog Dr. Polatın odasında uzun bir sessizlik oldu. Doktor kağıtlarını karıştırırken durdu.
Buna üç katlı mükemmeliyet sendromu diyoruz, dedi sonunda. Mehmetin geçmişinde iki geri bırakılma vakası var. İki ayrı aileye verilmiş, ikisi de birkaç ay sonra uyum sağlayamadık veya çok içine kapanık diyerek geri getirmiş.
Ama her şeyi kusursuz yapıyor! diye atıldı Okan.
İşte orası önemli, başını salladı psikolog. Mehmet için kendisi olmak demek reddedilmek demek. Gerçek çocuk olmak yani gürültücü, huysuz, zaman zaman hırçın onun için ölüm kadar tehlikeli. Kafasında şu kod var: Bir kere hata yaparsam, valiz kapının önüne konacak. Hayatta kalmak için rol kesiyor.
Peki ne yapacağız? dedi Zeynep, mendilini sıkarak. Nasıl inandıracağız onu; onu sevdiğimize?
Polat gözlüğünün üzerinden baktı.
Sözlerle olmaz. Ona kusursuz dünyanızı bozmasına izin vermelisiniz. Sevgi, rahatlığın bittiği yerde başlar. Ona, sizin de eksik olduğunuzu göstermelisiniz. Normalin bu olduğunu anlatmak lazım.
O akşam, Zeynep ile Okan Mehmetin odasına girdiklerinde, oğlan masada, elleri sargılı, dimdik oturuyordu. Büyük ihtimalle sabahki sahne için özür dilemeye hazırlanıyordu.
Mehmet, dedi Okan, yere halının üstüne oturup. Seninle konuşmamız lazım. Evimizin çok sıkıcı olduğuna karar verdik. Üstelik fazla düzenliymiş.
Mehmetin gözleri korkuyla açıldı.
Daha da temizlerim baba! Hatta günde iki kere yerleri silerim.
Hayır, diye araya girdi Zeynep, kocasının yanına oturarak. Bugün Büyük Kaos Akşamı ilan ettik. Yatakta pizza yiyeceğiz. Ve biliyor musun? Yastık savaşı yapacağız.
Yasak bu, diye fısıldadı Mehmet. Yurtta bize, bunlar yapılınca üç saat köşede bekletilirsin derlerdi.
Bizde köşeler saksı dolu, dedi Okan, gülerek. Hadi Mehmet. Bir yastık fırlat bana. Hem de sıkı!
Çocuk dondu kaldı. Anne babasını neredeyse deli gibi izliyordu. Okan, eline bir yastık aldı ve hafifçe Mehmeti dürttü. O yine kıpırdamadı. Okan, yastığı Zeynepin başına attı, Zeynep ise şakalaşarak güreşmeye başladı.
Mehmet beş dakika onları izledi. Gözlerinde iki evren çarpışıyordu. Birisi buz gibi soğuktu; ufacık bir hata bitiş demekti. Diğeri ise acayip; gürültülü, rengarenk, büyüklerin çocuklaştığı bir dünya.
Ansızın Mehmet, yastığını kavradı ve boğuk, acılı bir sesle Okanın omzuna vurdu. Hemen başını çekip kendini savunmaya geçti; bağırış ya da tokat bekliyordu.
Vay be! diye bağırdı Okan. On puan Gryffindora! Kaç bakalım!
Yarım saat boyunca çılgınca eğlendiler. Mehmet neredeyse bir yıl sonra ilk kez, önce kısık, hıçkırık gibi, sonrasında ise yüksek ve coşkulu bir gülüşle ses çıkardı. Akşamın sonunda yerde pizza kırıntıları, devrilmiş battaniye, yamuk duran bir abajur kalmıştı.
Ama bir akşamda hiçbir yaranın izi geçmez. Ertesi sabah Mehmet yine kusursuz halinde uyandı. Sabah yedisinde, ütülü pijamalarıyla yatak başında hazırdı.
Dün akşam için özür dilerim, dedi başını önüne eğerek. Bir daha böyle gürültü yapmayacağım. Sınırı aştım, biliyorum.
Zeynep anladı: Mehmet dünkü geceyi bir sınav olarak görmüş, ve kendi deyimiyle kalmıştı.
Sonraki ay garip bir savaşa döndü. Okan ve Zeynep, kötü ebeveyn olmayı öğreniyordu. Bilerek bulaşıkları bırakıyorlardı. Okan akşamları masada, Bugün işte rezil oldum, müdür fena kızdı, kendimi salak gibi hissediyorum, diyordu.
Mehmet kocaman açılmış gözlerle dinliyordu. Güçlü bir adamın, zaafını açıkça anlatıp evden kovulmamasını bir türlü kabul edemiyordu.
Asıl kırılma Aralıkta yaşandı. Mehmet, okuldan zayıf matematik notunun yazılı olduğu defteri getirdi. Antrede, kabanı üstünde, kaskatı duruyordu. Yüzü solgundu, neredeyse şeffaf.
Valizi dolaba koydum, diye mırıldandı. Ben çıkartırım, gerekirse.
Okan antreye çıktı.
Ne valizi oğlum?
Zayıf not aldım Beni geri götüreceksiniz, kural böyle. Zayıf not, tembellik demek. Tembel çocuk olunmaz.
Okan yanına gitti, omuzlarına dokundu; göz teması kurdu.
Mehmet, iyi dinle. Bizim mucize matematikçiye değil, sana ihtiyacımız var. Kızan, hata yapan, eve ağlayarak gelen Mehmete ihtiyacımız var. Şu not, kâğıttan ibaret. Biz seni geri götürmeyiz. İstersen yüz tane kırık getir, kafamıza ev dik; seni göndermeyiz. Biz senin aileniz. Aile çocuğu dükkana geri vermez, Mehmet. Biz müşteri değiliz, biz senin sürün.
Mehmet uzun süre Okana baktı, bir kusur arıyordu. Sonra baraj yıkıldı; sadece ağlamadı, için için hıçkıra hıçkıra, sesiyle, gözyaşlarıyla inledi. Biriktirdiği öfkenin acısıyla saatlerce ağladı.
Zeynep gelip onların ikisini aynı anda sardı, üçü birden antrede, montlarıyla yere oturdular. O akşam Mehmet, ilk defa hazır ola yatarak değil, yatağa kolları bacakları açılmış şekilde daldı uykuya.
Üzerinden bir yıl daha geçti.
Şimdi, Zeynep ve Okanın evine girseniz, o ilk tanıdığınız porselen oğlanı tanıyamazdınız.
Salondaki halının üstüne oyuncak blokları dağılmış. Mutfakta, çerçeveye takılmış o zayıf notlu kağıt asılı; Mehmetin ilk kez mükemmel olmaya çalışmadığı günü anlatan bir sembol olmuş.
Mehmet! Yine boyaları toplamamışsın! diye sesleniyor Zeynep mutfaktan.
Bir dakika anne! Resmimi bitirip toplayacağım! geliyor cevap. O sesin içinde korku yok artık. Sadece çocukça bir tembellik, heyecan ve sevildiğini bilmenin güveni var.
Artık Mehmet rol yapmıyor. Arada kavga ediyor, bazen dişini fırçalamayı unutuyor; dün ise bir tabak kırdı ve sadece Eyvah, baba! Gel de toplayalım, deyiverdi.
Okan ile Zeynep bir şeyin farkına vardı: Çocuk yetiştirmek bir heykel ustası gibi kusursuzu yaratmak değil; insanın parça parça dağılabileceği ve yine baştan toplanabileceğini bildiği bir alan açmak demekmiş.
Mehmet artık mükemmel değil. O gerçek; o canlı. Ve bu, o eve gelen en değerli şey. Aile olmak, hata yapılmayan bir yer değil; hataların birlikte öyküye dönüştüğü ve kimsenin sonunu yazmadığı yer demekmiş.
Kasvetli bir Kasım öğle vakti, Victoria ve Oğuz’un hayatına Mark girdi. Sekiz yaşındaydı; ciddi, gri gözlere ve küçük bir prensin zarif tavırlarına sahipti. Yuvada kalan diğer çocuklar huysuzluk yapar, üstlerini kirletir ya da gürültü çıkarırken, Mark… Mark tam anlamıyla sessizliğin vücut bulmuş haliydi.




