Oğul Cenazeye Güle Oynaya Geldi Ama Avukatın Zarfında Yazılanı Bilmeden
Burak Arslan, verniksiz çamdan yapılma iki tabutun önünde, kolları göğsünde bağlı, yüzünde alaycı bir tebessümle dikiliyor. Kapadokya’nın rüzgarı suratına vuruyor, İtalyan ayakkabılarının içine toz doluyor, o ise göz ucuyla tabutlara bakıyor; sanki iğrenç bir şeyi inceliyor gibi. Çevresinde kırka yakın köylü, simsiyah giysiler içinde, sessizliğe bürünmüş bekliyor.
Başörtülü kadınlar, ellerinde şapka tutan yaşlı adamlar, neden ağladıklarını anlamayan çocuklar… Ve onların ortasında, Burak: üç parçalı gri takım elbisesiyle, bileğinde İsviçre yapımı saati güneşte parlayan bir halde, o tuhaf gülümsemesiyle duruyor. En iyisi bu muydu yani? diyor, sol taraftaki tabutu küçümser bir işaretle göstererek. Meyve kasasından hallice… Kimse karşılık vermiyor. Kadınlar birbirine bakıyor.
O tabutları gece boyunca elleriyle yapan marangoz Sami Usta yumruklarını sıkıyor ama tek kelime etmiyor. Burak tabutların çevresinde dolaşıyor, dört bir yanını inceliyor; sanki kusurlu mal bakar gibi. Çiçekler de mi bahçeden? Yol kenarından toplamışsınız galiba… İnsan cenazesi mi bu, sokak kedisi mi belli değil. Tam iki tabutun arasında durup köy halkına öyle bir cümle kuruyor ki, oradakilerin iliğini kemiklerini donduruyor:
Öldünüz de yine utandırıyorsunuz beni… Sessizlik başka bir şeye dönüşüyor şimdi; artık ölüye saygı değil, öfke… Ayşe, -tabutun yanında, ağlamaktan gözleri mosmor olmuş- başını kaldırıp alev alev bir bakışla Burak’a dikiliyor. Biraz saygın olsun, Burak. Onlar senin annen baban. Burak yüzüne bile bakmıyor ama. Telefonunu çıkarıyor, saate göz atıyor, canı sıkılmış gibi iç çekiyor; sanki dünyadaki her şey, kıymetli zamanını harcıyormuş gibi.
O anda, siyah sade bir araba, köy yolunun kenarına yanaşıyor. Araba kapısı açılıyor ve kolunun altında deri dosya, elinde sarı bir zarfla genç, ince bir kadın iniyor. Mezarlıkta kararlı adımlarla yavaşça kalabalığa yaklaşıyor. Burak baştan ayağa süzüyor genç kadını, tanımadığına emin. Kadın selam bile vermeden rahip İsmail Hocaya yavaşça bir şeyler fısıldıyor. Hoca başını onaylarcasına sallıyor, yüzü asık.
Burak, kadının elindeki zarfı süzüyor; sabah boyunca ilk kez yüzünde o ukala gülümseme kayboluyor. Anlıyor ki, o kağıt parçasını kadın nasıl tutuyorsa, içinde bir şeylerin değişeceğini hissetmiş. Sözde rahatlığını tekrar takınıyor, kolları yeniden göğsünde. Zarf ise üstünde kocaman Burak Arslan yazısıyla, bütün bildiği hayatı altüst edecek bir sırrı saklıyor.
Devam etmeye geçmeden, bir soluk arası: Bu hikaye içine işlediyse, şurayı beğenmeyi, abone olmayı ve hangi şehirden okuduğunu yorumlarda yazmayı unutma; hepsini tek tek okuduğumdan emin ol. Ankara, İzmir, Trabzon Hadi bakalım, ama şimdi Burakın neden cenazede güldüğünü ve yıllar sonra bu zarfta saklı olanı anlamak için, çocukluğa, Anadolunun ücra köşesindeki toprak eve dönmemiz gerek.
Arslan ailesinin evi toprak bir yolun sonunda, haritada bile yeri olmayan bir yerdi. Üç çatallı eski bir sofra, kilimin üstünde çıplak bir toprak taban, bir köşede türbe gibi duran el işi örtülü pencere ve hep açık kalan arızalı bir ahşap kapı… Annesi Emine hanım, ocakta kuru fasulye, bazen bayramlarda biraz etli yemek yapardı.
Emine ve İsmail Bey için bu ev fazla fazla yeterdi. Evdeki her tuğlayı, her samanı İsmail kendi elleriyle harmanlamış, kasabadan malzemeleri sırtında taşımıştı. Elimle yaptığım, kimse el koymasın diye başımı sokacak evim olsun demişti, çocukken sahip olamadığı her şeyin karşılığını böyle vermeye çalışmıştı. Emine hanım anlamıştı hep, çünkü onun da sahip olduklarıyla yetinmeyi severdi. Fakat Burak hiçbir zaman anlamadı. Hele küçükken…
Köyde diğer çocuklar yeni çantalar, yamuksuz ayakkabılarla gelir, açtıkları beslenmelerinde adını bile duymadığı yiyecekler olurdu. Burak ise babasının eski lastik terlikleri, poşetten bozma bir çanta ve bez mendile sarılı iki tane kuru ekmek ve biraz peynirle okula giderdi. Diğer çocuklar ona gülerdi: Fakirin oğlu yine geldi! diyen olurdu. Sinirini içine atar, yere bakar, kötü bir yedinci hisle içini yerdi.
Onun unutamadığı bir gün vardı. Öğretmen, anneler günü için herkesin bir şey getirmesini istemişti. Diğer çocuklar çiçek almış, parlak kağıtlarla sarmış, Burak ise annesinin geceler boyu işlediği bir peçeteyi getirmişti, bulabildiği kağıda sarmıştı. Sırası gelince arka sıradan biri bağırdı, O bildiğin sofra bezi! Herkes güldü, öğretmen sustursa da Burakın içine sızan utanç asla çıkmayacaktı. Akşam eve geldiğinde annesi sordu, Nasıl geçti?
İyi dedi başını çevirmeden, kimsenin görmediği bir yere oturup dişlerini sıktı, ağlamamak için dudağını ısırdı. Oysa Emine hanım, o mendili oğlunun baş harfini işleyerek üç gece boyunca sadece sevgiyle işlemişti. O peçeteden bir daha hiç haber alınmadı. Burak ertesi gün çöpe attı.
Yaklaşık 10 yaşındaydı; bir gün okulun düzenlediği geziye gitmek istedi. Ankaraya bir okul gezisiydi, 300 lira lazımdı – onun için servet. Babasına çekinerek söyledi: Baba, geziye gitmek istiyorum… İsmail ağır bir bakışla Oğlum, para yok ama buradaki hayat sana her geziden fazlasını öğretir dedi. Burak başını aşağı eğdi, sessizce odasına çekildi, gece damı sızıntılı o yağmurda yemin etti:
Buradan kurtulacağım, param olacak, asla babam gibi olmayacağım. O yemininin ardından geçen yıllar Burakın içindeki utancı öfkeye, öfkeyi nefrete dönüştürdü. Babası her yok dediğinde aralarına bir taş daha ördü. Oysa bilseydi, o taşa 40 km uzaklıktaki kasabada bir avukatın, babasının adına, milyonlarca liralık yatırımları ve banka hesaplarını yönettiğini, hayatı farklı olurdu. Meğer babası hiç fakir olmamış. Ve bu gerçek onu en acımasız anda bulacaktı.
Burak 19 yaşında evden, öncesinde annesinden gizli birikimiyle aldığı, Ankara biletinin cebinde olduğu bir mart sabahı kaçtı. Kimseye veda etmedi. Annesi mutfaktan izlemişti oğlunu yola düşerken. Sessizce dua etti, ağlamadı, Allah yolunu açık etsin, oğlum dedi. Burak arkasına dönüp el bile sallamadı, sadece yürüdü, toz bulutuna karışana dek.
Babasına da veda etmedi. Babası kümesin yanında tavukları besliyordu, oğlunun bıraktığı boşluğu, kapıdaki sessizliği, her sesi duymuştu. Emine yaklaştı: Gitti… dedi. Geri döner, dedi kocasına, başını kaldırmadan. Bir gün pişman olup döner. Ama Burak artık asla dönmedi.
Ankarada, öfkesini kullandı Burak. Hamallık yaptı, şantiyede çalıştı, el ilanı dağıttı. Dört adamla paylaştığı bir odada günde bir kez karnını doyururdu. Her gece içinden Babam gibi olmayacağım deyip durdu. On yıl içinde zekası, hırsı ve acımasızlığıyla bir inşaat şirketi kurdu. Beş yılda Bahçelievlerde ofis açtı, üç minibüs kiraladı, üçüncü yılda krediyle alınan lüks bir apartman dairesinde oturuyordu.
Dışardan bakan için Burak Arslan başarılı bir iş adamıydı. İçiyse borçla örülmüş, her an yıkılacak bir karton köşkü… Her atladığı basamakla, geçmişindeki çıplak ayaklı çocuğu daha da gömmüş, unutmayı sevmişti. İlk yıl annesini bir kez aradı: İyiyim anne, çalışıyorum. Emine hanım ağlamıştı sevinçten. Sonra görüşmeler azaldı, soğudu, üçüncü yıl hiç aramadı.
Ama Emine yılmadı; her pazar akşamı imam İsmail hocanın telefonundan oğlunu aradı. Telefon üç-beş kez çalınca yine telesekretere düşerdi. Kadıncağız hep aynı mesajı bırakırdı: Oğlum ben annenim, iyi misin meraktayım. Beni unutma, bekliyorum, seni çok seviyorum. Burak o sırada lüks restoranlarda pahalı yemekler yiyor, mesajı dinlemeden siliyordu.
İsmail Bey ise, eli titrek mektupları Burak’ın ofisine postalar, asla dert yanmaz, yalnızca kasabadaki havayı, mezarlığın gölgesini anlatır, Buradayız oğlum, hayat devam ediyor diye yazardı. Burak ise her gelen zarfı açmadan çöpe atar, hiç okumazdı. Yıllarca hiç cevap vermediği bu mektuplar, dualarla yanan mumlar… 8 yıl boyunca Emine hanım, her gece yatağının başındaki duvarın önünde bir mum yakıp oğlunun dönmesi için dua etti.
O bekledi ama bir gün artık beklemesi gerekmeyecekti. Hastalık habersiz geldi; köylerde olduğu gibi bir gün aniden. Önce yorgunluk sandı, sonra öksürük başladı, göğsü sıkıştı. En yakın kasaba kliniğine zorla götürdüler. Doktor, Ciğerler iflas etmiş, acil tedavi lazım ve zaman yok, dedi. Oysa köyde ilaç, umut ve zaman yoktu.
Ayşe köydeki işini bırakıp her gün sabah ezanıyla Emine Hanımın evine geldi, yemeğini yaptı, banyosuna yardım etti, sıcak kompresler koydu göğsüne, geceleri başında nöbet tuttu. İki çocuk annesi Ayşe kendi evini bırakıp Şimdi Doğu’lu annemizin bana ihtiyacı var, derdi çocuklarına. Onlar da hiç şikayet etmeden kabul ederdi.
En zoru akşamlardı. Emine hanım pencere kenarında, toprak yola bakardı. Her gün aynı soru: Ayşe, belki bugün Burak gelir mi? Her gün aynı beyaz yalan: Belki gelir, Emine Hanım, olur ya İsmail Bey sessizliğine gömülürdü. Elinden geleni yapar, su taşır, odun keser, kasabaya ilaç almaya giderdi. Ama gözlerinde bambaşka bir kırıklık vardı; karısının ölmekte olduğunu ve oğlunun bunu bilmediğini ya da umrunda olmadığını bilmekten…
İsmail hoca, Emine’nin yapamadığını yapmaya çalıştı; Burakı üç kez aradı. İlki cevapsız, ikincide asistan, Beyefendi toplantıda, dedi, üçüncüde Burak açtı: İsmail Hoca ben, annen çok hasta oğlum, lütfen… Tam o anda küstahça sözünü kesti Burak: Hocam, saygım var ama orasıyla alakam kalmadı. Para lazımsa başkasını bulun! deyip kapattı.
Cümle tamamlandığında, İsmail hoca telefona bakakaldı ve kırk yıllık hocalığında ilk defa içinden beddua etmek geldi… Emine hanım, Aralık ayında iyice ağırlaştı. Dağ havası kemiklerine işledi, öksürük sabaha kadar hiç kesilmedi. Ayşe hep başında nöbet tuttu, sırtına örtüsünü sardı, her nefes arası dua etti. Bir gece, Emine hanım ellerini Ayşe’ninkine bıraktı:
Sen benim oğlum gidince Allahın bana bahşettiği kız oldun. Ayşe cevap veremedi, sadece elini sımsıkı tuttu, çaresizce gözyaşı döktü. Son gecesi, Emine başucunda eski bir çocuk fotoğrafını istedi. Altı yaşındaki Burak, dişleri yamru yumru, çamur içinde, ilkel bir sevgiyle gülümsüyor. Fotoğrafı göğsüne bastı; ellerini üzerinde birleştirip son nefesinde Oğlum diye fısıldadı.
Ayşe gözlerini kapattı, başörtüsünü düzeltti, resmini ellerinin arasına koydu, imamı bulmak için karanlıkta köy yoluna yürüyerek gözyaşıyla sessizce gitti. Çünkü gerçek acı, başkalarının uykusunu bölmezdi.
Emine hanım oğlunu beklerken öldü, oğlu ise annesinin tanımayacağı derecede başka biri olmuştu. Cenazesi de hayatı gibi sade geçti: Sami ustanın elleriyle yaptığı tabut, çocukların topladığı dağ çiçekleri, imam İsmail hocanın buruk duası, köydeki herkes orada; yalnızca Burak yoktu.
İsmail Bey tören boyunca sessizce dimdik durdu, hiç gözyaşı dökmedi. Tabut toprağa inince, delik gözlerine başka kimsenin göremediği bir boşlukla baktı. Ayşe yanına yaklaşınca, elini hafifçe omzuna koydu.
Evde beklerim, yemeğiniz hazır, dedi Ayşe. Biraz daha kalacağım, dedi İsmail Bey ve güneş batana kadar, yıldızlar çıkana dek mezarda bekledi.
Gece eve döndü, Emine’nin hep oturduğu sandalyeye oturdu. O sandalyede sadece dua, nakış ve umut vardı. O gece sandalyeden bir daha kalkmadı.
Ayşe ertesi sabah yemek getirdi; sofrayı olduğu gibi buldu. İkinci gün çorba getirdi, yine sandalyede, eski düğün fotoğrafıyla birlikte buldu onu. Yemelisiniz, diye yalvardı Ayşe. İsmail Bey; Ben bu ömürde yiyeceğimi yedim, kızım, dedi.
Üçüncü gün, kapıyı çaldı, açan yoktu. İçeri girdiğinde; elinde düğün fotoğrafıyla, gözleri kapalı, yüzünde tarifsiz bir huzurla hayatını kaybetmişti. Kasaba doktoru kalp dedi, Zamanı gelmişti, şaşılacak bir şey yok. Fakat köyün gerçeği başkaydı. O, eşinden sonra kalmamak için öldü…
Ve İsmail hoca, İsmail Beyin yastığının altına bırakılan zarfı buldu: Avukat Derya Yıldırıma verilecek, zamanı geldiğinde, diye titrek harflerle… İmam hemen sakristiaya koydu, Derya’yı ve Burak’ı aradı, son bir mesaj bıraktı: Annenle baban vefat ettiler. Cenaze cuma günü.
Burak mesajı, Ankaradaki rezidansında kravatını takarken dinledi. Bir an durdu, sonra gömleğinin yakasını düzeltti, saatini taktı ve hiçbir şey olmamış gibi işine devam etti. Yalnız miras kelimesi, aklında kıpkırmızı yanmaya başlamıştı.
Köye zırhlı siyah bir minibüs kiralayıp geldi. Dönmeyi göze almadı kendi arabasıyla: “Benim arabayı buranın yolları bozar!” demişti asistanına. Lüks Oxford takım elbisesi ve yeni aldığı İtalyan ayakkabıları toza bulandı daha mezarlığa üç adım atmadan.
Kabristan, köyün dışında, çorak bir arazide, açılmış toprakta yanyana iki tahta tabut, vadide kır çiçekleri, tüten mumlar ve kırk civarı köylü… Burak selam bile vermeden tabutlara yaklaştı, gözlüklerini dramatik bir hareketle çıkardı, herkesin yüzüne bakmasını ister gibi.
Tahta tabutlara, yol kenarı çiçeklere, market mumu kokularına baktı, kuru sert bir kahkaha attı: Şaşırtıcı değil, hep olduğu gibi, hiçbir şeyleri yokmuş. Kadınlar dua etti, yaşlılar yere tükürdü, diğerleri ise sessizce başını çevirdi. Burak tabutlara vurdu, sesi duyurmak ister gibi: Hiçbir yere vernik bile sürmemişsiniz! En uygununu ancak bu mu bulabildiniz?
Sami Usta öne bir adım atacakken eşi kolundan tuttu: Bırak, diye fısıldadı, Allaha havale et! Burak hâlâ konuşuyordu. Yolun tozundan, sıcaklıktan, babasının giysisinin yamalarından, boşa gelip gittiğinden dem vurdu. Ve kahkaha attı, yalnız kaldıkça daha alaycı, iki kişilik hayatına son noktayı koyar gibi.
Kalabalığın arka köşesinde yaşlı bir kadın usulca mırıldandı: Emine Hanım her gece Allaha dua ederdi, oğlum gelsin diye; bakın kim geldi! Kadınlar başlarını salladı. Burak duymazdan geldi; tekrar gözlüğüne baktı, saatine dikildi, başka bir yere kaçabilir miyim der gibi.
Ama bugün 8 yıl geç kaldığını öğrenecekti. Dayanamayan Ayşe tabutun yanından kalktı, göz yaşlarını sildi ve Burakın karşısına dikildi. Ondan en az bir kafa kısa, elleri yorgun, gözleri mor ama sapasağlam bir şekilde konuştu:
Bitti mi Burak? Yeter mi… Dalga geçtiğine doyabildin mi? Burak küçümseyerek baktı: Sen kimsin? Ben annenin gözlerini kapatan, babana son lokmasını yediren, gece gündüz burada olan kişiyim. Sen ise o lüks ofisinde, takım elbisenle kendini önemli sanarken biz burada nefes nefese, başında dua ileydik. Anan son nefesinde adını sayıklayarak öldü. Baban resmini ellerinde sımsıkı tutarak öldü. Sen ise burada onların tabutuyla dalga geçiyorsun.
Öyle bir sessizlik hakim oldu ki, rüzgar bile durdu. Burak cevap vermeye hazırlanırken içinden bir şeyler geçti, belki utanç, belki pişmanlık, ama hemen bastırdı. Hanımefendi ben kavga etmeye gelmedim, işimi çözüp döneceğim, deyip geri çekildi. Cenazeye tek sebeple gelmişti: miras.
O sırada, vakti bekleyen kader gibi, siyah sade araba yolun kenarına yanaştı. Derya Yıldırım arabadan, elinde zarfla indi. Takım elbisesiyle ciddi adımlarla imam İsmail hocaya yaklaştı, baş başa fısıldadı, ardından topluluğa döndü.
Ben Derya Yıldırım, İsmail Arslanın hukuki vekiliyim. Vasiyeti, burada, ailesinin önünde okunacak, dedi. Burak kollarını çaprazladı, sırıttı. Varlık, vasiyet… Demek ki bir miktar birikmişi var. Belki bir arazi, belki birkaç bin lirası, diyor hesabını yapıyor.
Derya çantasını açtı ve noterden onaylı belgeyi okumaya başladı: Ben İsmail Arslan, tam saludayım, son arzum şudur: Sahibi olduğum 460 dönüm tarım arazisi, kasaba merkezinde üç daire, bankalarda toplam 7 milyon 200 bin Türk lirası ve tüm yatırımlarım… Burakın yüzü düştü, gülümsemesi dondu. Yıllarca fakirliğini aşağılayıp, yama üstü yama diye aşağıladığı adamın 7 milyon TLsi!
O parayla tüm inşaat borçlarını ödeyip, dairesini kurtarabileceğini hayal etti. Tek varisi olarak bana… diye mırıldandı ama…
Derya devam etti: Tüm mal varlığım, tek kuruş haricinde, bana hayatı öğreten ve yetiştiren Sevgi Yurduna, köyümüzün yetimhanesine bağışlanacaktır. Bu karar noterden onaylı ve kesinlikle değiştirilemezdir. Burakın gülümsemesi anbean sönüp, yüzünde tarifsiz bir boşluk bıraktı.
Sadece benim çocuğuyum ben… diye kekeledi. Derya: Babanız, bunu iyi biliyordu. Ayrıca size özel yazdığı bir mektup var. Burada mı okuyayım, özelde mi? dedi. Burak zarfa baktı, köydeki bakışları hissetti ve zor yutkunup: Burada… dedi.
Derya, zarftan titrek el yazısıyla yazılmış bir okul defteri sayfası çıkardı:
Burak, oğlum… Eğer bu mektubu dinliyorsan, artık veda zamanı gelmiş demektir. Annen benden önce gitti; ben onsuz kalmayı bilmiyordum. Seni büyütürken hep en doğrusunu yapmaya çalıştım. Ama sana hiç anlatmadığım bir şey var: Ben aslında bu köyde doğmadım. Kapısından içeri bırakılmış isimsiz bir yetimim. Beni yetimhanede büyüten kadın bana İsmail dedi, Arslanı ise dosyadan aldılar…
O yurtta insanı insan yapan şeyin para değil, yürek olduğunu öğrendim. Kendimi bildim bileli, paramı harcamadım; çünkü asıl amacımdan sapmak istemedim. Sen her istediğini istediğinde ‘yok’ dediğimde yalan söylemiyordum; çünkü o para çoktan başkasının hakkıydı. Çocukluğumun karanlığından kalan bir borcu teslim etmek üzere yıllarca biriktirdim.
Belki yanlış yaptım; seni utandırdım, belki yalnız bıraktım. Ama sevgimi, emeğimi, sana göstermek istemiştim. Sen ise bana sessizliğinle duvar oldun. O nedenle tüm paramı ve emeklerimi bana hayatı öğreten, kimsesiz zanneden çocuklara bırakıyorum. Sevgiye, ekmeğe, dokunuşa muhtaç çocuklara… Sana kırgın değilim oğlum, sadece üzgünüm. Çünkü seni ilk kucağıma aldığım günden, son nefesime kadar seni hep sevdim. Ama sevgi sadece sözle değil, yanında durmayla, bir de hissettirmeyle olur. Sen yanında olmadın…
Baban, İsmail Arslan.
Derya mektubu Buraka uzattı. Burak elleri titreyerek aldı, yerinden hiç başını kaldırmadan… Çevrede herkes ağlıyordu. Yıllardır ağlamayan köylü amcalar ellerini gözlerine sildi. Ayşe bir komşusuna sarıldı, imam başını eğdi, dudaklarıyla dua mırıldandı. Burak ise iki tabutun arasında, toprakta, lüks takım elbisesiyle, hayatında edindiği her şeyin aslını yeni öğrenmiş bir adam olarak öylece kaldı.
Köy halkı yavaş yavaş ayrıldı. Tabutun başında son çiçek, son dokunuş bırakıldı. Ayşe en son yanına geldi, gözünü ona dikti: Umarım bir gün kaybetmeden, elindekinin kıymetini anlamayı öğrenirsin, dedi ve arkasını dönüp başörtüsüne sarılarak yürüdü.
Burak mezarlıkta yalnız kaldı… Zarf elinde, tabutlarla baş başa, Anadolunun rüzgarı suratında, toz gözlerinde… En azından kendine öyle diyordu, gözlerinin ardında yanmaya başlayan acıyı başka türlü açıklayamıyordu.
Toprağa çöktü, annesinin kabrinin başına, gri elbisesi toz içinde, ayakkabıları çamurlu… O sırada telefon çaldı; bankanın kredi uzmanı arıyordu: Arslan İnşaatın kredisini yapılandırmak için birkaç aydır sizi arıyoruz, ödemeler ciddi gecikti dedi. Burak kapattı. Ardından bir başka numara; minibüs şirketi. Sonra apartman yöneticisi. Her telefon, yıkılmakta olan bir duvar daha…
Şirket batakta, lüks dairenin kredisi altı aydır ödenmiyor, minibüsler kiralık, takım elbiseler sadece imaja hizmet… Her şey yalan, sadece gösteriş. Babasının suskunluğunun ardında milyonlarca liralık miras ve kırık bir kalp varken, kendi yalanının ardında hiçbir şey yoktu…
Telefonunu kapattı, yerden çamur bulaşmış anahtarları elinden sallayıp toprağa fırlattı. Sessizliğin içinde arkasında ayak sesleri duydu. İmam yanı başına oturdu, cübbesini toprağa bulamayı umursamadan. Hiç konuşmadı, sadece insana yaraşır bir şekilde diz çöktü ve Burak’a başını çevirmeden bir fotoğraf uzattı: Baban sana bunu bırakmamı istedi. Sadece bu.
Burak, titreyen ellerle aldı. Altı yaşında, yüzünde en saf gülümseme, eski büyük tişört içinde, çıplak ayak, arkasında hep açık duran eski tahta kapı ve kapının önünde annesi ve babası Elleriyle un karıştıran bir anne, şapkası yamuk bir baba; dünyadaki en değerli şeylerine bakıyorlar: oğulları…
Burak fotoğrafı göğsüne bastı, ikiye katlandı ve oracıkta -mezarlığın kupkuru toprağında, iki çam tabutun arasında- yıllarca ağlamak nedir bilmeyen Burak Arslan, yıllar sonra ilk defa sarsılarak ağladı. Bugüne kadar cevaplamadığı aramalar, açmadığı mektuplar, dinlemeden sildiği sesli mesajlar, bir bezin içinde getirdiği kahvaltılar; okul gezisi için istediği 300 lira, annesinin eliyle işlediği mendil, annesinin ciğerlerini ezen öksürük, boş kalan sandalyede ölüme terk ettiği babası Her şeye…
Ve Kapadokya’nın rüzgarı esmeye, çiçeklerin tozunu, kuru kahkahaların yankısını savurmaya devam etti. Çünkü Burak Arslan bütün ömrünü zengin olmaya adamış ve ancak her şeyini kaybedince gerçek zenginliğin ne olduğunu anlamıştı…




