Henüz on sekiz yaşındayken, üç çocuklu dul bir adama gelin olarak verildi. Herkes onun gençliğinin ve hayallerinin burada sona erdiğini düşündü…

Henüz on sekizinde, onu üç çocuklu dul bir adama verdiler. Herkes gençliği burada bitti sandı hayalleriyle birlikte.

Henüz on sekizinde, onu üç çocuklu bir dul ile evlendirdiler.
Köyde herkes, Haticenin artık gençliğinin ve umutlarının toprağa gömüldüğüne emindi.
Ama zaman gösterdi ki, bu bir son değilmiş bir mucizenin başlangıcıymış.

1878 kışında, Sivasın dağ köylerinden birinde, Hatice Yıldızı üç çocuklu dul bir adama emanet ettiler.
O yıllarda, dağ köylerinde, hiçbir karar kadının gönlünden geçmezdi
ihtiyaç neyi gerektiriyorsa o olurdu.

Bozkırdan gelen rüzgâr çam ağaçlarını sarsıyor, uğultusuyla geçmişin acılarını taşıyordu.
Kar, köy yollarını kapatmış, izleri silmişti
sanki alın yazılarını da silmek ister gibi.

Hatice, amcası Osmanın evinin önünde, annesinin eski şalına sarılmış, öylece duruyordu.
Ağlamıyordu.
Annesi altı yıl önce öldüğünden beri, gözyaşının kağnı tekerini döndürmediğini iyi biliyordu.

İçeride, odun sobasının başında iş konuşuluyordu.

Hiç el değmemiştir, dedi Osman amca, gözünü kaçırmadan.
Sağlamdır. Çalışkandır. Güçlüdür.

Karşısında oturan adamın elleri nasırlıydı, sesi yorgun.
Rıza Çelik, otuz altı yaşında, üç yıldır dul.
Ona bakan gözleri acımasız değil,
yalnızca yılgındı.

Masaya bir kese altın lira ile bir koyun tapusu bırakıldı.

Hesabımız kalmadı.

Hatice itiraz etmedi.
O devirde kadınlara kimse ne düşünüyorsun? diye sormazdı,
onlar yalnızca aktarılırdı.

Kağnıya binerken ardına bile bakmadı.
Kar izlerini hızla kapattı, dünya onu kaybettikçe kaybetti.

Sivasın eteklerindeki Meşealtı Çiftliği, beyazın ortasında kaybolmuş gibiydi.
Evin yüzü zamana direnir gibi, yorgun ama onurluydu.
Ahırda hâlâ ilk eş, merhume Emine Hanımın düzenlediği aletler asılıydı.

Çocuklar kapı aralığından onu izledi.

Üç yaşındaki Asuman, abisi Yunusun arkasına saklanmış.
Büyük olan, dokuz yaşındaki Mustafa, kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözleri çoktan büyümüş bir çocuğunki gibi soğuktu.

İyi akşamlar, dedi Hatice sessizce.

Mustafa arkasını döndü.

Yeni hayatı böyle başladı.

İlk günler, başarısızlık koleksiyonu gibiydi.
Soba bir türlü yanmıyor. Sacda ekmek yanıyor. Kuyudan çekilen buz gibi su ellerini yakıyordu.
Asumanın saçını örmeyi, Yunusun gece ağlayışını dindirmeyi bilmiyordu.

Ama pes etmedi.

Ve Rıza hep izliyordu.

Ne bağırdı, ne aferin dedi.
Fakat her sabah, sobanın yanında bir not duruyordu:

Meşe odunu kullan. Daha uzun yanar.

Yunus, fasulye sevmiyor, kabak daha iyi.

Ve bir sabah, çatlamış bir tabağın altına sıkıştırılmış:

Mükemmel yapmak zorunda değilsin. Yeter ki vazgeçme.

O cümleler ateşten daha çok ısıttı onu.

Geceleri Hatice bulaşıkları yıkamadan yatsa, sabahleyin hepsi temiz olurdu.
Odun unutulursa, bir bakardı yığılıvermiş.
Bunlar hiç konuşulmazdı.

Sessizce buzlar çözülüyordu.

Hastalık köy yerinde felaket gibi, ansızın geldi.

Asuman yemeden içmeden kesildi, ateşler içinde yatıyordu, rüyasında anne diye sayıklıyordu.

Hatice tereddüt etmedi. Nane çayı demledi, havlu değişti, kıza sarılarak kendi sıcaklığını verdi. Üç gece uykusuz, üç gece duasını kendi uydurdu.

Üçüncü geceleyin, Rıza kapının dışında bekledi. Oda, bir zamanlar Emineye ait olan odanın penceresinden baktı sadece.

Hatice kızcağıza ninni söylerken Rıza kendi gözlerini yere indirdi.
Sabah olduğunda Asuman fısıldadı:

Teşekkürler anne Hatice.

Bu bir laf değil, bir depremdi.

Günler sonra Hatice, arka bahçede Eminenin kabrine rastladı.
Onunla yarışmadı. Hatırasına sahip çıktı.

Mevsimlik çiçekler koydu, fısıldadı:
Yerini almak için gelmedim. Sadece çocukların bir daha öksüz kalmasın.

O gece, Mustafa usulca sordu:
Adını doğru yazdın mı?

Yazdım.

Çocuk başını salladı.
Bu hâl tam sevgi değildi belki,
ama artık reddediş hissetmiyordu.

Fakat acı, iz bırakmadan gitmez.

Bir akşam, Hatice samanlıkta bir konuşmaya denk geldi.

İtiraf edeyim, dedi Rıza, onu ihtiyaçtan aldım. Evi çoluk çocuğu çekip çevirecek birine muhtaçtım. Hepsi bu.

İncindiği ağır küfür gibi değildi, ama gerçeğin tokadı da şaka gibi gelmez.

Kendini kadın değil,
bir eşya gibi hissetti.

Madem öylesi, hiç önemi yoktu.

Haticenin tek istediği şey, önemsenmekti.

O gece masada bir not bıraktı:

Eğer ben gölgeysem, bırak ilkbahar gelmeden gideyim.

Paltosuna büründü, sessizce çıktı.
Soğuk ayak bileklerini titretti.
Kar adamın adım izlerini gıcırdattı.
Arkasına bakmadı.

Rıza, notu bulduğunda içindeki bir yer kırıldı.

Hiç düşünmeden at bindi.
Rüzgârda neredeyse silinmiş ayak izlerini takip etti.
Donmuş derenin yanında, minicik ve titrek, dünyanın yükünü taşıyan Haticeyi buldu.

Yanına çöktü.

Sevmeyi pek beceremem, dedi Emine ölünce kalbimi kapadım. Sessizliğin daha doğru olduğunu sandım.
Ama seninle anladım ki, sessizlik de acıtır.

Hatice, gözlerinin içine, incinmiş gururuyla baktı.

Sevmeni istemedim. Yalnızca önemsemendi.

Rızanın yanağından bir damla gözyaşı karın üstüne düştü.

Sandığından fazla kıymetlisin.

Ne büyük bir itiraf,
ne şiir gibi bir cümleydi.
Ama dürüsttü.

Beraber döndüler eve.

Ama affetmek bazen hikâyenin sonu değil,
en zoru.

Çünkü hayat bazen karın yıkamadığını temizlemeye kalkar.

Ve Meşealtında bahar geldiğinde,
kimse olacaklara hazır değildi.

*

Bahar, bozkırı baştan yazdı.
Yeşil sürgünler, kışın sustuğu yeri deldi.

Ama her doğum sancısız olmaz.

Rıza, Haticeyi Eminenin mezarının başına götürdü. Çam reçinesi ve toprak kokuyordu. O an, suçluluk yoktu. Sadece hatıra vardı.

Cebinden eski, inci taneli bir kolye çıkardı. Şatafatı yoktu, değeri tarihten geliyordu.

Annemindi, dedi, sesi ilk kez bu kadar kırılgan, Eminenin vasiyeti de, bu evde çocuklarımızı büyütecek kadında kalmasıydı.

Zaman bile nefesini tutmuştu.

Kolyesi Haticenin boynuna takılırken elleri titredi. Bu romantik değildi,
teslimiyetti.

Şimdi seni görebiliyorum.

Gölge gibi değil.
Yerini dolduran değil.
Borç öder gibi değil

Gerçekten görebiliyordu.

O an, Hatice de kendisinden izin istemeyi bıraktı var olmak için.

Ve darbenin büyüğü ansızın geldi.

Nisan fırtınası Meşealtını hırpaladı. Camları, rüzgâr kökten sökecek gibi titretti.

Mustafa, kimsecikler engel olamadan, hayvanlara bakmak için dışarı fırladı.

Bir kayıp, bir çığlık,
sonra bir çocuk yere çakıldı.

Kan.
Ve ardından ölüm sessizliği.

O sessizlik ki, sadece sükût değil,
nefesin yokluğu.

Hatice, çocuğun kırmızıya bulanan şakağını görünce, ciğerinin yarısı orada kaldı.

Mustafa! Sesi artık güçlü değildi. Korkunun çırılçıplak hâliydi.

Hemen Sivas merkeze, köy doktoruna koştular. Doktorun sesi fısıltıydı, sanki fazla ses alın yazısını bozar gibi.

Bekleyeceğiz.

Beklemek.
Dünyanın en acımasız fiili.

Hatice çocuğun başucundan ayrılmadı. Yemek de yemedi, uyumadı da. Güzel dua bilmiyordu; belki de bu yüzden avazı çıktığı kadar yüreğiyle yalvardı.

Çocuğa masallar anlattı.
Sıcak ekmeğin, atlara binilen sabahların sözünü verdi.

Sakın bırakma şimdi, dedi, başını çocuğun soğuk eline dayamış Daha yeni yeni aile olmayı öğreniyoruz beni bu işte tek başıma bırakma.

Rıza kapıdan bakıyordu; büyük adamı çelimsiz kılan gerçek korkusuydu. Oğlunu kurtaramıyordu, ilk kez gördü ki kendi de kurtarılamaz.

O anlarda,
parmak kıpırdadı.

Titrek bir göz, zorlukla açıldı.

Mustafa, ince ve çatlak sesiyle sordu:

Benim için ağladın mı anne?

O kelime,
şimşek gibi düştü.

Anne.

Ne Hatice.
Ne hanım.

Anne.

Bir duvar yıkıldı.
Ama kırılan, kalp değildi.

Son bariyerdi.

Hatice de tutamadı, hüngür hüngür ağladı. Saklanmadan.
Kapıdan Rıza da.

O an anladılar ki, bu evde sevgi yedek oyuncu olarak gelmemiş.
Başlı başına kurtuluşmuş.

Birkaç hafta sonra nikâh kıydılar.

Ne şehirde pahalı gelinlik, ne davullu zurnalı düğün.
Bir meşenin altında, köy imamının duasıyla sade bir tören.
Köyün papazı bile ikinci şans duaları ekledi.

Asuman, bahçeden kendi topladığı çiçekleri taşıdı.
Yunus yüzükleri düşürmüyordu ama heyecandan kıpkırmızıydı.
Mustafa, Haticenin elini sımsıkı tuttu. Elde ne varsa kopmamak içinmiş gibi.

Çok güzelsin anne.

Bu kez kimsenin şüphesi kalmadı.

Rüzgâr bile, uzun, zorlu kışlardan sonra o gün hafif esiyordu. Gökyüzü bile huzura kavuşmuştu sanki.

Ama son sayfa hâlâ yazılmamıştı.

Haftalar sonra, Osman Amca tozlu yolda beliriverdi. Daha kambur, daha yaşlı, Haticenin hatırladığından da küçülmüş.

Suç, insana yaştan önce çöker.

Seni inek gibi sattım dedi, lafı kıvırmadan Doğrusunun bu olduğuna inanmıştım. İstikbalin yoktu sanıyordum.

Hatice uzun uzun, gözlerinin içine baktı.

Nefret yoktu.
Sadece hafıza.

Seçme şansımı aldın, dedi sakinlikle. Ama ben, başıma gelene ne yapacağıma kendim karar verdim.

Ona hak vermedi.
Ama yükünü de sırtında taşımadı.

Çünkü affetmek,
silmek değil.
Aynı yaradan kanamayı bırakmak.

Osman Amca gözyaşlarıyla gitti, gelişinden daha hafifti.

Mayıs, ılık yağmurlar getirdi.
Ne fırtına,
ne yıkım.

Şifa.

O gün, bozkır yeşile boğulmuşken, Hatice elini Rızanın avucuna koyup yavaşça karnına götürdü.

Bir şey demedi.

Gerek yoktu.

O an, Rıza anladı.

Gözleri sadece mutluluk değil, şükürle doldu.

Bir iyi kadın kaybettim, fısıldadı. Allah bana bir tane daha nasip etti. Yerini almak için değil.
Bizi kurtarmak için.

Ona, hem kutsal hem kırılgan olanı tutar gibi sarıldı.

Ve o Sivas köyünde, gençliğinde trampa malı olarak teslim edilen bir kadın
gölge sanılırken

Kışı kazandı.

Çünkü dünyayı şaşırtan şey bazen iki kişinin buluşması değil de

İhanetten, korkudan, kayıptan sonra
Kalıp,
beraber kurmalarıdır.

Yeniden.
Ve birlikte.

Rate article
Lifequest
Henüz on sekiz yaşındayken, üç çocuklu dul bir adama gelin olarak verildi. Herkes onun gençliğinin ve hayallerinin burada sona erdiğini düşündü…