Düğünüme on dört gün kala, ailem yemek masasında gözyaşlarına boğuldu. Nişanlımın önünde, babam beni gizli bir çocuğum olmakla suçladı.

Düğünüme on dört gün kala, ailemiz mutfak masasının etrafında gözyaşlarına boğuldu. Nişanlımın önünde, babam beni gizli bir çocuğum olmakla suçladı. Ne sessizce söyledi, ne de gizli bir şekilde. Kendi evimizin salonunda, sıradan geçmesi gereken bir aile yemeğinde ortaya attı bu iddiayı. Gelinliğim halen odamın dolabında, beyaz kılıfıyla duruyordu; davetiyelerin hepsi gönderilmişti bile. Annem, kardeşim Kaan, nişanlım Barış ve ben masadaydık. Benim çatal elimde havada asılı kalmış, babamın suçlayıcı bakışları arasında neye uğradığımı şaşırmıştım.

Sor ona şu çocuğu! dedi babam, yüzü kıpkırmızı olmuş, elleri sinirden titriyordu. Sor gizlediği çocuğu anlatsın sana!

Barış yavaşça bana döndü. Hiçbir şey söylemedi. O suskunluk, her türlü hakaretten daha fazla acıttı canımı.

Baba, ne diyorsun sen? dedim.

Babam ceketinin cebinden buruşturulmuş bir zarf çıkardı, masanın üstüne fırlattı. İçinden üç tane baskı fotoğraf düştü. Birinde ben, İzmirde bir kafeteryanın önünde, yaklaşık altı yaşlarında sarı saçlı bir oğlanla sarmaş dolaştım. Diğerinde, ona atkı takmaya çalışırken görünüyordum. Sonuncusunda, çocuk yanağımdan öpüyordu.

Annem ağlamaya başladı, Kaan gözlerini kaçırdı. Barış da bir fotoğrafı eline aldı. Yüzündeki ifade değişti. Henüz öfke yoktu. Şüphe vardı, daha fena bir şey.

Bunlar bu sabah elime geçti dedi babam. Not da vardı yanında: Kızınız başka bir adamın hayatını mahvetmeden önce, ona Tunayı sorun.

Ayaklarım yerden kesilmiş gibiydi.

O çocuk benim oğlum değil, dedim.

Babam acı bir kahkaha attı.

Her daim iyi bahaneler bulursun, Derya.

Barış, elindeki fotoğrafı masaya bıraktı. Telefonunu çıkarıp ekranı bana döndürdü. Görsel bir Instagram sayfasına aitti, korumalı hesap. Aynı çocuk bir parkta oturmuştu. Altında Sonunda annemle yazıyordu.

Barış gözlerini kaldırdı.

Derya, dedi çatlak bir sesle, sadece şunu bilmek istiyorum.

Telefonu babama göstererek sordu:

Bu çocuk mu?

Babam fotoğrafa baktı, kaşlarını çattı ve ilk defa kendinden emin değildi.

Evet dedi. O.

Barış sonraki fotoğrafa kaydırdı.

O fotoğrafta ben yoktum.

Kaan vardı; aynı çocukla kucaklaşırken. Altında Babam geri döndü yazıyordu.

Salon bir anda sessizliğe gömüldü.

Ve annem işte o an hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Kimse bir süre kımıldamadı. Ben Kaana baktım; başını kaldırmasını, bunun bir yanlış anlama olduğunu açıklamasını bekledim. O ise gözünü tabağına dikmiş, çenesi kilitlenmiş, elleri yumruk olmuştu.

İlk tepkiyi babam verdi.

Bu ne demek oluyor?

Kaan yutkundu. Başını kaldırdığında en az on yaş yaşlanmış gibiydi.

Tuna benim oğlum, dedi usulca.

Annemden öyle derin bir feryat geldi ki yüreğim dağlandı. Barış öylece kalakaldı, telefon hâlâ elindeydi. Ben ise bir anda öfke, rahatlama ve korkuyu bir arada hissettim. Öfke, çünkü babam beni nişanlımın önünde suçlamıştı. Rahatlama, çünkü yalanlar çöküyordu. Korku ise, eğer Tuna Kaanın oğluyduysa, birisi beni buna alet ediyordu.

Senin oğlun mu? diye tekrarladı babam. Ne zamandan beri?

Yedi yıl oluyor, dedi Kaan.

Salon daraldı sanki.

Kaan anlatmaya başladı. Yirmi üç yaşındayken, Ankarada, kısa süreliğine şehirde bulunan İngiliz Olga adında bir kızla ilişkisi olmuş. Kız, bir dönemliğine orada öğretmenlik yapıyormuş. İlişki bittikten sonra Olga ülkesine dönmüş. Haftalar sonra Kaana hamile olduğunu yazarak ulaşmış.

Hazır değildim, dedi Kaan. Korktum. Baba olamam, param yok, hayatıma yeni başlamışım dedim. Sonra da cevap vermemeye başladım.

Babam sandalyesini öyle hızlı itti ki sandalye duvara çarptı.

Korkak! diye bağırdı.

Kaan cevap vermedi.

Yıllarca Olga bir daha aramamış ya da öyle söyledi. Fakat beş ay önce, bir avukat, Kaana Samsundan arayıp bildiriyor: Olga, İstanbula yakın bir yerde kazada hayatını kaybetmiş. Tuna ise, altı yaşındayken, annesinin bir arkadaşında kalmış. Bir kutunun içinde saklanan mektuplar, fotoğraflar ve Kaanın tam ismi.

Gidip gördüm, dedi kardeşim. Ne yapacağımı bilemedim. Size nasıl açıklayacağımı, terk ettiğim oğlum olduğunu söylemeyi bilmedim.

O an İzmirdeki o günü hatırladım. Kaan, yanında olmamı istemişti, hassas bir mesele diyip detay vermemişti. Tuna bana öyle çekingen yaklaşmıştı ki… O kocaman açık renkli gözleriyle sanki hem annesini hem babasını birden izliyordu. Ona sarıldım, çünkü titriyordu. Atkısını düzeltmiştim, hava soğuktu. Vedalaşırken alnından öpmüştüm çünkü ağlamaya başlamıştı.

Bütün bu kareler, fotoğraflarda sadece bir an, bir silah olarak yansımıştı.

Neden bana söylemedin? dedim Kaana, sesim öfkeyle doluydu. Siper olarak kullandın beni! Oraya götürdün, Tunaya yakınlaştırdın, sonra yine kayboldun.

Kaybolmadım ama her şeyi bilmiyorsun, dedi usulca.

Kaan bana ilk defa başını kaldırıp baktı o anda.

Gözlerinde yalnızca suçluluk yoktu.

Korku gördüm.

Eski. Yıpranmış. Aylarca tek başına taşımak zorunda kaldığı ağır bir korku.

Olga, kaza gününde ölmedi, dedi sonunda.

Babam kaşlarını çattı.

Ne?

Kaan derin nefes aldı, elleri hala titriyordu.

Avukat bana kazadan, hastaneden, her şeyden bahsetti. İstanbula gittiğimde Tuna, bir kadın olan Zeynepte kalıyordu. Zeynep bana Olganın kazadan iki gün sonra vefat ettiğini söyledi.

Barış hareket etmiyordu ama bakışı değişmişti. Artık bana kuşku yoktu, endişe vardı.

Peki bilmediğimiz ne var? dedi Barış.

Kaan yutkundu.

Olga bana bir mektup bırakmış.

Annem bir an ağlamayı kesti.

Ne yazıyordu?

Kaan gözlerini kapattı.

Eğer başına bir şey gelirse Zeynepe güvenmememi söylemiş.

Koltuk sessizliğe gömüldü.

Kollarımda ürperti hissettim.

Tunayı yine de Zeynepte mi bıraktın? diye sordum.

Çünkü ben gittiğimde Tuna benimle gelmek istemedi, dedi.

Babam acı bir kahkaha attı:

Tabii. Yedi yıl kayıptın, ne bekliyordun?

Kaan başını eğdi.

Biliyorum.

Sonra, sandalyesinin yanına bıraktığı çantadan mavi bir dosya çıkardı. Yavaşça masanın üstüne bıraktı.

Ama burada yazanlar daha kötü, dedi.

Annem kendini kollarına sarıldı.

Kaan ne olur

Kaan dosyayı açtı.

İçeride çıktı almış mesajlar, e-postalar ve banka dekontlarının görselleri vardı.

Barış bir sayfayı ilk alan oldu.

Yüzü değişti.

Bu nedir Allah aşkına?

Kaan neredeyse fısıldadı.

Biri Zeynepe, Tunayı benden uzak tutması için para ödemiş.

Babam masayı yumrukladı.

Kimmiş?

Kaan başını kaldırdı.

Ve çocukluğumdan bu yana ilk defa, gerçek anlamda çökmüş görünüyordu.

Bilmiyorum.

Bir başka sayfa çevirdi.

Her ay düzenli olarak İstanbul merkezli bir şirketten para yatırılmıştı.

Hepimizin bildiği bir şirketti bu.

Çünkü bizim soyadımızı taşıyordu.

Bir anda salonun havası çekildi.

Babam kağıtları sinirle aldı, okudu.

Ve yüzünün rengi yavaş yavaş soldu.

Bu mümkün olamaz

Ben de bir sayfa kaptım.

Gönderen ibaresinde şunlar yazıyordu:

**Demiral Ailesi Holdingleri**

Babamın şirketi.

Aile şirketimiz.

Kaan doğrudan bana döndü.

Bu evde birisi Tunadan daha önce haberdardı.

Annem hıçkıra hıçkıra bir ses çıkardı.

Babam başını elleriyle sarmaladı ve hayır demeye başladı.

Ben yapmadım bunu!

Ama kimse bunun onun işi olduğunu söylememişti bile.

Ve işte o anda, sükût gerçekten dayanılmaz oldu.

Barış ağır ağır herkesin yüzüne baktı.

En sonunda annemde durdu.

Annem hareketsizdi.

Çok fazla hareketsiz.

İçimde bir şey kırıldı o an.

Anne diye fısıldadım.

Gözleri anında yaşla doldu.

Babam ona doğru bir adım attı.

Elif

Annem konuşmadan önce ağlamaya başladı.

Sadece ailemizi korumak istemiştim.

Salon bir anda öfkeyle doldu.

NE? diye haykırdı babam.

Annem, ellerini ağzına kapatarak titredi.

Olga hamile kaldığında Kaan yirmi üç yaşındaydı, baban hastaydı. Şirketimiz batmanın eşiğindeydi. Böyle bir skandal bizi mahvederdi.

Kaan, sanki tokat yemiş gibi irkildi.

Sen biliyor muydun?

Annem gözyaşları içinde başını salladı.

Tuna doğmadan önce Olga yardım istedi benden. Yıllarca ona para gönderdim, dönmesin diye.

Midem bulandı.

Barış hâlâ bir şey demiyor, sadece izliyordu.

Bu daha da fena bir şeydi.

Olga öldüğünde Zeynep bana ulaştı önce dedi annem. Senin çocuğu tekrar aradığını söyledi. Buraya getirmek istediğini.

Babam anneme bakıyordu, otuz yıllık eşini ilk defa tanıyamamış gibiydi.

Kendi torununu saklamak için para mı verdin yani?

Annem gözyaşlarını tutamadı.

Sadece başka bir felaketi önlemek istemiştim!

Ve Kaan, annemi asıl bitiren şeyi o an söyledi.

Alçak.

Soğuk.

Affedilmez bir şey.

Tunayı gizlemekten başka gizlediğin olmadı, değil mi anne?

Annem başını ağır ağır kaldırdı.

Çok geçti.

Çünkü korkuyu yüzünde herkes gördü konuşmadan önce.

Hem de ilk ben anladım.

Bu yüzden beni hemen suçlamışlardı.

Bu yüzden fotoğraflar şimdi gelmişti.

Bu yüzden biri düğünümü mahvetmek istiyordu aslında.

Ama hedef ben değildim.

Bir tehdit mesajıydı; Kaana.

Ailenin sırlarını bilen birinden.

Kırık bir sesle sordum.

Fotoğrafları kim gönderdi anne?

Annem telaşla hayır diye başını salladı.

Derya, ben yapmadım

Ama Kaan, dosyadan bir fotoğraf daha çıkarmıştı bile.

Masaya bırakınca…

Kimsenin sesi çıkmadı.

Çünkü görüntüde annem vardı.

Üç hafta önce İstanbulda bir kafede, Zeynepin karşısında oturuyordu.

Rate article
Lifequest
Düğünüme on dört gün kala, ailem yemek masasında gözyaşlarına boğuldu. Nişanlımın önünde, babam beni gizli bir çocuğum olmakla suçladı.