Gerçek Bir Kadın
Nerdesin Zeynep?! Salatalıkları getir! Daha ne kadar bekleyeceğim seni?!
Eşim Erkanın sesi mutfaktan oldukça sinirli geliyordu ama benim işim vardı. Sol gözümü dikkatle, titizce yeni aldığım, fahiş fiyata satılan rimelle boyuyordum; arada fırçayı bırakıp aynada kendime hayranlıkla bakıyor, elde ettiğim etkiye şaşırıyordum. Makyajın, yeni eyelinerın ve arkadaşımdan duyduğum, Bu farı sürmeden cemiyete çıkılmaz! dediği farın etkisiyle sağ gözüm iki kat büyümüş, hatta biraz korkutucu olmuştu. Ama burada durmam hiç mümkün değildi.
Banyodaki suda bekleyen salatalıklara hiç vaktim yoktu.
Asıl sebep, geçen hafta Erkanın birden karar verip, yıl boyunca biriktirdiği gizli paraların olduğu banka kartını bana uzatarak cümlesi olmuştu:
Artık gerçek bir kadın olmanı istiyorum!
Zeynepin dili tutuldu. Böyle bir şey beklemiyordum. İlk aklıma gelen, bir güzel kavga çıkarmaktı! Yahu adam yıl boyunca para biriktirip, aileden saklamış! Demek ki bana maaşından tam ne kadar geldiğini söylemediği gibi, başka konularda da yalan söyledi. Şu konuda nasıl güvenebilirdim? Düşündükçe beynim zonkluyordu.
Ama ikinci fikir ağır bastı. Hiç söylenmeden mutfaktaki tabureye oturup soğuyan çorbayı unuttum.
Gerçek kadın olmak ne demekmiş?! dedim alaycı bir sesle.
Aklım başımdan gitmişti. Sonunda dağıtmak istediğim, kayınvalidemin birkaç gün önce hediye ettiği, yıllardır hayalini kurduğum o pahalı yemek takımı bile aklımdan uçtu. Tabaklara bakarken göz yaşlarımı tutamamış, kayınvalidem gülerek:
Ayy Zeynepcim! Ne alemsin! Senin için her şeyi yaparım ben, üzülme, yeter ki huzur içinde yaşayın! demişti.
Bir türlü neden böyle yaptığını anlamamıştım, sormak istemedim de. Bana, oğluna sıkıca sarılmış, torunlarını öpmüş ve köyüne dönmüştü. Kimseye fazla yük olmayı sevmezdi. İşi gücü evindeydi, inadından geri kalmazdı.
Ben de hiç itiraz etmezdim. Çocukları hafta sonu ona bırakır, yaramazlık etmesinler diye uğraşır, giderken gönlünü hoş tutacak bir şeyler götürürdüm.
Beni suçlayacak çok kişi vardı. Kendi akrabalarım bile överek konuşmazdı, başkasını ne bekleyeyim? Daha düğünden önce Erkan beni annesiyle tanıştırmaya götürdüğünde, saatlerce arabada oturup oğlumu uyandırmaya bile korkmuştum:
Ne olur hiç gitmeyelim! Ne konuşacağım ben ona? Ya beni istemezse? Sürer kapıdan! Kesin sürer! demiştim titreyerek.
Nerden çıkarıyorsun bunu? dedi Erkan şaşkınlıkla.
Oy, ben Oğuzu doğurduğumda, öz teyzem beni evden attı! Bizi rezil ettin! dedi. Senin annen kollarını mı açacak yani? Hem de çocukla? Çok safsın vallahi sen!
Peşin hüküm verme. Belki şaşırtacak seni…
Ama şaşırmak hiç istemiyordum. Fakat, gidecek yer de yoktu. Ev sahibi çağırmış, kaçacak hal yoktu; Nur topu gibi oğlumu kucaklayıp Erkanın peşine takıldım.
Fadime Hanım, Erkanın annesi, karşılamada öyle nötr davrandı ki… Her şeye dikkatle bakıp, sonra şöyle dedi:
Kucağına alayım mı? Yorulmuş yavru yolda…
Neden bilmem, oğlumu verdim. Oğlum mırıldanıp Fadime Hanımın boynuna sıkı sıkı sarıldı, o da masal gibi bir şeyler mırıldanıp çocuğu yatıştırdı. O gece, Oğuz hemen babaannne! demeyi öğrendi. Fadime Hanım da hiç itiraz etmedi. Böylelikle kalbimde taht kurdu.
Oğlumu 18 yaşında doğurmuştum. Kimin çocuğu olduğu bütün köyde konuşuluyordu. Mehmet Ali Arslan, Zeynep Yıldızı alacak mı, yoksa her kızı kandırdığı gibi onu da yüz üstü bırakacak mı? dedikoduları bitmiyordu. Mehmet Alinin kötü şöhretli olduğunu bilmeyen yoktu ama onu uzak tutmaya çalışıyordum.
Ama Mehmet Ali, şeytan gibi dilbazdı. Kimi öyle bir kandırırdı ki… Sözle olmasa zorlardı zaten. Kimse ses çıkarmazdı.
Bir tek ben susturamadım içimi.
Bir şehir ziyaretinde, akşamı bulmuş evime dönüyordum. Köy dolmuşu sadece komşu mahalleye kadar gitmişti, yürümek zorunda kalmıştım.
Mehmetin arabası yolda önüme çıktı:
Ne işin var bu saatte Zeynep? Bin ben götüreyim.
Gerek yok Mehmet, sağ ol! Yürürüm, alışığım! deyip uzaklaşmaya çalıştım ama artık çok geçmişti
Eve yırtık elbiseyle, göz yaşlarıyla döndüm. Annem uyusun diye sessizce banyoya girdim, bütün gece yıkanıp o adamın izini silmeye uğraştım, kendime kızıp hıçkıra hıçkıra ağladım. Annem kalp hastasıydı, tek yakınımdı. Doktor açıkça söylemişti: Sakın üzmeyin, riski büyük.
Annem hiçbir zaman başıma geleni öğrenmedi. Beş aylık hamileyken, bir gece huzur içinde uykudan uyanmadı. Yalnız kalmıştım. Gelen teyzem hemen kendini sıyırdı:
Beni unut! Kendi işini kendin gör! Ben sana niye yardım edeyim? Niye doğru düzgün polise başvurmadın? Şimdi kocan olurdu, çocuk da meşru! Artık beni karıştırma!
Gözyaşlarıyla hiçbir şey göremez halde, birkaç gün sonra başıma gelenleri tam kavrayınca, muhtara gitmeye karar verdim.
Zeynepcim, neden daha önce gelmedin? Ben ona gösteririm gününü! dedi.
Mehmet hapse atıldı.
Ben konuşunca, kasabada yedi tane gayrimeşru çocuğu olduğu anlaşıldı. Babalarının adını başta açıklamayan anneler teker teker konuştu, işler açığa çıktı.
Mehmetin annesi, mahkeme günü bana beddua etti, Dilerim çocuğun hasta ya da ölü doğar! diye bağırıp sokakta tükürdü.
Ama ben köyde sahip çıkıldım. O gece kapılarına zift döktüler, birkaç ay sonra ailesi evi satıp gitti.
Oğlum zamanında sağlıklı doğdu, şaşırtıcı şekilde bana çekmişti. Babamdan almış koca burnunu, yıllar önce kaybettiğim babamı andırıyordu. Kıvırcık saçları, vişne siyahı gözleri ise anneannemden.
Komşular elimden tuttu. Mama ve beşiğime kadar getirdiler. Annemden miras kalan parayı harcamaya çok dikkat ettim çocuk sahibi olmak sadece başlangıçtı, tek başına büyütmek ise bambaşka bir işti.
Daha yeni toparlanmıştım ki, şehirden teyzem bu sefer yanında annemin kardeşleriyle çıkıp geldi.
Bak Zeynep, bu ev aile evi. Satacağız. Sana ufak bir pay vereceğiz, geri kalan bizim. Kendin başının çaresine bak.
O parayla köyde kulübe almak imkansızdı. Demek şehirde yeni bir hayata başlamalıydım… Orada ne komşum vardı ne dostum. Teyzem bana git gide soğuk bakıyor, Oğuzun beşiğine bile yaklaşmıyordu. Yüzüme bakmadan mırıldandı: Sen doğuracağına, keşke
Hiç kulak asmadım. Kimseye oğlumu yedirmem, hayatta en değer verdiğim o! Yakınlar gidince, gözyaşı içinde eski evime veda ettim…
O arada mahallede haberler hızlıca yayıldı. Kimileri bana şaşırıyor, kimileri kızıyordu. Ama, ertesi gün muhtar yine kapımı çaldı:
Zeynepcim, komşu köyde yalnız yaşayan bir kadın evinin yarısını satıyor. Tanıdık, iyi kadındır. Evin büyükmüş zaten. Hafta sonu gidelim, gör kararını ver. Ne dersin?
Bin şükür! dedim, boynuna sarılasım geldi.
Oğuz nasıl?
İyi çok şükür!
Oğluma eliyle kuzu işareti yapıp gitti. Ben de annemin portresine el sürerek: Başımızı sokacak yerimiz oldu annecim. Merak etme! dedim içimden.
Ev sahibi, Hatice Teyzeye hemen ısındım.
Korkma benden Zeynep. Tertip, düzen isterim sadece. Huzurun varsa sıkıntı yok. Eğer işe başlamak istersen de oğluna göz kulak olurum. Ama arkadaşımı tanıyorsun, markete eleman arıyor, görüşeyim istersen.
Çok isterim!
İşte böylece iki işi bir arada hallettik.
Ve markette çalışırken Erkan ile tanıştım. Annesine yardım için gelmiş bir gün alışveriş yaptı. Ona erzakları poşetlerken, kendimi tutamayıp her şeyi anlatıverdim. Oğlumdan, Hatice Teyzeden, kendimden O sakince dinledi, sonra da çıkarken gözlerimin hep peşinde olacağını belli etti.
Erkan hemen tekrar gelmedi tabii. Zor bir hayatı vardı; annesi babasına bakıyor, eski karısı iki çocuğu bırakıp gece ortasında kaçmıştı. İki oğluyla tek başına baş ediyordu. Çocuklar uyurken annelerini bazen hatırlıyor, ağlıyordu. Erkan da bana nasıl anlatacağını bilemiyordu. Mahallede marketin etrafında dolaşıp duruyordu fakat içeriye girmeye bir türlü cesaret edemiyordu.
Ben de merak edip Hatice Teyzeden sual ettim. Sonunda, Erkan tekrar geldiğinde ona döndüm:
Büyük oğlun kaç yaşında?
Üçü yeni bitti.
Küçük?
Bir oldu.
Benim Oğuz kadar.
Zeynep
Çocukları tanımak isterim önce. Sonra konuşuruz.
Böyle başladık
Düğünü sade yaptık, aile arasında kutladık; sonra çocuklarla tatil için Antalyaya gittik. Benim için masal gibiydi, hayatımda ilk defa şehir dışına çıkmıştım.
Ama ne saadet kolay kazanılıyor, ne huzur! Büyük oğlumuz hastalanınca, iki ay onunla hastanede yattım, küçükleri kayınvalideme emanet ettim. Derken çocukların öz annesi çıkıp onları almak istedi. Tabii ki vermedim! Muhtara gidip akıl aldım, mahkemeye çıktım ve resmen çocukların annesi oldum.
Çocukların öz annesi karar çıkmadan ortadan kayboldu, kayınvalidem ise bana sarılıp:
Artık içim çok rahat, dedi.
Yıllar geçti, çocuklar büyüdü. Zeynep ise köyde hâlâ sessiz, nazik, güleryüzlü bir kadındı ama biri ailesine dokunsa hemen bir aslan kesilirdi.
Ama bak sen şu işe: Erkan bana sen kadın değilsin demesin mi? O gece, bana kartını verdiğinden beri uyku girmedi gözüme. Ayna karşısında dönüp durdum, nerde hata yaptım, bulamadım.
Sabah çocukları okula ve anaokuluna yolladım, soluğu en yakın arkadaşım Gülperide aldım:
Gülperi ne yapacağım ben?
Gülperi, benim kadar başına buyruktu. Hemen kadın dergilerini topladı, birlikte inceledik. Meğer kadın denilen varlık öyle kolay olunmazmış! Doğru beslenmek, doğru giyinmek, düzgün makyaj yapmak şartmış! Yoksa kadın değil, ne olduğu belirsiz bir tip oluyormuşsun. Üstelik ben, bir toka bile bulamıyordum kafamda!
Toka falan boşverdim ama Gülperiyle İstanbula gidip kendime güzel bir kozmetik seti, yeni bir gecelik ve şahane ayakkabılar aldım. Ama kutudan çıkarıp denemeye kıyamadım ki, çocuklar hemen mahveder diye
Tabii Erkan bu çabamı hiç takdir etmedi.
En son göz makyajımı yapmaya çalışırken, banyo kapısı aniden açıldı; fırça gözüme battı! O an, Gerçek kadın olmak istemiyorum ben! dedim.
Ne oldu Zeyno?! dedi Erkan şaşkınca. Ben ise acıdan zıplıyordum, ağlıyordum.
Her şey senin yüzünden! dedim bozulmuş makyajımı lavaboda yıkarken. Kadınmış! Ben neyim o zaman?!
Erkan beni kollarına aldı, yanağımdan usulca öptü:
Az bekle, deli! Yardım edeyim bak.
Ellerini yanaklarımda gezdirirken, yumuşakça konuştu:
Ben de sazanım ama sen de! Konuşmayı beceremem bilirsin, sen de kendi kendini doldurup gönül koyuyorsun. Sadece şunu istedim: Hep kendinden kıstın, her şeyi çocuklara ya da bana aldın! Kendin için para harcamadın. O yüzden sana kartı verdim; canın ne isterse ondan alman için. Diğer kadınlar gibi gez, coş, istediğini seç diye!
Bu kez ben güldüm.
Öyle güldüm ki, çocuklar ağlıyor sandı, ortalık bayram yerine döndü, sakinleştirmesi bir saat sürdü!
Akşam çocuklar uyuduktan sonra, temiz yüzümü göğe kaldırdım, usulca gülümsedim.
Heh, sonuncusunu da hallettim! dedi Erkan kapıdan çıkıp basamaklara yanımda otururken.
İyi ki kapattın. Salatalıklar bana çok lazım olacak yakında, dedim karnına elini koyup.
Hadi ya?! Söylesene! dedi şaşırarak sarıldı bana.
Nasıl söyleyeyim? Senin ya turşun var, ya benden ne istiyorsun, bana zaman kalmıyor ki! dedim şakayla.
Beni öptü. Hem de öyle bir sardı ki, kalbimin dibindeki yerimi, kimsenin sarsamayacağını hissettirdi.
Anladım ki, kadın olmak güzel bir elbise ya da güzel bir makyajdan ibaret değilmiş. Asıl mesele; kalbinde yer açmak, sevdiklerine sahip çıkmakmış. O gece gökyüzüne bakarak, Her daim kendim olacağım, dedim içimden. Çünkü gerçek kadın, önce kendisini; sonra sevdiklerini seven kadındır.




