Taştan Kadın

Taş Kadın

Galibe Hanımı ambulansla getirdiler, yol ortasında bulmuşlar. Kirli, soğuk bir çamurun içine düşmüş, kalkacak hali kalmamış. İri yapılı iki adam, eriyip gitmiş Galibeyi özenle arabaya bindirip Acile teslim etti.

Koca cüsseli bir kadındı, takım elbise pantolonu var ayağında, topuklu çizmeleriyle, hafif ama yerinde yapılmış bir makyajla, gözleri biraz fırlak, dudakları dolgun, kulaklarında ağır taşlı küpeler, deriden çantası, kucağında. Sedye istememiş, illa oturarak gelmekte ısrar etmişti. Kendine gelince hemen ambulans şoförüne sigara kokundan yanımıza gelmeyi bırak dedi, acil tıp teknisyenine hızsızlığı için azar işitti, yanında çırak olarak gelen gence de beni sakın ellemeyesin diye bağırdı.

Zaten hiç niyetim yoktu, diye homurdandı çocuk, dudaklarını şişirerek.

Sakın bir de saygısızlık yapıp bana artistlik yapma, delikanlı! Göreceğiz o zaman, kim kime dokunuyor! dedi Galibe Hanım, elini kolçağa dayayıp sandalyede dikildi. Sonra, ürkek ve öfkeli bir baykuş gibi kamburunu çıkardı, çantasını çenesine yaklaştırıp omuzlarını kaldırarak, hastaneye gizli bir müfettiş gibi göz gezdirdi. Yüzü, sanki baltayla aceleyle oyulmuş gibi, iki ince kaşı tam ortada çatılmış; cildi ince ince kılcal damarlarla örülmüş, fakat kalın kat fondötenle örtülmüş. Şimdi ter ve enjekte edilen iğnenin etkisiyle makyajı akmış, kırışıklıklarını daha da çok belirginleştirmişti.

Hadi geçelim içeri, burada bekleyemem. Çekiyor, cereyan çok! dedi, kafa sallayarak dolu koridora işaret etti.

Kayıt masasındaki hemşire onu süzüp hemen evrakları aldı, bundan sonrası size emanet diyerek getirenler gidebilir dedi.

Hipertansiyon krizi, yol ortasında fenalaşmış Kafasını vurmadı, diye aktarıyor yanındaki genç.

Tamam, Ramazan, hadi işinize bakın, yerimiz dar zaten! diyerek genç adamın yanağını okşadı diğer hemşire. O çocuk ona çok benziyordu, herhalde oğluydu.

“Yardım etmek lazım, akrabaları işe almak lazım,” diye aklında çaktı Galibe’nin.

Kafası patlıyor gibi ağrıyordu, elleri sık sık güçsüz düşüyor, çantası yere kayıp gidiyordu, kaldıracak hali yoktu. Bir şeye takati yoktu. Konuşmak bile zordu. Dili kurumuş, sanki şişmiş, damağına yapışmıştı, susamıştı.

Biraz su verir misiniz, kimseye seslenmeden, ama olabildiğince net söyledi.

Kimse onu duymadı. Etrafta insanlar telaş içinde dolaşıyor, hasta yakınları sedyeleri iteliyor, destek olup teselli ediyordu. Doktorlar telaşla etrafta dolaşıp boyunlarındaki stetoskopları düzeltiyor, kağıtları okuyor, hastaları muayene odalarına taşıyordu. Hemşireler de kendi işlerine gömülmüşlerdi; ama hiçbiri Galibe Hanımı umursamıyordu.

Nerededir Yücel? Yücel kim? diye sordu nihayet bir hemşire. Kafasında “mediciler” diye isim takmıştı Galibe.

Benim, burada! dedi Galibe, sonra daha da yüksek söyledi. Buradayım!

Hah, al şu kabı, tuvalet orada, sonra kan vereceksin. Şapkan dursun artık, burada Sibirya mı var!

Galibe, hâlâ kafasında kürklü kocaman şapkası olduğunu unutmuştu. O yüzden alınından terler akıyor, tepesi yanıyordu.

Şapkasını isteksizce çıkardı, nereye koyacağını şaşırdı, çantasına tıktı. Büyük, deri ve pahalı bir çantaydı, içi evrak dolu. Zaten uzun süre kalmaya niyeti yoktu; biraz kendine gelsin, hemen taburcu olsun istiyordu. Koca bir cam şirketinin yöneticisiydi, yapılacak tonla işi vardı!

Hemşire, tahlil kabını Galibe’nin kucağına bıraktı.

Galibe Hanım… Kocaman bir kadındı. Hep öyleydi: irice doğmuş, irice büyümüş, devasa bir kız, büyüdükçe de öyle kalan bir kadın. Aman bu nasıl çocuk derlerdi annesine, Galibe ile sağlık ocağına giderken. Ayak numaran kaç? diye iç geçirirdi ayakkabı mağazasında satıcılar, Galibe artık okul ayakkabısı sığmazken…

Yanında annesi minnacık kalırdı. Babasından geçmiş koca genlerdi bunlar. Babası, güçlü bir adamdı eskiden, Galibe sekiz yaşındayken kanserden eriyip yok olmuştu.

Galibe, kendinden hep utanmıştı. Kreşte hep dışında kalmıştı, arkadaşları ondan çekinir, tuhaf bulurlardı. Okulda da çok çekti. Sadece spor salonunda huzur buluyordu, oraya da annesinin bir anlık sevgililiği vesilesiyle yazdırılmıştı. Akşam evde kızlarına engel olmasın diye atletizme göndermişti annesi. Disk atışına, gülle atmaya… Galibe burada kendini bulmuştu. Sonra, bir kere aşkla karıştırdığı bir merak yüzünden çok yanmıştı… Büyüyüp annesini de toprağa verdikten sonra, kendine herkesin arkasından sessizce bakacağı, hayret edeceği bir kadın yaptı.

Belediyede çalışmaya başladı, ustalara, tamircilere hükmederdi, sonradan kendi kendini yetiştirip işini geliştirdi. Özel sektör açılınca makinistlerle inşaatta çalıştı. Onu, bu heybetli kadını, bazen erkek sanırlardı, sonra anlar, gülüşürler ama asla incitmezlerdi. O kendi insanları arasında biriydi. Sertti, disiplinliydi, kalabalıktan ve muhabbetten hoşlanmazdı. Ama bizdendi.

Yüzü hep asıktı, taş kadın derlerdi ardından.

Sonra, kendi firmasını kurdu: Dünyaya Açılan Pencere. Cam işleri, montaj, bayilik, ince işçilik… Her konudan anladı, işi büyüttü, saygı kazandı.

Çalışanlarına asla şefkat göstermezdi, çay partisi yaptırmazdı; ama onlar arkasında kaya gibi dururdu. Galibe, müdür olduğunda, personelinin hayatlarına bile karışırdı. Hastaneye gönderirdi, çocukları için üniversite bağlantısı kurar, ihtiyaçlarını çözerdi. İşini aksatanı azarlardı, gecikene kızardı, ama doğum günlerini ihmal etmezdi. Yılbaşında asla Noel Baba kostümü giymezdi, Benim boyumda Sibirya ayısı gibi, olur mu hiç? derdi.

Herkesi ve her şeyi bilirdi. Sekreteri Selma daha eczaneden hamilelik testi alırken Galibe, yakında iki çizgili sonucu çıkacak, diye önceden kliniği ayarlardı.

Evdeki kavgaları, sınava giren çocukları, uzaktan çıkıp gelen akrabayı, hepsini bilirdi. İdareci gibi, bütün ince işleyişi yönetirdi. Hayat ona önce kendini, sonra herkesi korumayı öğretmişti.

Hiç dostu yoktu, böyle olması daha rahattı. Kırılmasın istiyordu. Aralarından biri bizim dev diyecekti sonra, biliyordu.

Taş kadın asla hata yapmazdı, lafı dolaştırmazdı, lafı can yakıcı söylerdi. Eğer birini işten çıkarırsa, başka iş buldurmaya çalışırdı. O kişi kabul etmese de Galibe vicdanını rahatlardı.

Zalim miydi? Hayır, aksine, raylarında geleceğe koşan bir tren gibiydi. Aman önüne çıkmasın kimse, ezer geçerdi. Ama o trenin bir vagonunda, oğlu Mert otururdu ve Galibe her şeyi onun için yapardı.

Bu tempoya dayanamayan giderdi, ama giden az çıkardı. Artan işsizlikle, gençlerle baş edemeyenler etrafında kemik kadro oluşturdu. Dayanıklı ve sadık insanlar…

Şimdi, yattığı hastanede, gözünü yumma umutları bunlarda…

Ne bu şimdi! Götürün şunu, yapamam! diyerek Galibe kabı yere fırlattı. Hipertansiyon krizim var, yatmam gerek! Siz de okumasını bilmiyor musunuz?

Sakin ol abla! köşede sargılı kafasıyla oturan bir adam lafa girdi, kabı yerden aldı, döndürüp elledi. İstersen ben halledeyim, tamam mı! Ama şapkanı isterim o zaman… Bedava yok, koca kadınları severim valla!

Kendi işine bak! diye tersledi Galibe Hanım, kendini karşı duvara itti. Tekerlekli sandalyenin kolları duvara gömüldü, iki küçük iz bıraktı.

Bacım, napıyorsun yahu! Daha yeni boyandı burası, ne yapıyorsun! diye asıldı yaka kartlı bir kadın. Zeynep, bu kim, nereye bırakıyorsun?

Kimseye ait değilim. Kendimim. Hadi gidiyorum ben! Buraya taksi çağıracağım… Telefon nerede…

Hemen nereye gidiyorsun? Beklesene, doktor bakacak, yatarsın, kendine gelirsin, biraz evvel bu kadın diyen kadın şimdi daha yumuşak konuşuyordu.

Ama Galibe çoktan bir yerlere arıyordu.

Mert, Zeynep, ver bana oğlumu! dedi cep telefonuna uzaktan ama kararlı bir tonda. Anlıyorum, ama bu önemli. Görüşmelerim var, bana Mert lazım.

Hiçbir zaman emir vermezdi, ama isterse öyle bağırırdı ki herkes irkilirdi. Ama gerek yoktu. Durumu kısa ve net özetler, dinleyen ciddiyeti hemen anlardı, sonra ne istediğini söylerdi.

Zeynep, Galibenin gelini, banyoya gitti, kocasına seslendi. Adam duşu kapadı, Ne var? diye cevap verdi.

Annen hastanede, dedi Zeynep gayet soğuk bir sesle.

Tamam Zeynep, duymadım zannettin, on dakika sonra geliyorum! dedi Mert, duş kapısını açıp tekrar suya döndü.

Gerçekten de duymuştu, ama annesi arıyorsa hala nefes alıyordur, on dakika bir şey olmaz, dedi içinden.

Mert küçükken annesini hep beklerdi, sabah akşam, işten ne zaman gelecek diye.

Anne çalışırdı, sonra iş kadını oldu, cam montaj işlerinden iyi para kazandı. Yeni bir eve taşındılar bu sayede. Galibe oğlunun okuluna, hayırseverlik diye yeni camlar taktırdı, herkese yardımcı olurdu. Herkesi işine dahil etti. Balık ağıydı onun hayatı, her balık onun sayesinde beslenirdi. Yalnızca bir küçük balık vardı, o da Mert, deli bir ismiyle, başka bir akvaryumdaydı sanki.

Anne hiç dövmedi, bağırmadı. Eve gelirdi, ödev sorar, kimseye belli etmeden yanlışları düzeltir, Hadi düzeltsene, doğru yap, mükemmel olmalı derdi. Sonra anlatırdı; iyi okumak neden önemli, neden çalışmalısın diye.

Ama seni seviyorum demedi hiç. Sen en iyi, en yakışıklı oğlumsun da hiç demedi. Susardı bu konuda.

Beni sevmiyor, dedi sonunda Mert, 19 yaşına yaklaşırken. Onun ilişkileriyle derslere hazırlanmıştı, işleri ona kolaylaştırmıştı, ama bu zaten anne görevi değil miydi? O doğurmuş, büyütmüş, insan etmişti; bunu istememişti ki! O yüzden bana karışmasın. Hastaneye gitmesi de fasa fiso…

Galibe, Zeynepin on dakika sonra arayacak demesini işitti.

Galibe Hanım, neler oluyor? Size yardımcı olabilir miyim? diye sordu Zeynep.

Galibe cevap vermedi, kapattı. Şimdi idarenin sorduğu kimsin? sorusuna kendi kendine hiç kimse diyebilirdi artık. Oğlu arayınca cevap verecek; gelini çiğner gibi sakız çiğniyor, korkuyor ki kaynanası yatağa düşse, kendi başına kalacak. Kimseye ait değildi. Daha iyi.

Galibe tekrar ayağa kalkmaya yeltendi, duvara yaslandı. Sandalye kaydı, bacakları iyice çöktü, yere yığıldı. O pahalı deri çanta yuvarlandı, içindekiler yere saçıldı, kürklü şapkası yanağının altına geldi.

Hayda… diye homurdandı çökmüş adam, atıldı, Galibeyi kaldırdı. O sırada cüzdanı cebe, yüzüğü parmağa indiriverdi.

Bu adam sanki birine benziyordu, kafasında bir siluet… Kimdi acaba?

Hiçbir şey hissetmedi, başı yana düşmüş, zorlukla nefes alıyordu. Kulağında ise garip bir anons dönüp duruyordu: Sağdan gidelim, sağdan ilerleyelim…

Normalde Galibe Hanım ofise kendi arabasıyla giderdi. Şoförü vardı: Ramazan Usta. Her sabah 07.30da gelir, kapıyı açar, Galibe elini paltosuna uzatır, arabaya biner, klasik müziği açıp yola çıkardı. Yıllardır böyleydi. Ramazan Usta, Galibe sayesinde ilaç bulur, tatil kapar, iyi yiyecekler alır, her türlü imkandan nasiplenirdi. O, bu balık ağının bir parçasıydı. Gece acil bir iş çıksa, Galibe hemen hazırlan, Ankaraya gideceğiz der; adam suratını ekşitir ama arabasını temizleyip kadın patronunu taşırdı. Galibe özür dilese bile, iş kontratında hepsi yazılıydı, ama kadın yine kusura bakmayın derdi.

Bugün, Ramazan Usta arka tamponu çöp kamyonuna çarptırınca arabayı otoparka çekti.

Galibe Hanım, taksi çağıralım, bu iş koktu! dedi çaresiz.

Gerek yok, ben metroyla giderim, dedi Galibe, ama sabah beri kendini iyi hissetmiyordu. Çarptığında korkmuş muydu? Evet, ama çok önemli değildi. Taş gibi soğukkanlıydı, parası vardı, ne olsa hallederdi. Sen arabayla ilgilen, sonra belgeyle görüşelim.

Büyük, kızıl-gri bir bulut gibi metroya doğru yürüdü. Yolda herkes kenara çekiliyordu, dev gibi gösterişli bir varlıktı, dev kadın rolleri ona yakışırdı…

Metroda basık bir hava, insanlar akıp gidiyor, biri sağdan, biri soldan… Sağdan yürüyelim… dedi hoparlör. Herkes gibi Galibe de sağdan ilerledi; yoksa karşıdan gelen öğrenciler ayaklarının altına alırdı… Herkes telaşta, gün yeni başlıyordu…

Şimdi ise Galibe’nin günü bitiyordu. Tüm koşturmanın ve ilaçların ardından kendini hastane odasında, özenle yatırılmış, üzerine çarşaf örtülmüş buldu. Kendine gelirken hâlâ kafasında yankılanan tek şey: Dayanmak gerek… Dayanmak…

Oda karanlık, parfüm, ilaç, bir garip vanilyalı galeta ve soba kokusu var. Galibe galetayı severdi, ama nadiren yeme fırsatı olurdu.

3. katta kalıyordu, camdan şehrin cıvıl cıvıl ışık dolu caddesi görünmüyordu, sadece boğuk bir huzur…

Aa, bir yılbaşı ışıklarını düşünüyordu, çocukken oğlunu almak için kreşe gitmişti, muallime paltoyu giymekteydi.

Bak, Mert, annen geldi! Korkulacak şey yokmuş! dedi kreş öğretmeni.

Mert usulca gözyaşını sildi, kırmızı, gümüş çizgili tulumunu giyerken soğukkanlı davranmaya çalıştı. Annesini sinirlendirmek isterdi çünkü. O hep içinde bir öfke taşırdı. Diğer çocukların babası vardı, onun yoktu; anneleri kendi çocuklarına koruyucu, sevecen; saçını okşar, diz çökerek sarılırdı.

Ama Galibe dev bir kaya gibi dikerdi başında, usulca beklerdi. Yardım etmezdi, eleştirmezdi.

O kutuda ne var? diye sordu Mert eve dönerken.

Aa, ne güzel süsler oğlum! Işık dizisi. Yılbaşı ağacına asacağız, çok güzel olacak! birden sesindeki devin içinden bir ilham çıktı, Mert bile şaşırdı.

Yolda Mert, eve gelirken o ışıkların yalancı ağacında nasıl yanıp söneceğini, cam oyuncaklarda nasıl titreşeceğini hayal etmişti. Yarın çocuklara havalı havalı anlatacaktı…

Ama eve gelip spiral ışığı yaktıklarında yanmadı. Anne kandırmıştı, kutlama olmayacaktı bu sefer… Galibe’nin morali bozulmadı, kabloyu hızla toplayıp kutuya geri bıraktı.

Hadi sofraya, ütüye geçeceğim, dedi sadece. Tabii iki gün sonra yine aynı ışık dizesini getirdi; bu kez işyerinde ustalar tamir etmişti. Ama o arada Mert kreşe gitmiyordu, hastalanmıştı. Kimseye de anlatmamıştı yeni ağacını…

Şimdi ise, sanki biri bütün şehre dev bir ışık dizisi çekmiş, insanların kalbine bağlamış, minik minik ampuller yanıp sönüyordu. Ama Galibenin ışığı sanki patlamıştı, tamir gerek…

Kapı açıldı, yanında pembe önlüklü ufacık bir hemşire belirdi.

Gözlerinizi açmayın, kirpiklerinizi sileceğim. Göze kaçarsa fena yanar. Yavaşça, ben hallederim…

Makyajı pamukla, hafif hafif sildi. Soğuk pamuğun değdiği ten, hemşirenin mırıldandığı ince ses…

Hatırladı annesini. Yıllar önce defnedilmişti. Mezarlığa son gittiğinde adam tutup mezar demirini boyattırdı, taşını düzelttirdi. Unutma çiçeklerinden biraz bıraktı, olur mu olmaz mı hiç bilmiyordu, saçtı toprağa minnacık tohumları.

Üstten örtelim mi, kuşlar yer! dedi mezar işçisi, fazladan bir bahşişi bekleyerek. Galibe, uzun paltosuyla orada dağ gibi dikildi, duymamış gibi yaptı, sonra cüzdanından bir miktar para çıkarıp verdi. Daha toprağı serip gitmeden ayrıldı oradan. Baharda çıkmazdı muhtemelen, ama bahar bile uzak şimdi…

Çocukken hasta olduğunda annesi yüzünü nemli, hafif sabunlu havluyla siler, temizlik ve kış kokardı.

Gerek yok… Ben yaparım, dedi utangaçça Galibe. Biraz yatayım, sonra ben kendim yıkanırım…

Dinlen biraz, enerji topla, hep direniyorsun… Tamam, bitti, gözlerin tertemiz oldu, şimdi saçları da toplayalım…

Hemşire, koca kadının başını, zar zor kaldırıp tokaları çıkardı.

Ben öderim… elini çantaya attı Galibe. Cüzdanım kayboldu… Yok…

Bir hıçkırık bastı.

Hayatında ikinci defa soyuluyordu. İlki yıllar önce olmuştu, metroda bir adam sürekli üstüne çarpıyordu asansörde. İlgilenmemişti, şehirde yoluna devam etmişti. Gazete almak isterken çantasının yanında kesik olduğunu, cüzdanı çaldıklarını fark etmişti. İçinde oğlunun fotoğrafı, anı bir lira, eski bir market listesi vardı.

O oturmuş, koca kadının gözyaşı dökmesi kimseye tuhaf gelmişti. Gözyaşının sebebi para değildi. Yeni model, güzel bir çanta almıştı; ilk kez bir toplantıya giderken gururla taşımıştı. O minik mavi deri cüzdanı… Artık tamiri, cebinde ve kalbinde iz bırakacaktı.

Şimdi de içi acıdı. O adamdan şüpheleniyordu. Yüzünü görememişti.

Siz yatın, tansiyon cihazını getireceğim. Dinlenin… deyip çıktı hemşire. Kısa süre sonra döndü, Galibe’nin koluna aleti taktı. O an, tatlı kabarcıklı bir uykuya daldı…

Mert, banyodan çıktığında annesini unutmuştu bile. Zeynep birkaç kez daha aradı, o ise cevap vermedi.

Bir şeyler oldu galiba, Mert. İş yerini ara istersen, dedi karısı. Adam umursamadı.

Annem her şeyi ayarlar. Muhtemelen yoğun bakım cihazı, özel ambulansı bile hazırdır. Sorma bana bir daha Zeynep.

Kocaman LCD televizyonu annesi hediye etmişti. Orda futbol yayını vardı, Mert de topçular gibi koltuğun altında ayağını sürüyor, çerez yiyordu.

Bu televizyonu annem aldı ne güzel! dedi, bira yudumladı.

Zeynep kalkıp yine kayınvalidesini aradı, cevap alamadı; düşündü, kalktı, anahtarları aldı ve Galibenin evine doğru çıktı.

İçlerinde gizli bir mesafe hep vardı. Kavga etmezlerdi, ama hiçbir zaman sevgiyle birbirlerine yaklaşmadılar.

Galibe, vakti yoktu zaten, o sevmesini işlerinde gösterirdi. Yeni camlar (camcı kadının oğlunun camı kötü olur mu!), banyo tadilatı, oğluna araba, Zeynepe spor salonu üyeliği (bel fıtığı vardı), iyi gıdalar, kaliteli kumaşlar. Zorla bir şey alıştırmazdı, çağırır, mağazaya götürür, en iyisini seçtirirdi.

Zeynep şaşırmıştı ilkin, reddederdi, sonra işin ucunu bıraktı. Kendince kenara koyup borç ödeyeceğim derdi.

Galibe böyle severdi; başka türlüsünü bilmiyordu. Merti de böyle. Oğluna oyuncaklar, kurslar, mobilya, paten, müzik seti, kamp, deniz tatili… ama yanında değil, kampa gönderirdi. Okulun havuzu lazımsa; hocayla konuşur, çocukların yüzmeye gitmesini sağlardı. Çünkü Merti çok severdi, o ise ona hep kızardı, uzak dururdu.

Oğlan evleneceğini söyleyince şaşırmıştı. Daha dün gibi küçük arabalar alıyordu… Düğünü çocuklar dilediği gibi yaptı, ama iyi bir restoranda, ki Mert kendi ödeyemezdi. Zeynepin gelinliği mağazanın en iyi, en rahat olanındandı…

Zeynep, kayınvalidesine yaklaşmak isterdi, ama Galibe araya set çekerdi, işkolikti, yufka yüreği sanki taşa dönmüştü.

Bir süre sonra Zeynep aradığında başka bir hemşire cevap verdi: Yarın ziyaret saati gelin. Rahat bir şey, hırka getirin, bizde hava serin. Zeynep not aldı, teşekkür etti.

Mert oyun oynuyordu; Zeynep yüzüğüyle oynayarak kendi kararlarını sınırladı. Kayınvalidesine boşanma meselesinden söz etmeyecekti; yeri değil…

Gece olunca Galibe sırtını duvara döndü ve nedenini bilmeden ağladı.

Ertesi gün kaybolan cüzdan ve yüzüğü teslim ettiler.

Acilde sizi biri soymuş. İşte eşyalarınız, dediler.

O adama ne oldu? diye sordu Galibe.

Hiç, öldü. Kalp. Adı Veysel, dediler.

Galibe, şimdi tanıdı adamı, anladı; eskiden atletizmdeki en iyi çocuklardan Veysel Omzuna dokunur, dünyanın en güzel kadını sensin der, o ise inanırdı. O öldü, Galibe kaldı.

Taş değildi aslında, sadece çoktan unutmuştu özgürce gülmeyi.

Ama şimdi değişecek bir şeyler. Hayatında artık sevgi vardı: Hemşire Katya, gala Zeynep ve aklı bir karış havada olsa da değerli olan o kız İşleri, bahar, unutma çiçeklerinin gelmesi, onca yapılacak iş… Ve torunu… Bir minik yavru, daha ultrasonda görmüş, bir buseden ibaret…

Bir tek şey söyle: Ondan hiçbir şey bekleme ama ne olursa olsun sev ve söyle ona. Ben söyleyemedim, şimdi acısını çekiyorum, dedi Galibe bir gün. Kadın sevmeden taşa döner.

Zeynep başını salladı. Yo, taş kadın değildi artık Galibe Hanım; kocaman, görünüşte görkemli ama çok kırılgan, hassas bir kadın. O ki dünyaya geldiğinde, bir bando gibi gürlemişti: Ben buradayım!Ve artık yalnız korku, yalnız gurur, yalnızlıkla örülen zırhından sıyrılmış bu kadın, gecenin sonunda hastane penceresinden dışarı bakarken içinden bir dua etti: Gör, yaşa, her ne olursa olsun, sevgiyi hiç eksiltme. Elini ince bir mavi ışık sızan yorgun cama dayadı. Şehir aşağıda yavaşça uyanıyordu. Gözlerinden süzülen bir damla yaş, çenesine kadar inip usulca, neredeyse fark edilmeden akıp gitti.

Birazdan kapı hafifçe aralandı. Zeynep odaya girdi, ardından Mert ürkekçe başını uzattı. Zeynep tereddütle battaniyeyi düzeltti, Mert ise annesine sessizce yaklaştı. Odada sadece kalp monitörünün huzur veren mırıltısı vardı. Galibe oğlunun elini tuttu, avuçları ilk defa yumuşacıktı. Söylemeye çalıştı: Keşke dediyse de devam edemedi, ama Mertin yavaşça başını eğip bir çocuk gibi omzuna yaslanmasından, aralarındaki büyük uzaklığın bir gecede köprü olduğunu hissetti.

O an, dışarıda bir martı havalandı, şehrin üstünde geniş bir çember çizdi. Galibe Hanım, kendi içinde duvar gibi ördüğü taşlardan bir taş daha söküp attı. Kırılganlığını gizlemeden, olduğu gibi, tam da şimdi, sevgiye aç bir kadın olarak kaldı. Artık dünya ona yeniden açılan bir pencereydi; cam gibi berrak, ışık gibi sıcacık. Ve belki de, ilk defa, kendini hafif hissediyordu.

Yavaşça gülümsedi. O gülümseme, camdan sızan serin hava ve sabahın ilk ışıklarıyla odada dans eden bir umut gibi asılı kaldı.

Galibe, bir zamanlar taş kadındı, şimdi ise, herkesin tam kalbinde anı olarak parladı sevilen, affedilen, ve en nihayetinde, yalnızca elini tutmak isteyen insanlardan biri olarak…

Rate article
Lifequest
Taştan Kadın