Üç İplik. Üç Kader

Üç İplik. Üç Kader

Ne dedi o az önce? Sevda, duymadım, neymiş? Nevin Hanım arkadaşına yaklaştı, hafifçe öne ve yana eğildi, yanında yürüyen Sevda Hanımın koluna girdi.

Sevda anlatmaya başladı. Kısa bir süre önce karşılarından geçen anneyle, yedi yaşlarında bir kız çocuğunun arasında ne konuşulduğunu detaylıca aktarıyordu.

Okullarında bir haylaz varmış, ona akıl vermiş Kızcağız nasihat verip duruyormuş çocuğa.

Sevda o kadar yüksek sesle konuşuyordu ki, bütün cadde duymuştu. Nevin dinliyordu ve sık sık başını sallayarak arkalarından giden küçük kızı gözleriyle buldu, ona şöyle bir başıyla selam verdi.

Çok temiz kalpli kız, iyi yetişmiş. Ama fazla akıllı galiba! dedi sonunda.

Neden? diye sordu Nevin Hanım, dostunu kolundan çekip ileri götürmeye çalışırken. Trafik ışığı çoktan yeşile dönmüş, arabalar ise onların karşıya geçmesini bekliyordu.

Ne dedin, duyamadım, Nevin, tekrarlar mısın? dedi Sevda, çantasını göğsüne bastırarak minik ve hızlı adımlarla kaldırıma çıkmaya çalıştı.

Neden öyle söyledin? diye yüksek sesle yineledi Nevin.

Öylesine dedi Sevda, başını çevirmeden.

Nevin Hanım bazen zekâsını açıklamayı sevmezdi. Belki üşengeçlikten, belki zaten aşikâr bulduğundandı.

Çocuk, tembel ve yaramaz birini doğru yola çekmeye çalışan sorumluluğu üstlenmişti. Ona öğüt veriyor, eğitmeye çalışıyordu. Hayır! Böyle çözülmez, böyle olmaz bu işler!

Nevin, kendi içinden İşin sonu iyi değil, diye düşünerek başını salladı. Sevda ise içini çekti. Arkadaşının bu üstü kapalı halinden zaman zaman bıkmıştı. Ama biliyordu ki, Nevinle bu değişen, parlak ve gürültülü dünyada yol almak daha kolaydı, yalnız kalmak çok zordu.

Nevin Hanım ve Sevda Hanım komşuydular. Evleri de farklıydı, her birinin dairesinin kapısı doğrudan sokağa açılıyordu; apartman merdiveni ya da asansörü yoktu. Kadınlar, eskiden bir İstanbul konağına ait olan, sonradan bir sanatçının tavsiyesiyle ana bina konservatuara çevrilen, müştemilat ve ek binaları ise sanat atölyelerine, ev atölyelerine ayrılmış bir apartmandaydılar. Sonra, konağın huzurlu, muntazam yaşantısı paramparça olmuştu. Şimdi ise, eskiden ahır olan, yarım daire şeklinde tek katlı bir bina dairelere dönüştürülmüştü. Çoğu komşu daha rahat, daha aydınlık yerlere taşınmış, ama Sevda, Nevin ve dostları Gülşen, buraları inatla terk etmiyordu; satın alın, taşınmanıza yardımcı olalım, tapunuzu koruyalım temalı kağıtları ise yırtıp atıyorlardı.

Küçücük bahçe, eski konak, hemen yakında Teşvikiye Camii Asıl sanat lisesi binası başka, ama müştemilatlar hâlâ el değiştirmemişti. Herkes için Leventin göbeğinde bu yer çok kıymetliydi; iş insanları, galericiler, butik sahipleri kolayca almak isterlerdi.

Ama bu yaşlı, kırılgan, güçsüz kadınlar sonuna kadar evleri için direniyordu. Hayat burada geçti, burada bitecek diyerek.

Hadi Gülşene uğrayalım, Sevda önden hızla yürüdü, elinde bir kutu baklava vardı. Onu kutlarız.

Ne dedin, anlayamıyorum! Sevda, bana dön biraz, dudaklarını okuyayım! Nevin endişeyle ona dokundu. Kulaklarının artık işitmediğini biliyor, Sevdanın buna isyan etmesinden korkuyordu. Elbette, bu hali Sevdayı yoruyordu, sabrını zorluyordu.

Ama Sevda sakince durdu, arkadaşının yüzüne eğildi, tane tane, dudaklarını net bir şekilde oynatarak konuştu.

Evet, Gülşen bizi çağırmıştı Hatırlıyorum! dedi Nevin.

Gülşen Hanım, yatalak yaşlı komşuları, bugün kızının doğum gününü kutluyordu. Selin, Gülşenin kızı, artık o da genç değildi, bir şirkette çalışıyor, yoğunluktan seyrek geliyordu. Hafta sonu kutlanacaktı, sonra ertelendi. Gülşen ise hiç kızmıyordu.

Benim suçum zaten, dedi kadın, misafirleri masasındaki küçük sofra başında ağırlarken. Ve lütfen kızımdan kötü bahsetmeyin! parmağını havada salladı. Aslında kimse böyle bir niyetinde değildi. Selin özeldi, hakkında hep güzel konuşmak lâzımdı.

Sevda Hanım öfkelenip duygulanan komşusunun elini okşadı. O incecik, zayıf el Gülşen, küçükken, savaşın sonrasında apartmanın bahçesinde ot çekerken de o el aynıydı. Yine o küçücük ellerle devasa kürek başında toprağı kazıp, sonra tohum ekerdi. O yıllar çok zordu. Açlık, yoksulluk Anneleri hastanede çalışıyordu, kızlar baş başaydı. Ne bulsalar onu yiyorlardı. Annelere akşam ekmek getiriyor, nadiren de olsa tereyağı. Ama tadı bir garipti Gülşen, Sevda ve Nevin hiç yakınmıyorlardı, herkes böyle yaşıyor sanıyorlardı Ama onların bir bahçesi vardı! Bir mucizeyle tohum bulmuşlardı, apartmandaki eski bir ziraatçiden, Profe amcadan. Profe amca inatçı, huysuzdu, ama kızları pek severdi. Onlarda hayat vardı çünkü.

Hadi bakalım, kızlar, size tohum. Ekin, bakalım neler olacak! demişti o yaşlı adam.

Kızlar başaramayacaklarından korkmuştu önce, ama Profe amca haksız çıkmamıştı. İki baş lahana, yerden yayılan salatalıklar, sarı küçük çiçeklerini yaprakların arasında saklayan fideler Sadece maydanoz tutmamıştı. Profe amca o zaman öyle kızmıştı ki, Her şeyi batırdınız! diye söylenmişti. Sonra sakinleşip kurabiye vermişti, haydi silin gözlerinizi, demişti.

Bir gün savaş biter, babalarınız döner, o zaman kimsenin aklı almayacağı güzel bir bahçe yaparız! demişti.

Ama o göremeden savaş bitti. Kızlar korku içinde onun cenazesini görmek zorunda kalmıştı. Çok ölüm olmuştu, ama tanıdığını kaybetmek daha da zordu O bahçeyi babalar olmadan yapmışlardı.

Ve şimdi Gülşen yaşlı bir kadın olarak tekerlekli sandalyesinde oturuyor, Sevda onun elini okşuyordu, Nevin de baktıkça göz ucundan onları gözlüyordu. Masaya salata doğrayan ve yemekleri dağıtan ise Nevindi. Masada kadehler vardı. Gülşen en çok vişne likörünü severdi. Komşularıyla birlikte kutlama yapacak, kızının sağlığına, Gülşenin tutmayan ayaklarına, kışın iyi geçmesi dileğine kadeh kaldıracaklardı.

Gülşenin hareket kısıtlılığı ise çok saçma bir sebeptendi. Bir kış günü yolda kayıp düştü. Aslında çok da sert düşmemişti, sırtı çok kısa ağrımıştı, ama sabah kalktığında ayakları oynamıyordu. Korkudan ter olmuş, ne telefonu ne de kızını arayabilmişti; telefon uzak gelmişti. Ya yataktan yere inip sürünerek tırmanmayı denese? Gücü yetmezdi, yaşlanınca kilo da almıştı. Doktorlar hormonlar diyor, ilaç yazıyordu. Gülşen ise kendi kendine, Bu artık yaşlılık, diyordu içinden.

O sabah dışarı Sevda çıktı, kuşlara yem verdi, sonra pencerelerinden onun siluetini gördü. Evin zemini alçaktı; kışın soğuk girerdi, evde yün çorapsız oturamazdın. Komşular geçenleri, neredeyse televizyon gibi, net bir şekilde görebilirdi.

Bak şimdi Sevda geldi Markete yürüyordur. diye düşündü Gülşen. Sonra Nevin gelecekti; o da uykucudur zaten

Gülşen yardım istemeye çekindi. Bütün evi soğuk Ekim ayı dondurmuştu. Karnı açtı ve tuvalete gitmek istiyordu

Komşular meraklanmaya başladılar. Hiç olur mu, Gülşen Hanım kahvaltı yaparken radyo ya da plak açmadan oturacak?! Mümkün değil! Gülşen onsuz güne başlamaz. İçinde bir zamanlayıcı var sanki.

Ne olduysa, önce Sevda, sonra Nevin, sonra apartmanın görevlisi kapıyı çalmaya başladı. Zayıf tahta kapı bir kaç darbede kırıldı, görevli içeri girdi, hemen ardından işitmeyen Nevin, sonra Sevda.

Gülşen! Nerede kaldın, ne oldu? diye bağırıyordu Nevin. Korkudan iyice sağırlaşmıştı. Kafasında bir uğultu.

Yerde yatan Gülşeni görür görmez anladılar. Görevliyi dışarı çıkardılar.

Ne kadar utanç! Kızlar, bakmayın bana, gidin, burada kalmayın! diye yakınırken, Sevda ustaca elleriyle yatağı topluyor, onu yıkıyor, giydiriyordu. Sevda hastane bakımı konusunda tecrübeliydi, önceki yıllarda felçli eşine bakmıştı. Kocasını sekiz yıl önce, hüzün ve hafiflik karışımı bir hisle gömmüştü.

Çok acı çekti, diye mezarı başında anlatıyordu. Artık rahat, özgür. Gökyüzünde, diye göğe bakıyordu, tekrar yeni gibi olacak şimdi.

Sevdanın kocası huysuz, bencil biri olmasına rağmen ona cennet yakıştırmasını arkadaşları anlamamıştı. Olsun, böyle mutlu oluyordu Sevda; karışmamışlardı.

Gülşeni götürdüler, hastanede tetkik yaptılar, sonucu umutsuzdu Gülşen bütün gece ağladı, Allahın onu cezalandırdığına inandı.

Neden peki? diye soruyorlar, şaşkın.

Vardı tabii. On dokuzunda, büyük bir aşkla aynı sınıftan birinden hamile kaldı. Gezmişler, ders çalışmışlar, sonra işte Okul biterken hamile olduğunu fark etti. Annesi kızmış, hemen hastaneye koş, bak ne yapacaklar demişti. Ama orada pek bir şey yapamazlardı. Oldu artık, doğur! Anneler doktorlara para verip, alın bu yükü diye ricada bulunmuş ama yetişememişti. Gülşen köye kaçıp, halasıyla yaşamış, orada Selini doğurmuş, iki yıl kolhozda çalışmıştı. Annesi ancak yavaş yavaş alışmıştı torununa.

Baba? Hiç kabul etmedi. Hayatını öyle kolay kolay bağlamayacaktı, üniversite, kariyer, yurtdışı gezileri Hayır! Tanıdık ailemizi böyle karıştırmayın!..

Selin iki buçuk yaşına gelince annesi onları İstanbuldaki daireye aldı. Sevda ve Nevin harika, muhteşem bakıcı olmuştu. Selin üç kapının arasında dolaşıyor, üç çift göz sürekli onu izliyordu: Anneannesinin, Sevdanın ve Nevinin gözleri.

Garip, tuhaf bir duyguydu; Gülşen az önce çocukken, şimdi anne olmuştu, bir sırrı daha vardı, daha bilgili görünüyordu, ama değişen pek bir şey yoktu. Sonunda, yine aynı Gülşendi; sadece belki biraz daha yorgundu.

Gülşen uzaktan üniversiteyi bitirdi, çalıştı, Selini büyüttü. Annesini Selin dokuz yaşındayken kaybetti.

Bir gün matbaada yurtdışından misafirler geldi. İçlerinde yakışıklı bir Fransız! Ne konsolosluk, ne başka engeller onları durdurabildi. Aşk öyle bir şey işte, her şeyi unutturuyor!

Sevda ve Nevin hayretle bakıyorlardı, Gülşene gelen hediyeler tülleri, porselenleri görünce. Sonra birlikte gitmeyi teklif etti.

Pariste villası varmış, her şeyi bana ayıracak, hem Seline de yer var diye heyecanla anlatıyordu Gülşen.

Selin ne olacak? diye sordu Sevda.

Onu sonra alırım yanıma, burada kalacak, önce iş bulmam gerek gelin hanım sıralamaya koyuyordu hayallerini. Kafasında bir düğün marşı çalıyordu, arkadaşlarının uyarılarının hiçbirini duymuyordu.

Anne, bana biletimi ne zaman vereceksin? akşam okuldan dönen Selin sordu, gözleri annesine dikili. Okuluma da söylemek gerek?

Şimdilik burada kalacaksın. Böyle bir yolculuk sana ağır olur. Döner dönez alırım seni yanıma diyordu Gülşen.

Hırsla yere, hediye ettiği vazoyu fırlattı Selin. Ardından diğer porselenler, fincanlar duvara savruldu

Selin yıllar sonra Sevdaya, O gün kalbim sanki öldü, demişti. Sanki boğazı sıkılmış, nefesi kesilmişti.

Baban geliyor. Annen olmadan duramaz, göreceksin! O zaman affedip etmeyeceğine karar verirsin, Sevda ağlamalar bitince konuşmuştu. Kızına ne derim, neye inanırım karar senin. Biz de güzel hayallerin peşine çok kolay takılıyoruz, kadınların zayıflığı bu işte

Sevda kendi de zamanında aldanmıştı. Bir gün sokakta bir kadın, çok ucuz astragan şapka satacağım deyip kandırmış, parayı alıp verdiği torbanın içinden paçavra çıkmış, şapka ise hiç olmamıştı O da güzellik istemişti; olmamıştı.

Gülşen Parise gitti. Selin ne uğurladı, ne yazdığı mektuplara cevap verdi. Kızının halini komşularından öğrendi.

Altı ay sonra dönmüştü; bir çocuk için çok uzun bir zaman. Selin ona nefret duymuş, hediyeleri çöpe atmıştı.

Hiç olmazsa evlendin mi? diye sordu Nevin.

Hayır, dedi Gülşen. Piyerin ailesi, çocuğu olan gelin istememiş, vazgeçmemi istemişler. Piyer de aynısını düşününce, ben de onların parlayan zeminini tükürdüm ve geri döndüm. Affeder mi dersin Selin?

Nevin omuz silkti ve sustu. Sonra da, Zaman gerekir, büyümesi, âşık olması lâzım, belki o zaman anlar, dedi. Ama Gülşen, yaptığını haklı bulmuyorum. Acımasız ve aptalcaydı, kusura bakma.

O arada Sevda ve Nevin evlenmiş, her birinin birer oğlu olmuştu. Onlar için birkaç gün bile evden ayrılmak düşünülemezdi.

İşte, bundan dolayı kendini cezalandırılmış sayıyordu Gülşen. Bunun için vücudunun yarısı çalışmıyordu.

Selin annesine bakıcı tuttu, ama kadın fazlasıyla resmi, kabaydı. Gülşen bir şey diyememişti, çaresizdi. Bir gün bakıcı, yanlışlıkla kaynar su döktü, Gülşenin sırtında yanıklar oluştu, kadın korkudan kaçtı. Çıplak, sırtı kızarık ve acılar içindeyken bağırmaya başladı Gülşen.

Komşu dairelerde her şey duyulur. Sevda geldi; Gülşenin anahtarı artık ondaydı. Gülşeni kurtardılar, iyileştirdiler. Sevda gönüllü olarak ona bakmaya başladı.

Olmaz, Sevda! Ayıptır, olmaz! En azından sana para ödeyeyim! diyecek oldu Gülşen.

Ne parası! O aklınla harca sen o parayı! diye bağırdı Sevda. Ne utanacak, ne ayıplanacak bir sebebimiz var? Çocukluğumuz birlikte geçti, savaşta birbirimizi koruduk! Para mı alacağım şimdi senden?..

O mesele orada kapandı. Sevda Gülşene yardım etti, sonra Nevini gezdirmeye çıktı. Nevin yanlışlıkla arabanın önüne atlayabilir, kaybolabilir; işitme kaybı sonrası iyice yavaşlamış, ürkek olmuştu. Sevda onu koluna takar, yavaşça dışarı çıkarır, caddelere, korulara gezmeye götürürdü. İstanbuldaki çınarları, lüle ağacı gölgelerini, eski günleri anlatır, çocuklarını y âd ederlerdi. Nevin ıhlamur çiçeği toplamayı çok severdi, onun kurutmasını, çayını yapmasını daha becerikli bilirdi. Her yılın belli bir günü ıhlamur günü olur, mutlaka Nevinin minicik mutfağında buluşulurdu. Herkes özel bir lezzet getirir, çaydanlık sohbetin merkezi olurdu.

Yer, içer, bahçedeki ağaçları izler, çocukluklarını anarlardı. Gülşen Paristeki günlerini, Sevda sanat müzesinde karşılaştığı ressamları anlatırdı. Nevin ise Kauçuk Fabrikasında çalışıyordu, çoğunlukla susardı; çünkü işitme kaybı başlıyordu.

Nevinin küçükken geçirdiği bomba patlaması kulağını etkiledi, yıllarca başı ve kulakları ağrıdı. Kendisi, kafasının içi şişiyor sanırdı, sanki kavun gibi çatlayacak Başını yere bastırır, annesi yanında olmadığı için kendi kendini kurtarmaya çalışırdı. Zamanla işitmesi daha da azaldı.

Fabrikada eşiyle tanıştı. Adam Nevinden on iki yaş büyüktü.

Benimle evlenme, derdi, yüzünü saklardı. Sen daha genç, güzelsin, ben yaşlıyım, acı çekerim, dayanamaz, ölürüm!

Evlendiler. Nevin, aşk hayatında dikkatli olduğu için ilk defa kocasına bu kadar yaklaşmıştı; Adam sabaha kadar onu seyretti, saat tik taklarını, tavan arasındaki farenin hışırtısını, yağmur damlalarını, Nevinin nefesini dinledi. Sabah Nevin kalkarken, adam uyudu; şimdi onu izleme sırası Nevinindeydi. Adamın yanık izi de, ak saçları da Nevini rahatsız etmiyordu.

Ivan Nevinin tek aşkıydı. Talihsizce, elli beş yaşında öldü. Akşam yatmış, sabah bir daha uyanmamıştı. Nevin üzerine eğilmiş, gözyaşları kocasının yüzüne damlarken, onları silmiş, acımasın diye. Sonra yan komşular gelmiş, oğulları Onuru da çağırmışlar. Hep birlikte ağlamışlardı.

Selin ise, yaşadığı bu acıyı izlerken, annesine karşı hislerinin değişmeye başladığını anladı. Bağışlamaya başlamıştı annesini, adım adım

Sevdanın kocası, dostlar açısından sevilen biri değildi. Gülşenin dediği gibi, yumuşak görünüp zor yastık yapan cinstendi. Sürekli erteler, hesap yapar, söz verir, icraata geçmezdi. Yeni bir perde alınması gerekirdi sonra Buzdolabı sırası gelirdi ama taşıması pahalı olurdu. Hep hayal kırıklığı

Sevda her seferinde hazırlanır, yer açar, fişi hazırlar Ama eşi öfkeli, huysuz, hayır, böyle gidersek batarız, bu kadar pahalıyken olmaz, derdi.

Neden evlendin ki onunla? diye sordu Nevin.

Bir daha kimse bana bakmaz diye korktum. Siz güzelsiniz, ben det. Fare gibiyim Kim ne yapsın beni?! deyip ağladı Sevda, güzel, akıllı, utangaç Sevda.

Boşansana! diye bağırdı arkadaşları. Katlanma artık!

Olamaz. Bir oğlumuz var. Sırf ben hayal kırıklığı yaşadım diye ailemi yıkamam gerekmez. Mert babasını seviyor, araları iyi! Anlayamaz beni. Hayır! Olmaz, kızlar.

Gülşen ve Nevin isyan etti, başlarını salladı. Derken Sevda birden çiçeklendi, yüzü güler oldu.

Ne oldu sana? diye sordu Nevin. Neden bu kadar mutlusun?

Kıpır kıpır olan Sevda, sonunda sırrını fısıldadı:

Aşık oldum. Bir beyefendi bana değer verdi, şimdi bir erkeğin desteği nasıl olur öğrendim

Ağladı Sevda. Nevin başını salladı. Sevda asla boşanmazdı, kendini de yeni sevgilisini de incitirdi.

O ilişki yıllarca sürdü. Mert büyüyüp üniversite kazandı. Babası işyerinde felç geçirdi. Sevda yardım etti, suçlulukla özür diledi; adam ise cevap veremedi, yalnızca inledi.

Kocası öldükten sonra sevgilisi ona evlenmeyi teklif etti, ama Sevda kabul etmedi.

Mert bunu anlayamaz. Bir de babası vefat etmişken ona bunu yapamam, dedi.

Adam İstanbuldan tamamen ayrıldı, ne yazdı, ne aradı. Sevdayı suçluluktan kurtaramadı, halbuki iyi bir insandı. Buzdolabını, mobilyaları, oğluna her şeyini o adam getirmişti yine de evin sahibi olamamıştı Ne yazık ki.

Yıllar geçti, komşular yaşlandı, ev de yaşlandı. Sanat lisesinde müzisyenler yetişti, konserlerde üç yaşlı kadın izleyici oldu.

Gülşen tekerlekli sandalyesinde, sıcak bir battaniyeyle, dantel yakalı kadife elbiseyle, Sevda ise dimdik, şık elbisesiyle, Nevin ise sade takım elbisesi, botları ve yıpranmış çantasıyla onların yanındaydı. Her üçünün ellerinde ise geçmişin anısına dantel eldivenler vardı.

Kendini fazla suçluyorsun, Gülşen! baklavayı keserek dedi Sevda. Selin büyüdü, anne oldu, hayatı öğrendi. Piyeri nefretle anacak, bu doğru da, ama seni hep sevecek.

Evet! onayladı Nevin. Gençlik acımasız, siyah/beyaz görür. Yaş alınca her şey değişir, gölgelere, ara tonlara yer var. Selin önceleri anlamadı, büyüyünce affetti Ama Piyerin tabii ki hakkı yoktu sana böyle davranmaya

Bir kez daha çay demlendi; elektrikli, nostaljisiz, ama yine de parlak. Yalnızlığı azaltıyor, geçmişi yansıtıyordu Annelerin, anneannelerin de anısını

Dışarıda yağmur tekrar hışırdadı. Az sonra ilk kırağı vuracak, kasımpatılar kararıp koltuk gibi büzülecek. Sonbahar kokusu, ama hâlâ sıcaklık vardı.

Bahçeye bir araba girdi, farlar yanıp söndü. Biri topuk sesleriyle hızlıca yürüdü, kapı çaldı. Gülşen dikkatle dinledi.

Sevda kapıyı açtı, Selini öptü, mutfağa yönlendirdi.

Seni çok bekledi, çok merak etti. Geç kızım, doğum günün kutlu olsun!

Selin, annesinin en sevdiği mor-güneş sarısı dalyaları getirmişti. Kucağında kocaman bir demet çiçek, ama gözyaşlarıyla annesinin gözleri kapanmış. Oturup ağlıyordu; çünkü annesinin onu çoktan affettiğine hâlâ inanamıyordu. Ya da asıl kendini affedemiyordu ve bir de mutluluk gözyaşları. Kızının da bugün doğduğunu bildi; minik, turuncu saçlı bir kız, pembe battaniyeye sarılı Bu gerçek bir mutluluktu.

Bugün siz de Leventin eski konağının hemen arkasındaki o tek katlı, yarım daire evin camından içeri bakarsanız, gülümseyen, çay içip geçmişi yad eden üç yaşlı kadın göreceksiniz. Onlar, evlatlarını, torunlarını, torunlarının çocuklarını bekliyorlar Hayatlarını anlamlı kılan herkesi Zamanları az, onları doyasıya sarıp sevmek için kalan her an kıymetli. Bu, her şeyden değerli.

Rate article
Lifequest
Üç İplik. Üç Kader