Boşanmayı Kendinden Emin Bir Şekilde Kazandı — Ancak Karısının Babası Mahkeme Salonunda Donup Kaldı…

Bugün hayatımda unutamayacağım bir gün yaşadım. Boşanma davası sona erdi; ben dağılmış, yorgun, çaresiz olacağımı sanırken şu an hissettiğim şey sadece keskin bir iç huzur. Mahkeme koridorunda dururken, İstanbul Adalet Sarayının soğuk mermerleri ve uğultulu kalabalığı arasında, sanki bir savaşı zaferle bitirmişim gibi bir serinlik vardı içimde.

Beni üniversiteden bu yana tanıyanlar, evliliğe ve aileye ne kadar önem verdiğimi, işimi ve tüm hayallerimi nasıl ördüğümü iyi bilir. Ama en çok da babam, Arif Bey, bugünkü mahkemenin beklenmedik yıldızı oldu.

Davamızın ilk dakikalarında Selim, eski eşim, burnu havada ve yine o pahalı takım elbisesiyle içeri girdi. Boynundaki ipek kravatı bile gereksiz bir gösterişti. Avukatı Yalçın Beyle baş başa konuşurken, hep olduğu gibi her şeyi kazandığını düşündüğü sırıtışı yüzüne yerleşmişti.

Şirketin tamamı benim, villayı da aldım, görüyor musun? diye sırtını rahatça sandalyeye yayarak fısıldadı.

Yalçın gülümsedi, belgeleri sırayla incelerken bir doktor titizliğiyle kaşlarını çattı. O an mesaj atan asistanına kutlama şampanyası yazdığını fark ettim. Selim her zamanki özgüveniyle elindekileri görünce rahatlamıştı. Boşanmanın ona tek zararı para olacaktı, diye düşündü.

Ama asıl hamlemi sona sakladım. Kendi adıma hiçbir hak iddia etmeden, ondan sadece huzur istiyormuşum gibi davrandım. Aslında plan bambaşkaydı. Annem hep derdi, Kimsenin maskesini düşürmek istemiyorsan, ona kibarca siper ol.

Duruşma salonu 25/Ada sade kahverengi bir elbise içerisindeydim; saçlarımı klasik bir topuzla topladım. Sanki teslim olmuşum gibi görünebilirim ama gözlerimdeki kararlılıkla Selimin tüm hamlelerinin farkındaydım.

Hakime Hanım, Emine Altınbaş, salona adım atınca herkes sus pus oldu.

Karar açıklanacak. Dilekçelerde belirtildiği üzere, şirket ve ev hakkınızı bırakıyor musunuz? diye sordu bana.

Evet, hiçbir hak talebim yok, dedim net bir sesle. Temiz bir ayrılık istiyorum.

Selimin göğsü kabardı, bıyık altından gülümserken bana döndü: Sen mağdur olmayacaksın, merak etme, dedi. Onun için önemli olan yalnızca kazanmak, sayılar ve mülkiyetti.

Tam o anda… Mahkeme kapısı gıcırdayarak açıldı ve babam Arif Bey ağır adımlarla içeri girdi. Elindeki eski ceviz bastonun ahşabı zemine dokunduğunda sanki bir davul sesi duyuldu. Selimin yüzü asıldı; göz göze geldiler.

İtirazım var, dedi babam; sesi ne sert, ne de öfkeliydi. Bahsi geçen malların hiçbiri Selim Beye ait değil.

Selim küçümseyerek gülümsedi, Yaşlı saatin ustası yine bir şeyleri karıştırdı galiba, diye mırıldandı, ama babam sözüm ona ilgisizliği umursamadı. Eski bir deri dosyayı masaya bıraktı.

İçine bak istersen, dedim sessizce bakışlarımı kaçırmadan.

İçinden annemin siyah-beyaz gençlik fotoğrafı ve Soydan Aile Vakfı yazan noter onaylı evrak çıktı. Şirket de, Etilerdeki villa da, yazılım hakları da aslında aile vakfına aitti ve boşanmanın resmileşmesiyle bunların yönetimi bana geçecekti.

Selimin benzi bembeyaz oldu; kelimenin tam anlamıyla şoke olmuştu. Babam bastonuna yaslanarak ona döndü:

Eline geçen ne şirket, ne ev, ne de yazılım. Bunca zamandır başkalarının hayatında kiracıydın. Şimdi kira süren sona erdi.

Dudaklarımda bir gülümsemeyle rujumu tazelerken; Nafakayı konuşabiliriz ama ona ihtiyacım yok, dedim. Selimin avukatı panikle evrakları karıştırmaya başladı.

Arif Bey, kelimeleri özenle seçerek devam etti: On yıl boyunca tüm maillerini, iş ilişkilerini gözden geçirdik. Şirketin devlete açılan ihale sonuçları lisansa bağlı ve yazılım izni iptal edildi. Sıfırdan başlamak zorundasın, Selim.

Bu şirketi ben kurdum! Bu kontrat 190 milyon lira değerinde! diye bağırdı Selim.

O an gözlerinin içine bakarak söz aldım: Bu kontrat benim yazılım kodumla, Vector Logicle geçerliydi.

Beni yıllarca küçük gördün, sıkıcı işler dediğin şeyle dalga geçtin… Aslında şirketin her temelinde emeğim vardı. Her gece ikiye kadar programda yaptığım o güncellemelerle büyüdü bu imparatorluk.

Arif Beyin sesi mahkeme salonunda yankılandı: Artık yazılım lisansı yok; şirketin değeri kalmadı.

Selim sandalyede öylece kaldı; hayalini kurduğu zafer bir anda çöküverdi. Şimdi şirketi kapanmak üzere, devleti zarara uğratmaktan ceza dosyası da yolda. O an cebindeki tüm anahtarlar kayboldu.

Hakime Emine Hanım bir saat ara verdi; Selimle Yalçın çaresizce yeni bir hamle aramaya başladı.

Oysa babamın kurduğu sistem çoktan her şeyi kilitlemişti. Mücadeleye kalksa, yıllar sürecek davalar, kamuya açık skandallar ve suçlamalar beklerdi.

Selim yalvarmaya başladı: yüzde 50 ortaklık, şirkette kalma, işçilerin çıkarılmaması… Yalansa yalan, bahaneyse bahane sıraladı.

Ama yalanlarını kaç yıldır izliyordum. Her hareketini kaydetmiştim.

Sonunda babam şartları sundu: Şirketi devrettiğine dair belgeleri imzalayacak, villadan çıkacak, genel müdürlükten istifa edecek… Karşılığında ise özgürlüğü muhafaza edecek. Kabul etmezse, onu dolandırıcılık ve bilişim suçlarından hapishane bekliyor.

Köşeye sıkışınca imzaladı. Son kertede sunucuları yok etmek için gizlice Samson protokolünü tetiklemeye çalıştı. Ama o bile tuzaktı daha önceden her adımını hesaplamıştık.

Sistem uyarıyı doğrudan İstanbul Siber Suçlara gönderdi. Polisler gelip onu anında gözaltına aldı.

Düşmanın elindeki her silahı önceden etkisiz hale getirmiştik. Yenilgiyi o an kabul etti.

Şirketi üstüme aldım; Vector Sistemler adını verdim. Tüm operasyonu yönetirken bir yandan resim ve babama açtığım küçük atölyemle hayata yeniden tutunmaya başladım.

Selim ise 15 yıl hapisle, tüm lüksünden ve hayallerinden mahrum kaldı. Hayatının gerçek anlamını ancak şimdi kavramış olabilir.

Başarı, birilerine hükmetmek ya da hızla büyümek değil. Asıl mesele; sağlam bir temel ve zamanı yöneten, sabırlı bir saat ustasıyla onun kızında bulduğum dayanışma, adalet ve akılcılıkta saklı.

Rate article
Lifequest
Boşanmayı Kendinden Emin Bir Şekilde Kazandı — Ancak Karısının Babası Mahkeme Salonunda Donup Kaldı…