Son Arama
Sabah daha güne gözümü açar açmaz içimi bir huzursuzluk kapladı; nedense bugün kötü bir şey olacaktı gibi hissediyordum.
Kötü bir şey
Hemen annemi aradım, ama Melek Hanım sesinde hiçbir endişe olmadan iyi olduğunu söyledi:
Kan basıncım şahane, başım da ağrımıyor. Hayırdır kızım, bir şey mi oldu?
Ya işte, öylesine soruyorum dedim. Neyse, işe hazırlanmalıyım, bir şey olursa sen beni ara, tamam mı?
Tamam kızım.
Aslında annemle konuştuktan sonra içimdeki huzursuzluğun geçmesi gerekirdi, ama ruhumdan o ağırlık bir türlü gitmedi. İçimi kemiren şeyin nedenini de bir türlü bulamıyordum; ortada belirgin bir sorun yoktu. Yine de, benim gibi biri için her an her şey olabilirdi. Hele ki bugün pazartesi, malum pazartesiler zordur.
Kahvemi yudumladıktan sonra saate baktım; altı buçuk olmuştu. Hemen üstümü giyindim, yanıma bir şeyler alıp evden çıktım.
*****
112 Acilin garajında bugün birlikte çalışacağım şoför Mustafayla karşılaştım. Beni görünce elini salladı, ben de yorgun bir gülümsemeyle karşılık verdim.
Derya ne o suratın? dedi Mustafa sigarasını yakarken, Bir derdin mi var?
Yok Mustafa, daha bir şey olmadı. Ama olacak gibi bir his var içimde, dedim dalgınca.
Tövbe tövbe Kız sabahın köründe niye böyle şeyler düşünürsün? Yoksa uykusuz musun yine?
Cevap vermedim. Yalnızca yukarı baktım. Kapkara bulutlar çökmüştü gökyüzüne, birazdan bardaktan boşanırcasına yağacak gibi.
Çocukluğumdan beri yağmuru hiç sevmem
Belki de bundandır, diye düşündüm, Aslında bir şey olmayacak, sadece havadan dolayı zor hissediyorum.
Az da olsa içim rahatlarken, hemen ardından o kara his yine geri geldi.
Tam o sırada yanımızdan geçen hemşire kız, yüksek sesle:
Kolay gelsin arkadaşlar! diye seslendi.
Mustafa sigara dumanına boğulup öksürdü, sonra öfkeyle yumruğunu gösterdi, kızcağız da gözlerini korkuyla yumdu.
Ay pardon, unuttum! dedi utana sıkıla.
Kız daha geçen hafta başlamıştı, ve hâlâ nöbete gelen ekiplere iyi nöbetler dilememesi gerektiğini öğrenememişti.
Çünkü bu uğursuz sayılırdı.
Şimdi kesin bir şey olacak, diye fısıldadım kendi kendime, tüylerim diken diken oldu.
Sus, ağzını hayra aç, dedi Mustafa, sigarasını çöpe atarken.
*****
O gün her çağrı geldiğinde dudaklarımı ısırıyordum; her yeni vaka, tablette yeni bir adres, anonsla yeni bir sebep:
Erkek, 35 yaşında, şiddetli baş ağrısı. Konuşmasında pelteklik var, inme olabilir
Eksikti bu da, diye aklımdan geçirdim. 112 çalışanı her şeye hazır olmalı, ama…
Her vaka içimde iz bırakıyordu, özellikle ölümle sonuçlanma ihtimali olanlar beni kahrediyordu. İnme riskinde bu hep mümkündü. Özellikle de bugün.
Neyse ki, gittiğimiz adamda inme yoktu. Adam sabaha kadar arkadaşının doğum gününü kutlamış, başı yalandan ağrıyormuş. Ona bir ağrı kesici verdim, uyumasını tavsiye ettim.
Biraz bira içsem, iyi gelir mi? deyiverdi sitemle.
Asla! Daha kötü olursun. Uzak dur alkolden, uzun yaşamak istiyorsan.
Dairenin kapısından çıkarken derin bir nefes aldım şükür bir felaket olmadı.
Acaba Mustafa mı haklıydı? O bu kötü his yüksek ihtimalle sendeki yorgunluktur dediğinde ona tamamen katılamamıştım ama… Belki de öyledir, diye yeni yeni düşünmeye başlamıştım. Tam rahatlayacakken, bu kez anons geldi: Mustafa ile birlikte mezarlığa gitmemiz gerektiği söylendi…
Nereye? diye şaşırdı Mustafa.
Mezarlık, dedim elim tablete kitlenmiş.
Bugün ünlü bir tiyatrocu gömülecekti bizim kasabanın mezarlığına, ama tuhaf olan beni daha önce hiç duymamış olmamdı.
Her yaştan, her cinsten insan vardı. Kimi sessizce karanfil tutuyordu, kimi ağlıyordu, kimileri de merhumdan güzel sözlerle bahsediyordu.
İçimden sürekli bir şey olacak diye bekledim ama çok şükür kimseye acil yardım gerekmedi.
Devamında sıradan çağrılar geldi, hemen her gün yaşadığımız türden.
Farkında olmadan 12 saat geçmişti, mesai bitiyordu.
On dakika sonra istasyona dönüp her şeyi bırakacaktık.
Düşüncemde eve gittiğimi, duş aldığımı ve hemen yatağa atıldığımı hayal ediyordum. Umutluydum; yarın daha iyi hissederim, diyordum.
Yine de içimdeki sıkıntı geçmemişti. Annemi bir kez daha aradım, nasılsın diye sordum.
İyiyim kızım, dedi Melek Hanım. Akşam yemeğimi yiyeceğim, sonra televizyon izlerim.
Mustafa telefonu yerine koyduğumda sordu:
Anneden haber var mı?
Her şey yolunda.
Gördün mü! gülümsedi Mustafa. Boşuna kuruntu yapıyorsun, kötü his diyen sensin hep…
Ama hâlâ içimde tuhaf bir endişe vardı.
Mustafa, bazen kavrayamıyorum bu içimdeki huzursuzluğu. Sanki bir şey olacak gibi bir duygu
Bir hayvan alsan kendine, bu keder geçer. Evcil hayvanlar insanın ruhunu dinlendirir.
Ciddi misin?
Tabii! Benim kedim Var. Eve gelir gelmez kucağıma atlar, mır mır, mest oluyorum. Bütün stres uçup gidiyor, deliksiz uyuyorum.
Mustafa, benim bu nöbetle hayvana vakit ayırmam imkânsız. Senin annen, çocuğun var. Ben yalnızım.
Tam bunları söylerken, aniden tablet canlandı:
Derya, mesain bitmedi, son çağrı. Lale Sokak, 23, Daire Bakayım…
Daire kırk sekiz mi yoksa?
Evet, bravo Derya, daire 48! Nereden bildin? şaşırdı operatör.
Orada Fikret Amca yaşıyor. Sık sık gidiyoruz ya. Yine mi kalbi tutmuş?
Operatörün iç çekişini duydum, içime taş oturdu.
Ölmüş Derya Sabah olmuş galiba. Polis de orada, siz de gelmelisiniz. Prosedürü biliyorsun.
Biliyorum dedim kısık sesle.
Elim titreyerek tableti kucağıma aldım, gözlerim Mustafaya döndü. O da her şeyi duymuş, sadece sessizce bakıyordu:
Fikret Amca iyi biriydi, anlattıklarından belliydi. Lütfen kendini suçlama Derya. Defalarca hastaneye gitmeyi reddetti, polikliniğe bile uğramadı. Elinden geleni yaptın.
Hı-hı…
Koltuğa yaslandım, gözlerimi kapadım, derin bir yalnızlığa gömüldüm.
*****
Fikret Amca ile bir buçuk ay önce tanıştım. Kendisi 112yi aramıştı, göğsünde ani bir acıyla.
Kapının açık olduğunu, direk içeri girebileceğimizi söylemişti, demişti operatör.
Peki.
Eve girdiğimde, antrede minicik bir yavru köpek karşıladı beni. O kadar küçük ki; neredeyse avucum kadar. Önce havlayıp hırladı, sonra Fikret Amca çağırınca heyecanla kuyruk sallayarak odaya koştu.
Sokakta buldum, sahiplendim. Şimdi kollayıp duruyor beni! dedi yaşlı adam, yataktan kalkmaya çalışırken.
Yerinden kalkmayın, dedim. Bu köpeğe bayıldım. Benim de olmasını isterdim.
Neden sahiplenmiyorsun?
Sebep çok Neyse, şimdi sizden konuşalım.
Adam durumunu anlattı; kalp sorunları bir yıl önce, eşi vefat edince başlamış. Eskiden polikiniğe gidermiş ama fayda görmeyince
Hastanede sıra beklemekten fenalaşıyorum. Ağrılar da sürekli değil zaten.
Nasıl yani?
Biraz sızlıyor, geçiyor. Ya korvalol, ya valdinax içince rahatlıyorum.
Bunlar tedavi değil, diye hafifçe gülümsedim. ECG çekelim en iyisi.
Gerçekten kalpte sıkıntı vardı. Ama ne yaptıysam, onu hastaneye götüremedim.
Peki, Badiyi kime bırakacağım? Bir iğne ver yeter.
Bu sadece geçici bir çözüm, hastanede kalmanız gerek.
Bak, sizden önce gelen ekipler de aynısını yaptı. Hâlâ sağım, ama hastaneye gitmem. Gerekirse imzalarım, diye rest çekmişti.
Ne yaptıysam ikna edemedim, bir sonrakilerde de aynı terane.
Artık onun çağrılarına sadece ben gidiyordum, o da haftada bir mutlaka arıyordu.
Önceleri geçip gidiyordu. Artık bir tutunca bırakmıyor.
Çünkü tedavi olmadıkça her geçen gün kötüleşiyor. Lütfen hastaneye yatalım?
Affet kızım, yapamam. Yanına alıp sevdi yavruyu. Ona bakacak kimsem yok. Küçücük daha
Ama bir gün fenalaşırsan kim sahip çıkar ona?
Allah büyük, iyi insanlar çıkar elbet Komşumla anlaştım, gerekirse Badiyi ona bırakacak. Paranın yerini bile gösterdim.
Para ne alaka?
E alacağıma mama alsın diye. Ne bileyim, herkes sokak köpeği sahiplenemiyor, para lazım.
Adam iyi niyetliydi gerçekten.
Şimdi tekrar Fikret Amcaya gidiyordum, ama bu defa artık o umutlu sohbetler olmayacaktı. Çok üzülüyordum.
Son çağrı, gerçekten son olmuştu.
Ve içimden tüm kalbimle, Mustafaya hiç suçun yok diyenlere katılamıyordum. Vardı Onu ikna etmeliydim, hastaneye gitseydi belki yaşardı
Derya, geldik.
Mustafanın omzumdaki elini fark edince anca toparladım.
Geldik diyorum.
Ayaklarım kurşun gibi ağır; üçüncü kata çıktım, kapıyı açtım. Vardığımızda içerde mahalle bekçisi ve komşu Nermin Hanım da vardı onu da bir sonraki çağrıdan tanımıştım.
Bir seferinde Fikret Amca sokağın ortasında fenalaşmış, Badiyi kucağından bırakmadan Nermin Hanımdan ambulansı aramasını istemiş. Ben geldiğimde yanında duruyordu; o gün tanışmıştık.
Hoş geldin kızım.
Merhaba Nermin Hanım. Polisi siz mi çağırdınız?
Ben tabi. Sabah beri köpeği havlıyordu. Herhalde gezmeye çıkmadı dedim, olur ya. Akşama kadar da dışarıda yoktu. Akşam eve döndüm, havlaması bitmiyor. Ondan sonra polisi aradım, bekçiyle çilingir kapıyı açtı, içeride… elini yatak odasına uzattı.
Anladım, sağ olun.
Yatak odasında uzun uzun Fikret Amcaya baktım, gözyaşlarımı tutmaya çalıştım. Sonra tutanağı doldurdum. Birden…
Bir şey anımsayıp gözlerimle evi taradım; mutfağa, banyoya, balkona bile baktım.
Birini mi arıyorsunuz? diye bekçi sordu dikkatlice.
Yavru köpek olması lazım, göremedim. Gördünüz mü acaba?
Kara renkti sanırım? Buradaydı, ortalıkta dolaşıyordu, havlıyordu. Komşunuz aldı galiba.
Çok şükür, dedim içimden.
Bir an korkmuştum sokağa bırakıldı diye. Fikret Amca onu çok severdi, haberi olsa yüreği dayanmazdı.
Oradan çıkınca terasa uğrayayım dedim, Nermin Hanım işim var diye hemen ayrılmıştı. Son bir defa uğramak istedim.
Derya? Bir şey mi oldu?
Sadece teşekkür edecektim, Badiyi sahiplenmişsiniz. Nasıl, iyi mi bari?
Kim iyi mi?
Yani köpek Sizde diye duydum?
Aa, yok ben sahiplenmedim ki. Ne yapacağım köpeği…
Ama polis öyle dedi, siz aldınız diye.
Doğru, aldım. Sonra apartmanın önüne saldım. Sürekli havlıyordu, rahatsız etti, başı ağrıdı herkesin.
Ama Fikret Amca sizinle anlaşmış; cebini gösterdi, mama parası dedi
Nermin Hanımın yüz ifadesi değişti, irkildi:
Hiçbir şey bilmiyorum kızım. Ben öyle para, anlaşma duymadım.
Ama kendisi söyledi
Kusura bakma şimdi konuşacak vaktim yok. Köpek Aç kalmazsa yaşar, belki birileri sahiplenir.
*****
Koşar adım merdivenlerden indim. Bu arada fırtına patlamış, yağmur başlamıştı. Henüz ince ince yağıyordu ama hızla şiddetleniyordu.
Derya, ne yapıyorsun yağmurda! Mustafa seslendi Gel araca gir, iyice ıslacaksın.
Kapıyı açıp ilaç çantasını arabaya koydum, kapattım.
Derya, ne oluyor? dedi Mustafa anlamadan.
Mustafa, sen istasyona dön, işimiz bitti fakat benim halletmem gereken bir şey daha var.
Neymiş?
Yavru köpeği bulmam gerek.
Neyi?
Kısaca anlattım olup biteni. Mustafa sigarasını yakıp beni dinledi.
Kaçamaz o kadar, yakındadır. Sen istasyona git, ben hallederim
Mustafa sigarasını yere atıp ayağıyla ezdi, sonra bana döndü:
Hayır! Seni burada yalnız bırakmam. Zaten hava kararıyor. Köpeği beraber arayacağız.
Olmaz, senin arabayı bırakamaman lazım!
Kimseye bir şey demeyiz, sorun çıkmaz, dert etme.
On dakika boyunca tüm apartman içinde yavruyu aradık bulamadık. Sonra bekçi de katıldı aramaya.
Derken bir bağırış duydum:
Buldum! Mustafa’nın sesiyle koşarak yanına gittim.
Bekçi de peşimizden geldi.
Bak bak, buldum seni ama sen bana havlıyorsun! dedi Mustafa, esprili biçimde.
Kaldırımın karşısındaki bankın altında Badiyi bulduk. Bana bakınca sevincimden içim çekildi.
Badi, canım benim! Yağmur gözyaşımı sakladı, belki ağladım, kimse anlamadı. Tanıdın mı beni?
Köpek yavaşça yanıma geldi, üzüntülü gözlerle baktı ve inledi.
Biliyorum küçük dostum, Fikret Amcamız yok artık.
Mustafa arkasını döndü, bekçi de başını eğdi erkekler böyle şeyde kolay gözyaşı dökemez.
Senin için onun yerini tutamam ama denemeye hazırım, canım. Benimle gelir misin?
Ve Badi geldi. Çünkü ben ona güven verebilmiştim. Hem o da yağmuru sevmezdi zaten.
*****
İlk zamanlarda bütün gün yalnız kalır diye çok kaygılandım. Neyse ki annem yetişti. Ben 24 saatlik nöbetteyken, Melek Hanım gelip besledi, gezdirdi köpeği.
İzin günlerimde parkta birlikte yürüdük. Annem, ben, Badi.
İyi ki almışım bu küçücük ve çaresiz yavruyu; hayatım anlam kazandı, hatta artık Fikret Amcayı da daha iyi anlıyorum tıbbi yönden hak vermesem de…
Kısa süre sonra, bizim mutlu aileye bir kişi daha katıldı. O gün evde tanıştığım mahalle bekçisi Volkan, sık sık uğrar oldu. Gelirken elinde çiçekle geldiğinde kapıda ilk önce Badiyi buldu.
Köpek onu koklayıp, tepeden tırnağa süzüp, sonra havlayarak içeri davet etti; geçer not aldı demekti bu!
Ve biliyordum ki, artık bana hiçbir kötülük gelmeyecekti. En fazla; yıllardır beklediğim o büyük mutluluğa kavuşmak dışındaVe o akşam, ilk kez yatağa uzanırken içimde bir başka huzursuzluk değil, hafif bir kıpırtı vardı; minik patilerin salondan yankılanan tıkırtısı, annemin mutfakta suyu kaynatma sesi ve cep telefonuma gelen nazik bir mesaj. Her şey yolunda mı? diyordu Volkan. Birlikte çay içebiliriz, istersen.
Gülümsedim. O an anladım ki, hayat illa ki kayıplar, gözyaşı ya da eksikliklerle tanımlanmak zorunda değildi. Birilerinin sonu, başkalarının başlangıcıydı bazen. Ve bazen, bir köpek bir kalbi, başka bir insan bir ömrü iyileştirirdi.
Artık yeni bir huzursuzluğum vardıama iyi anlamda. Heyecan, umut, yeniden başlamanın belirsiz, güzel telaşı. Fikret Amcayı ve kendi eksiklerimi hatırlayarak, günü kapatırken Badiyi yanıma çağırdım. O, başını dizime koydu ve gözlerini kapadı. Kalbimden sessizce, Emin ellerdesin dedim ona ve kendime: Sen de.
Yağmur damlaları camdan aşağı süzülüyordu; her biri geçmişi yıkayıp götürürken yeni günün sessiz, sıcak vaadini fısıldıyordu.
Bazen birini kurtaramazsın. Ama kendini, belki de başkasını kurtaracak gücü bir gün tam da burada, hiç beklemediğin bir iyilikte bulursun.
Sabah olduğunda biliyordum: Hayat ne kadar zor olursa olsun, artık yalnız değildim. Ve bu, en güzel iyileşmeydi.




