Bir İnsanı Kaybetmek

Birini Kaybetmek

– Meltem, gidiyorum ben, – diye kısık, yabancı bir sesle mırıldandı Orhan, boğazını temizleyip.
– Garaja falan mı gidiyorsun? – dedi Meltem, alışkanlıkla, eşine şöyle bir bakarak.
– Hayır. Meltem, ben senden ayrılıyorum. Başka bir kadına gidiyorum
Elindeki yarı soyulmuş patates kayıp masanın altına doğru yuvarlandı. Meltem, bir süre patatesin kaçışını izledi, söylenenleri içine sindirmeye çalışarak, sonra aniden dönüp eşine gözlerini dikti. O an ancak anlamıştı ne denildiğini. Dışarıdan bakan biri, onun denizin ortasında dimdik duran bir kaya kadar sakin olduğunu düşünebilirdi. Oysa içi darmadağın olmuş, sanki kalbinde çığ düşmüştü. Hislerinin tamamı altında kalmıştı sevgi, sevinç ve gerçekleşmemiş umutlar

– Kim bu kadın? – dedi Meltem, kendini zor tutarak, sesini yükseltmemek için ellerini yumruk yapmamak için direnerek.
– Tanımazsın onu, Meltem. Ama o bambaşka biri Bizim her şeyimiz gerçek. Beni bir bakışla anlıyor, ortak yönlerimiz çok Hem de çok fazla! – diye hayran hayran anlattı Orhan. Meltem ise içinden patates soyacağıyla onu dürtüyor, kıvrandığını izleyerek garip bir zevk duyuyordu.
– Nihayet mutluluğunu buldun demek. Tebrik ederim, – dedi Meltem, elini ve soyacağı musluğun altına tutarken. – Ayrıntıları bilmem gerekmiyor. Artık özgürsün. Git, akşam yemeğine de çağırmıyorum. Zaten sanırım sabırsızlıkla bekliyorlardır seni
Orhan bir iç geçirdi, sevinçten mi, duygulardan mı belli değildi ve yatak odasına eşyalarını toplamaya gitti. Meltem ise düşmemek için lavabonun kenarına asıldı, parmaklarının beyazladığını fark etti. O an iki şey diliyordu: Düşmemek ve onun bir an önce gitmesi

– Şey Ben gidiyorum artık, olur mu? – kapıya çekingen çekingen ilerlerken fısıldadı Orhan. Meltem dönüp baktı ona. Yüzünde huzur vardı, sakinlik. Orhan biraz şaşkın görünüyordu; en azından gözyaşı, serzeniş ve bağırış bekliyordu, ama böylesine bir kayıtsızlık değil. Omuz silkerek mutfaktan çıktı.
Kapının kapandığını duyan Meltem olduğu yere, mutfağın ortasına yere yığıldı. Avazı çıktığı kadar bağırmamak için elini dişleriyle ısırarak inlemeye başladı. Yaralı bir hayvan gibi, artık yaşama umudu kalmamış Ancak üç saat sonra, gözleri şiş, sesi kısılmış ve yorgun, sürünerek yatak odasına geçti, üstünü bile çıkarmadan yatağa kapandı. Dünyası kararmıştı

Meltem, derin bir gece vakti uyandı, hüzünle bir geçmiş özlemi çöktü içine. Tanıştıkları günü hatırladı. O zamanlar genç, tecrübesiz bir kız olarak küçük bir Anadolu kasabasına tayini çıkmış, ilk hafta sonu kız arkadaşlarıyla halk dansına gitmişti. O akşam Orhanla karşılaşmışlardı. Orhan, parktaki asayişe bakan birkaç gençle birlikteydi.

Uzun boylu, omuzları geniş, gülüşüyle hemen fark ediliyordu. Meltem ona ilk bakışta vurulmuş, kelimeler boğazında düğümlenmişti. Anlamıştı; bu iş bitmişti. Orhan ise hafif alaycı, üstten bakar bir bakışla Meltemi izliyordu ama o da bu çekingen kızı beğenmişti. İlk buluşmalarında eve bırakmayı teklif etmişti. Bir daha da hiç ayrılmadılar.

Neredeyse her gün görüşüyorlardı. Üç ay sonra nikâh başvurusu yaptılar. Yazın gürültülü, neşeli bir düğünle evlendiler. Önce bir lojmanda yaşadılar. Sonra Meltem ilk çocuklarını doğurunca, iki odalı mütevazı bir daireye taşındılar. Mutlulukları tarifsizdi. Gerçekten seviyorlardı birbirlerini. O kadar ki bazen bir bakışta anlaşırdı ikisi; kelimeye gerek kalmazdı. Hiç kavga etmediler, inanılır gibi değil belki ama, öyle oturmuşlardı ki birbirlerine; sanki birbiriyle bütünleşmiş parça gibi, artı ve eksi ya da yin ve yang gibi

Geçen hafta, evliliklerinin otuz altı yılı doldu. En korkuncu, otuz yedincisine muhtemelen kavuşamayacaklarıydı Bunu düşününce Meltem bir kez daha ağlamaya başladı. Şimdiyse, sessizce, bitik bir şekilde; sanki tüm mutluluğu ve sevgisi bıçak gibi bitmişti

Sabah kasvetliydi, Meltemin içi gibi. Ama kalkmak zorundaydı, ev kocamandı, çiftlik işleri de öyle. Her şey ilgi ve bakım istiyordu. Biraz şekerli çay içti zorla, başka da bir şey geçiremedi boğazından. Sonra işlere koyuldu: Evi topladı, tavukları besledi, keçiyi ağıla çıkardı, yerleri sildi, dün akşamdan kalan bulaşığı yıkadı. Hepsini bir hırsla yaptı, sanki durup düşünmeye vakit bırakmamaya çalışıyordu kendine; olanlara takılmamak için

Ama daha zoru çocuklara ne diyeceğini bilmiyordu. Oğlu Veliye ve kızı Ayçaya Öğlene doğru ancak cesaret edebildi.

– Anne, ciddi misin? Babam başka bir kadın mı bulmuş? Kimmiş o? Şaka mı bu anne Hemen geleyim mi? – telaşla konuştu Ayça.
– Yok yok, Ayçacım, gelmeyin. Hele sen! Son ayın, bu olaylar sana yaramaz. Ben hallederim, kimse ölmedi sonuçta.
Oğlu ise daha sertti. Telefonda küfretti, sürekli çıkıştı, Meltem onu sakinleştirmeye çalıştı. – Yeter artık, babana hakaret etme, hayat bu, her şey olur. Sonunda Veli hafta sonu geleceğine söz verdi

Çocuklara söyledikten sonra biraz rahatladı. Antre aynasında kendini görünce takıldı bakışları. Karşısındaki kadın kilolu, makyajsız, gözleri şişmiş, dudakları çatlamış, pembe sabahlığıyla kaybolmuş gibiydi.

– Eh Adam genç birini bulduysa şaşmamalı. Halime bak! Şişmanlamışım, saç baş yok, manikür yok, makyaj yok Oysa o mutlaka bakımlıdır, ben kendimi çoktan unuttum. Evlatlarım, eşim, torunlarım öncelikli Yemyeşil tavuklarla bahçe ikinci sırada Off, – dedi Meltem, yüzünü elleriyle kapatıp içini çekerek, o kadını ve eşini hayal etti
Son bir yılın ağırlığını şimdi daha net görüyordu. Zorlu bir gebelik geçiren Ayça, torununun doğumu, bir sürü ev işi. Neredeyse bütün vaktini bunlar alıyordu. Orhan ise akşamları yalnız yemek yiyor, hafta sonlarını kendisiyle değil çocuklarla geçiriyordu. Belki de o zaman başlamıştı aralarındaki mesafe. Ama Meltem, yoğunluğu yüzünden görememişti ya da görmek istememişti

İlk günler Meltem için çok zordu. Sonra alışmaya başladı. Çocuklarına babalarını ihmal etmemelerini söyledi. Çünkü Orhan onları bırakmamıştı, iyi babaydı, torunlarını severdi. Onlar bu olayda tarafsız kalmalıydı. Çocuklar biraz söylendiler başta, ama sonunda kabullendiler. En azından, Meltem böyle düşündü. Zamanla yükün ağırlığı biraz azaldı. Çünkü üzülmeye vakti olmuyordu bile: Ev, torunlar, iş Emekli olmasına rağmen çalışmaya da tekrar başladı. Kilo verdi, saçının modelini değiştirdi, kendine bakmaya başladı. Yüzü daha güler oldu. Hayat devam ediyordu sonuçta.

Altı ay sonra, bilinmeyen bir numaradan telefon geldi. O, çoktan unuttuğunu sandığı ama yine de çok tanıdık bir sesti.

– Meltem, güzelim Beni affet, ne olur geri dön, sensiz yapamıyorum. İlk iki ay bocaladım, sonra! Ne zaman gözümü kapatsam, sen çıkıyorsun karşıma. Ne olur geri al beni, – yalvardı Orhan telefonda.
– Hayır. Dönmeyeceğim. Git sevgiline. Hem sana güzel güzel ortak yönleriniz var. Ben sensiz de iyiyim. – dedi Meltem, kısa kesip telefonu kapadı.
Bundan sonra her akşam Orhan aradı. İkna etmeye, tatlı sözlerle gönlünü almaya çalıştı.

– Meltem, artık genç değiliz ki. Bu yaşta neyi paylaşamıyoruz sanki? Şeytana uydum, herkese olur. Seni seviyorum, çocukları ve torunları da çok seviyorum. Yanınızda olmak istiyorum.
– Kim engel oldu ki Orhan? Çocukları sev, torunları sev. Onlar senden vazgeçmedi. Bensiz de yaşarsın. Kırık fincan ne kadar yapıştırırsan yap, eskisi gibi olmaz – kararını net bir tonla söylüyordu.
Çocukları, başta babalarına öfkeliydi, ama şimdi ikisi de Orhanın tarafını tuttu.

– Anne, babamda yüz kalmadı. Çok pişman. Belki affetsen, – diye Ayça ısrar ediyordu.
– Evet anne, affet işte. Ne olacak ki, hala onu sevdiğini de biliyorum, – diyordu Veli de.
– Hayır, olmaz. Sakın ısrar etmeyin. Onunla yaşayamayacağım artık, anlıyor musunuz? Hep aklıma gelir, beni nasıl terk etti
Meltem böylece yaşadı. Çalıştı, evle ilgilendi, çocuklarıyla içli dışlı oldu. Torunlarıyla vakit geçirdi ama Orhansız.

O sırada Orhan, birlikte çok ortak yönü olduğunu sandığı kadınla yollarını ayırmış, yaşlı annesinin yanına taşınmıştı. Meltemi çok özlüyordu, geçmiş günlerini sık sık hatırlıyor, yaptığına içten içe pişman oluyordu. Ama olacak olan olmuştu işte, geri döndürmek mümkün değildi. Bununla yaşamak zorundaydı.

Bir gün, Orhan cesaretini topladı. Meltemin evinin kapısına kadar geldi, dizlerinin üzerine düşüp ondan özür dileyecek, belki de af dileyecekti. Affeder miydi, bilmezdi ama, en azından bir daha görebilseydi onu, sevdiği kadını

En iyi kıyafetlerini giydi, evi buldu. Kapıyı tıklattı ama açan olmadı. Meltem gece nöbetindeydi, evde yoktu. Bir müddet daha bekledi, sonra verandadaki bankta uykuya daldı. Uzun zamandır ilk kez bu kadar rahat uyudu. Belki de ev duvarlarının etkisiydi ya da kendi anne ocağına yakın hissettiren huzur.

Meltem sabaha karşı eve döndü. Bir de baktı, Orhan bankta hareketsiz yatıyor. Ay ışığında yüzü çok solgun görünüyordu. Eliyle omzuna dokundu, hiçbir tepki göremedi. Omzundan salladı, yine bir hareket yok.

– Allahım Eyvah, eyvah! Orhanım, canım benim Beni kime bıraktın, bensiz nasıl yaşarım şimdi, sevdiğim -diye feryat etti Meltem, kendini kocasının göğsüne atarak
O anda Orhan birden Meltemin omuzlarını tuttu, öpmeye başladı.

– Demek ki seviyorsun hâlâ Ben de seni seviyorum, Meltemim, canım karım! Affet beni Bu acıya daha fazla dayanamam, -dizlerinin üstüne düştü, yüzünü kapadı
– Sende de hiç utanma kalmamış! Hain seni! – diye sırtına hafifçe vurdu Meltem. – Gerçekten gittin sandım, ya başına bir şey geldiyse diye endişelendim! Mart kedisi gibi dolaşıp durdun, şimdi de karşıma geçtin
O günden sonra Meltem ve Orhan barıştılar, daha mutlu bir hayat kurdular. Birbirlerini daha çok sevdiler ve değer verdiler. Sonunda anladılar ki, asıl kayıplar insanın en sevdikleridir. Ve bazen affetmek gerekir. Kibir her zaman iyi değildir. Çok kırılmış olsan da, kalbinde sevgiye bir köşe ayırabilirsin. Ve en önemlisi, sahip olduklarımızı kaybetmeden kıymetini bilmek gerekir. İşte böyle bir hikaye bu Mutlu sonla bitti.

Rate article
Lifequest
Bir İnsanı Kaybetmek