On altı baharını bile tam yaşamamıştı ki, onu sisli bir koridordan evine getirdi… Karnı, garip bir dolunay gibi belirginleşmiş, kendisinden bir yaş büyük kızı. Zeynep aynı meslek lisesinin sisli koridorlarında, farklı bir sınıfta yürüyordu. Birkaç gün boyunca Mehmet, köşede kıvrılmış, sessiz gözyaşları döken bu yabancı kızı izledi. Yuvarlaklaşan karnı, haftalardır tekrarladığı aynı kıyafetler ve umutsuz boş bakışlar, rüyada eriyen bir görüntü gibi dikkatini çekti.
Hikayesi İstanbul’un eski duvarlarında fısıldanan bir sır gibi neredeyse herkesin dilindeydi… Şehrin tanınmış iş adamının torunu Emre bir zamanlar onunla dolanmıştı, sonra aniden buhar olup uçtu, “acil bir görev” bahanesiyle Ankara’nın gölgeli yollarına kayboldu. Ailesi onu duymak bile istemedi, doğrudan yüzüne kapıyı kapattı. Kendi ailesi ise eski bir efsane gibi “namus lekesi” korkusuyla onu evden kovdu ve yazlık bahçeye kaçtı. Bazıları içten içe acırken, diğerleri sırtından alay okları fırlattı.
Kendi hatası, kafasıyla düşünseydi diye fısıldadılar. Mehmet artık dayanamıyordu, rüyada yürür gibi adımladı ve yaklaştı. Zor olacak, hıçkırıkları kes, dedi. Bence burada kal, hatta nikah kıyabiliriz ama şunu bil, yalan söyleyemem ve her şeyin pembe olduğunu yapmacık yapmam. Yanında duracağım ve söz, üstesinden geleceğiz. Zeynep gözyaşlarını sildi, bu sade çocuğa baktı. Ne diyebilirdi ki… Cilası olmayan, sıradan biri. Oysa hayalleri bambaşka bir prensle doluydu! Ama bu garip rüyada seçeneği yoktu, elini tuttu ve gitti.
Ailesi şok dalgasıyla sarsıldı, annesi yalvar yakar aklını başına al dedi, ama Mehmet kararlıydı, rüyaların mantığı gibi. Anne abartma, bir yolunu buluruz. İki bursum var, normal ve sosyal. Ekstra işler yapacağım, idare ederiz! Ama üniversite hayalin vardı! Olsun ya? İnsanlar yaşıyor işte. Babam fabrikada ömür tüketiyor, sen dükkanda. Okumamışlar da geçiniyor. Anne bu kıyamet değil! Zeynep onun odasına, rüya gibi bir odaya taşındı. Yatağını verdi, kendisi katlanır kanapeye geçti. Günler boyunca sessiz bir gölgeydi, el ele okula gidip geliyordu, ta ki patlayana dek.
Yeter! Ailen neden bana öyle bakıyor? Beğenmiyorlar! Neden zamanını benimle geçirmiyorsun? Kitaplara dalıp kayboluyorsun! Mehmet şaşkın, rüya bulanıklığıyla yanıtladı. Normal değil mi? Beğenmiyorlar ama kabul ettiler, rahatsız etmiyorlar. Kendi ailen seni görmek istemiyor. Çocuğun babasının ailesi nerede peki? Kitap okuyorum çünkü öğrenmek istiyorum, ilk seneden çıkmak istemiyorum. Burs da lazım. Kayboluyorum çünkü çalışıyorum, seninle ağlamaklı filmler izleyecek halim yok. Zeynep ağladı. Neden böyle? Yalan bilmediğimi söylemiştim. Bu arada evlenme dairesine ne zaman gidiyoruz? Böyle gidemem, yüksek belli güzel bir elbise al, karnı gizlesin. Ne? Hamilelik kağıdıyla gideriz, elbise ne? Bebek arabası ve beşik için para biriktirmeliyim daha…
Annesi sakinleştiriciye uzandı, ama yavaş yavaş alıştı, çocuk giysilerine bakmaya başladı. Ne büyük felaketti ki… Evlensinler, yaşasınlar, yardım ederiz. Ama bu kız nankör, hep şikayetçi, dar evden, herkesten. Doğurunca belki değişir. Ne var ki Zeynep değişmedi. Mehmet, oto yıkamadan toz toprak içinde yorgun dönüp zayıf bir kedi getirdiğinde, öfke patladı. Aptal! Bu perişan kediyi ne yapacağız? At dışarı! Mehmet gülümsedi, rüya gibi sakin. Hamile, kalıyor. Sus ve yemeğimi hazırla. Seç o zaman! Ya kedi ya ben! Bu ev benim, seçmek zorunda değilim. Kedim kalır, rahatsızsan git. Annem bile böyle demedi. Zeynep çılgına döndü, bu kediye kıskandı. Karnı nerede görmüştü? Ama sonra kedi de şişti, hamile olduğu anlaşıldı.
Yorgundu, acıma geldi ama rüyada olduğu gibi kovdu. Bir şekilde olacak. Zeynep doğurur sakinleşir, kediler eğlendirir. Ama rüya başka yöne akıtı… İstanbul’un iş adamı dede, uzun yolculuktan döndü, torununu buldu, azarladı. Büyük torun yabancı ailede büyüyecekse para kesilir dedi. Çocuk bu “kese”yi kaybetmekten korktu. Zeynep aynı anda onunla uçtu, vedalaşmadan. Belgeleri vardı, eşyaları bıraktı, yeni alacaklar. O lise bir daha yok! Mehmet yıkıldı, eşyaları attı, karanlıkta kedisiyle oturdu. Kedi anladı, sokuldu, mırıldandı.
Mehmet kedinin doğumunu kendi yönetti, ailesini uzak tuttu. Nazik konuştu, sakinleştirdi, telefonu bekletti. Dört yavru doğdu. Altlığı değiştirdi, su ve mama verdi. Bitkin, gözlerini kapattı. En küçük yavru avucuna sokuldu, ve düşündü: Hayvanlar bazen insanlardan daha fazla minnettarlık gösterir.On altı baharını bile tam yaşamamıştı ki, onu sisli bir koridordan evine getirdi… Karnı, garip bir dolunay gibi belirginleşmiş, kendisinden bir yaş büyük kızı. Zeynep aynı meslek lisesinin sisli koridorlarında, farklı bir sınıfta yürüyordu. Birkaç gün boyunca Mehmet, köşede kıvrılmış, sessiz gözyaşları döken bu yabancı kızı izledi. Yuvarlaklaşan karnı, haftalardır tekrarladığı aynı kıyafetler ve umutsuz boş bakışlar, rüyada eriyen bir görüntü gibi dikkatini çekti.
Hikayesi İstanbul’un eski duvarlarında fısıldanan bir sır gibi neredeyse herkesin dilindeydi… Şehrin tanınmış iş adamının torunu Emre bir zamanlar onunla dolanmıştı, sonra aniden buhar olup uçtu, “acil bir görev” bahanesiyle Ankara’nın gölgeli yollarına kayboldu. Ailesi onu duymak bile istemedi, doğrudan yüzüne kapıyı kapattı. Kendi ailesi ise eski bir efsane gibi “namus lekesi” korkusuyla onu evden kovdu ve yazlık bahçeye kaçtı. Bazıları içten içe acırken, diğerleri sırtından alay okları fırlattı.
Kendi hatası, kafasıyla düşünseydi diye fısıldadılar. Mehmet artık dayanamıyordu, rüyada yürür gibi adımladı ve yaklaştı. Zor olacak, hıçkırıkları kes, dedi. Bence burada kal, hatta nikah kıyabiliriz ama şunu bil, yalan söyleyemem ve her şeyin pembe olduğunu yapmacık yapmam. Yanında duracağım ve söz, üstesinden geleceğiz. Zeynep gözyaşlarını sildi, bu sade çocuğa baktı. Ne diyebilirdi ki… Cilası olmayan, sıradan biri. Oysa hayalleri bambaşka bir prensle doluydu! Ama bu garip rüyada seçeneği yoktu, elini tuttu ve gitti.
Ailesi şok dalgasıyla sarsıldı, annesi yalvar yakar aklını başına al dedi, ama Mehmet kararlıydı, rüyaların mantığı gibi. Anne abartma, bir yolunu buluruz. İki bursum var, normal ve sosyal. Ekstra işler yapacağım, idare ederiz! Ama üniversite hayalin vardı! Olsun ya? İnsanlar yaşıyor işte. Babam fabrikada ömür tüketiyor, sen dükkanda. Okumamışlar da geçiniyor. Anne bu kıyamet değil! Zeynep onun odasına, rüya gibi bir odaya taşındı. Yatağını verdi, kendisi katlanır kanapeye geçti. Günler boyunca sessiz bir gölgeydi, el ele okula gidip geliyordu, ta ki patlayana dek.
Yeter! Ailen neden bana öyle bakıyor? Beğenmiyorlar! Neden zamanını benimle geçirmiyorsun? Kitaplara dalıp kayboluyorsun! Mehmet şaşkın, rüya bulanıklığıyla yanıtladı. Normal değil mi? Beğenmiyorlar ama kabul ettiler, rahatsız etmiyorlar. Kendi ailen seni görmek istemiyor. Çocuğun babasının ailesi nerede peki? Kitap okuyorum çünkü öğrenmek istiyorum, ilk seneden çıkmak istemiyorum. Burs da lazım. Kayboluyorum çünkü çalışıyorum, seninle ağlamaklı filmler izleyecek halim yok. Zeynep ağladı. Neden böyle? Yalan bilmediğimi söylemiştim. Bu arada evlenme dairesine ne zaman gidiyoruz? Böyle gidemem, yüksek belli güzel bir elbise al, karnı gizlesin. Ne? Hamilelik kağıdıyla gideriz, elbise ne? Bebek arabası ve beşik için para biriktirmeliyim daha…
Annesi sakinleştiriciye uzandı, ama yavaş yavaş alıştı, çocuk giysilerine bakmaya başladı. Ne büyük felaketti ki… Evlensinler, yaşasınlar, yardım ederiz. Ama bu kız nankör, hep şikayetçi, dar evden, herkesten. Doğurunca belki değişir. Ne var ki Zeynep değişmedi. Mehmet, oto yıkamadan toz toprak içinde yorgun dönüp zayıf bir kedi getirdiğinde, öfke patladı. Aptal! Bu perişan kediyi ne yapacağız? At dışarı! Mehmet gülümsedi, rüya gibi sakin. Hamile, kalıyor. Sus ve yemeğimi hazırla. Seç o zaman! Ya kedi ya ben! Bu ev benim, seçmek zorunda değilim. Kedim kalır, rahatsızsan git. Annem bile böyle demedi. Zeynep çılgına döndü, bu kediye kıskandı. Karnı nerede görmüştü? Ama sonra kedi de şişti, hamile olduğu anlaşıldı.
Yorgundu, acıma geldi ama rüyada olduğu gibi kovdu. Bir şekilde olacak. Zeynep doğurur sakinleşir, kediler eğlendirir. Ama rüya başka yöne akıtı… İstanbul’un iş adamı dede, uzun yolculuktan döndü, torununu buldu, azarladı. Büyük torun yabancı ailede büyüyecekse para kesilir dedi. Çocuk bu “kese”yi kaybetmekten korktu. Zeynep aynı anda onunla uçtu, vedalaşmadan. Belgeleri vardı, eşyaları bıraktı, yeni alacaklar. O lise bir daha yok! Mehmet yıkıldı, eşyaları attı, karanlıkta kedisiyle oturdu. Kedi anladı, sokuldu, mırıldandı.
Mehmet kedinin doğumunu kendi yönetti, ailesini uzak tuttu. Nazik konuştu, sakinleştirdi, telefonu bekletti. Dört yavru doğdu. Altlığı değiştirdi, su ve mama verdi. Bitkin, gözlerini kapattı. En küçük yavru avucuna sokuldu, ve düşündü: Hayvanlar bazen insanlardan daha fazla minnettarlık gösterir.




